Misyonerliğin Türk milleti üzerindeki hesapları!!!

Misyonerliğin hesapları: Önsöz

  Papalığın ve onun şahsında Katolik kilisesinin Türkler ve Türk vatanı üzerindeki hesaplarının çarpıcı misallerinden birisi Papalığın PKK ve lideri Öcalan konusunda aldığı tavırdır. Roma’da bulunduğu zaman içerisinde Öcalan’a bizzat kiliseler tarafından sahip çıkıldığı kamuoyuna yansıyan bir hakikattir.


Yeni Mesaj Gazetesinin 23/11/98 tarihli haberinden şunları öğreniyoruz:

“Kardinal Achilli Silvestrini Abdullah Öcalan’a siyasi sığınma hakkı tanınması gerektiğini açıkladı. Vatikan’da Doğu Kiliselerinden sorumlu Kardinal, “Kendi bağımsızlığı ve düşünceleri için mücadele veren herkese siyasi sığınma hakkı tanınmalı” diye konuştu.

Kürt sorununun yalnızca Türkiye ve İtalya arasında bir mesele olarak görülmemesi gerektiğine dikkat çeken Kardinal, sorunun bütün Avrupa’yı ilgilendiren uluslararası bir konu olduğunu vurguladı.

Silvestrini Avrupa’nın dört bir yanından Öcalan’a destek vermek için Roma’ya gelen Kürt sığınmacıların sorununun yalnızca diplomatik bir konuya indirgenemeyeceğini açıkladı.

Diyanet İşleri Başkanı M. Nuri Yılmaz Abdullah Öcalan’ı hiçbir devletin himaye etmemesi gerektiğini söyledi. “Öcalan’ın iadesi konusunda Papa’ya bir mesajınız var mı?” şeklindeki soru üzerine Yılmaz “Otuz bin insanı katletmiş bir caniyi himaye etmek devletin sonu bakımından pek parlak değildir.” dedi.

Milliyet Gazetesinin 26/12/98 tarihli haberinde ise şöyle deniyor:

“Vatikan’ın St. Peter Meydanı’nda yapılan geleneksel Noel ayininde çeşitli diller arasında ilk kez Kürtçe de konuşan Papa II. Jean Paul “Serserave Pirozde” diyerek Kürt halkına da yeni yılınızı tebrik ederim dedi. Ayin nedeniyle Avrupa’nın çeşitli yerlerinden gelen altmış kadar Kürt kadın da Papa’yı ziyaret ederek kendisine bir dosya verdi. Dosyada Kürt sorununun çözümüne ilişkin PKK’nın görüşlerini yansıtan bazı belgelerle Türkiye’nin güneydoğusundaki olaylara ilişkin fotoğrafların yer aldığı öğrenildi. Papa II. Jean Paul Noel konuşmasının bir bölümünde Kürt halkından da söz etti ve “Bütün dünyada özgürlük isteyen insanlar Allah’ın kuludur. Bir tek Allah bizi korumak için yaratılmıştır. Burada bulunan Kürt halkını da selamlıyorum” dedi.

Papa II. Jean Paul, dünyanın çeşitli dillerinden halka hitap ederken Türkçe olarak da yeni yılınızı tebrik ederim dedi. St. Peter Meydanı’nda on binlerce insanın katıldığı Noel ayininde Türkiye’nin Vatikan Büyükelçisi Altan Güven de hazır bulundu”.

3/12/98 Cumhuriyet Gazetesinde, Sn. Aytunç Altındal Öcalan’ın  Papa’ya mektubu üzerine bir değerlendirme yaptı. Altındal yazısında:

“Aziz Peder, Hıristiyanlığa çok yakınım. Sizin şahsınıza ve dininize duyduğum saygı benim savaşımın ve düşüncelerimin merkezindedir.”

Bu sözler bölücü terör örgütü PKK’nın başı Abdullah Öcalan’a aittir. Ve Papa II. Jean Paul’e yazdığı mektupta yer almaktadır.[1]

Şimdi sorumuz şudur: PKK ve ayrılıkçı Kürt hareketlerinin kiliselerle ne ilişkisi var?

İlkin şunu belirteyim: Kiliseler 1965’den bu yana Ortadoğu’daki Kürtçülük hareketleriyle ve 1983’den sonra da PKK ile çok yakından ilgilenmekteydiler. Güneydoğu Anadolu’daki ilk gizli ve örgütlü etnik ve dinsel ayırımcılığı esas alan istihbarat faaliyetlerini 1962’de Barış Gönüllüleri adıyla bölgeye gönderilen, çoğunluğu Katolik ve Anglikan kiliselerine kayıtlı Amerikalı uzmanlar başlatmışlardır.

Bunlar üç yıl süreyle bu bölgede yoğun misyonerlik faaliyetlerinde bulundular, bir çok vatandaşımıza din değiştirme telkinleri yaptılar, inanılmaz vaatlerde bulundular ve etnik ve dinsel ayırımcılığı körükleyecek bölgesel inanç farklılıklarını bilgi haline dönüştürerek ABD’deki çeşitli istihbarat birimlerine aktardılar. Bu gönüllülerin hazırladıkları raporların bir kısmı da doğrudan doğruya kiliselere gitti.

1965’te II. Vatikan Konseyi sona erdi ve kararları yayımlandı. Bunların arasında üç kavramın dünya çapında yaygınlaştırılması da vardı. Bu kavramlar “Ekümenizm, Diyalog ve Hoşgörü” idi. Ekümenizm özellikle tüm kiliseleri bir araya getirmeye yönelik bir girişimdi. Bunun sonucu olarak Katolik ve Ortodoks kiliseleri ortak bir yönetmelik hazırladılar ve bir ortak eylem planı yaptılar.[2] Kiliseler daha önce de II. Vatikan Konseyi kararları gereği mevcut “Canon”larında (mer-i hükümler kitabı) Hıristiyanları birleştirici yeni maddeler ihsas etmişlerdir. Katolikler “Code of Canon Law”da 752.maddeyi, Ortodokslar da “Code of Canons of The Easter Churches” adlı paralel kitaplarında 599. maddeyi yeniden düzenlemişlerdir.[3]

Diyalog ve hoşgörü toplantılarını düzenleme faaliyetleri ise daha 1960’da ilk kez gündeme gelmişti ve taraflar Amerika’da kısaca SCOBA diye bilinen[4] daimî bir konferans örgütü kurmuşlardı. İşte bu örgütün yıllar süren çabaları sonucunda dünyadaki “komünist” hareketin gelişme çizgisi de göz önünde tutularak ilk uluslararası diyalog ve hoşgörü toplantıları düzenlenmeye başlandı. Bu karar Lübnan’daki “Balamand” manastırında Temmuz 1993 yılında düzenlenen gizli bir toplantıda alındı ve ilk hoşgörü ve diyalog konferansının sembolik önemi de dikkate alınarak İstanbul’da yapılmasına karar verildi. Fener Patriği Bartholomeus’un girişimiyle bu ilk toplantı kutsal “St. Andrew” günü 30 Kasım 1993’te İstanbul’da yapıldı ve ünlü Boğaziçi Deklarasyonu yayımlandı. Katolik ve Ortodoks kiliselerini birbirlerine bağlayan şahıs Suriye Ortodoks kilisesinin başı Mar Athanasius Yeshue Samuel olmuştu. Bu şahıs ile ondan önceki ruhani Gabrit Abdulsaid bu uğurda çok çalışmışlardır. Mar Athanasius namlı papaz bir Türk düşmanıydı. Suriye’deki Nusayilerle de çok sıkı ilişkiler içindeydi. Nitekim 1989 ve 1991 yıllarında bu kilise iki kez Türkiye’yi Avrupa Birliği’ne şikayet etti. Kilisenin şikayet mektubunda aynen şöyle yazılmıştı: “Türk Silahlı Kuvvetleri Güneydoğu Anadolu’daki Kürt ve Süryanileri öldürmekte, evlerini yakmakta ve onlara işkence uygulamaktadır. Kürtler ve Süryaniler TSK’nın ve Müslümanların boyunduruğundan kurtarılmalıdırlar.”

İşte PKK ile Vatikan ve diğer kiliseler arasındaki doğrudan bağları bu kilise sağlıyordu. Çok geçmeden Vatikan bu Ortodoks kilisesiyle birlikte PKK’yı savunan yayınlara başladı. Dünyadaki 900 milyon Katolik için yayın yapan radyo, televizyon ve yazılı basında TSK’nın ve Türklerin Kürtleri vahşice yok etmekte oldukları yazılmaya başlandı. Örneğin “The World Catholic Report” Mayıs, Haziran 1995 tarihli yayınlarında tam sekiz sayfa Türkiye’yi iğrenç bir şekilde karalayan yayınlar yaptı ve başta İtalyanlar olmak üzere tüm Hıristiyanlara PKK’ya ve ayrılıkçı Kürt hareketlere destek olmaları çağrısında bulundu. Vatikan daha önce de “La Documantation Catholic” adlı resmi yayın organında tüm Türkiye topraklarının gerçekte Hıristiyan Arap ve Kürtlere ait olduğunu yetkili bir ağızdan, Cezayir Arşöveki Monsenyör Henry Tessier tarafından dile getirilmiştir.[5]

Şimdi yeniden Apo’nun mektubuna dönelim. Apo mektubunda aynen şöyle yazmış Papaya: “Suriye’de bulunduğum sırada Suriye Ortodoks kilisesinin başpiskoposu Yohanna İbrahim Mar Gregorius ile bir çok kez görüştüm. Türkiye’deki rejim sadece Kürtleri değil, Ermenileri, Süryanileri, ve Rumları da imha etmiştir. Ben Kürdistan topraklarında yaşayan Hıristiyan azınlıkları da Türk vahşetinden korumak için savaşıyorum. Beni bu savaşta yalnız bırakmayacağınıza eminim.”

Kiliseler Apo’yu gerçekten de yalnız bırakmadılar. Papalığın Doğu Kiliseleri Birliği Komisyonunun başı Achille Silvestrini, Apo’nun mektubundan iki gün sonra bir açıklama yaparak Vatikan’ın PKK’yı ve onun başını desteklediğini açıkladı. Rusya’da ise Ortodoks kilisesinin en hararetli savunucularından olan bir milletvekili Apo’yu Rusya’ya getirmek ve ona sığınma hakkı tanımak için var gücüyle çalıştı. Üstelik bu milletvekili komünist değildi, tam bir kilise taraftarıydı. Nedir ki, bu milletvekili aynı zamanda gizli bir tarikatın da üyesiydi. Bu Hıristiyan tarikatı yüzlerce yıllık geçmişi olan “Ordre souverain militaire et dynastique des chevaliers de la croix de constantinople”[6]idi. Bu tarikatın başında da, yasal Bizans İmparatoru olduğu, başta Rus, ABD, İtalya, İngiltere ve Fransa mahkemeleri tarafından tevsik edilmiş olan Prens Henry Paleolog vardı. Söz konusu milletvekili 23/6/1997’de St. Petersburg’da bu tarikatın düzenlediği ve imparatorun hazır bulunduğu taç giyme törenine katılmış ve hem Yeltsin’i, hem de Duma’yı temsil etmişti.

İşte bu gizli tarikat da 1970’li yıllardan bu yana özellikle Almanya’da Duisburg, Karlsuruhe ve Berlin’de ayrılıkçı Kürt hareketlerine ve PKK’lılara maddî ve manevî destek veriyordu. El altından dağıtılan bildirilerde aynen şöyle yazılmıştı: “Türkiye’de boyunduruk altında yaşan siz Kürtleri çok yakında bu barbar boyunduruğundan kurtaracağız.”

Sözde Bizans İmparatoru’nun tarikatının üyesi, Duma milletvekili ve Başkan Yeltsin’in bir dönem yardımcısı olan bu milletvekili Bayan Galina Strovoitova idi. Ve Galina Rusya’daki Monarkistlerin başkenti St. Petersburg’da uğradığı hain saldırıda öldürüldü. PKK ve Apo, Rus, Suriye ve Yunan Ortodoks kiliselerindeki çok güçlü bir yandaşlarını kaybettiler. Ama ilginç olan da şudur ki Apo’yu Rusya’ya getirten ve ona bu ülkede kalacağına dair söz vermiş olan 13 milletvekilinin başı olan bu bayan milletvekilinin gücü Apo’yu Rusya’da tutmaya yetmemişti. Kısacası Galina, Apo’ya yapılan vaatleri yerine getiremeden öldü.

Son söz: PKK ve ayrılıkçı Kürt hareketinin arkasındaki destekçilerin başında kiliseler vardır. PKK olayında hiç dikkat edilmeyen bu husus umarım bundan sonra dikkate alınır. Ortadoğu’daki kilise ve İslam harici fraksiyonlar çok uzun zamandır bir ittifak içindeler, benden uyarması”. 
 

[1]: La Republica 23 Kasım 1998, s. 1-3 
[2]: The Directory for The Application of Principles and Norms on Ecumenizm, Vatican, Pontifical Council, 1993 
[3]: Ayrıntılı bilgi için bkz: Congregation for the doctrine of faithe, profession of faithe and oath of fidelity, jan. 9, 199, 1989, AAS 81, Vatican 1989 
[4]: Standing Conference of Canonital Ortodox Bishops of America 
[5]: Nr. 2012 
[6]: İstanbul Haçı’nın Egemen Askeri ve Hanedansal Tarikatı
 
 
 
 

Yorum ekle (0)

Misyonerliğin hesapları: İngilterenin Türkler Üzerindeki Planları

Osmanlı’yı Parçalama Faaliyetleri ve Misyonerlik


Yıllardır dünyanın en problemli bölgelerinden biri olma özelliğini sürdüren Ortadoğu’nun, sorunlarının kökü 200 yıl öncesine kadar iner. Meselenin temelinde başta İngiltere olmak üzere Batılı devletlerin Osmanlı İmparatorluğu üzerindeki hesapları yatmaktadır. Bilhassa İngiltere Osmanlı Devleti üzerinde çok girift hesapları olan bir devlettir. Bu maksada yönelik olarak İngiltere 17. Yy. ortalarından itibaren Ortadoğu’ya çok sayıda ajan-misyoner göndermiştir. Bu misyonerlerin iki gayesi vardı. Birincisi Osmanlı’yı yıkmak, diğeri Müslüman halkları Hıristiyanlaştırmak. Bu gayeyi gerçekleştirmek için:

1. Merkezî otoriteyi tesis eden tasavvuf kurumunu,

2. İslam’ı ve Kur’an’ı tahrif edebilmek için hadislerin kaynakları konusunda ihtilaf çıkararak hadis müessesini ve peygamberin sünnetini tahrife yöneldiler.

Nitekim 1710 yılında İngilizler tarafından ajan misyoner olarak İstanbul’a gönderilen Humpher Müslümanlar arasında,

-Renk ayırımını

-Kabile ihtilaflarını

-Arazi ihtilaflarını

-Dinî ihtilafları

-Kavmiyetçilik akımlarını tutuşturmakla görevlendirilmiştir.

Zira Osmanlı’yı yok etmenin yani millî birliğini bozmanın yolu dinî birliği ve din müessesini çökertmekten geçmekteydi. Bunu gayet iyi bilen İngilizler, hedeflerini gerçekleştirmek için Osmanlı hâkimiyeti altındaki beldelere özellikle Ortadoğu ve başkent İstanbul’a yüzlerce ajan-misyoner gönderdiler. Bunların başlıcaları Humpher, Lawrance, Wayt Fransıs E. P. Botta’dır. Bu ajanlar devamlı surette o dönemde Ortadoğu’yu hakimiyeti altında bulunduran Osmanlı’yı sömürücü kendilerini ise kurtarıcı olarak lanse ediyorlardı.[1]

Bu misyonerler ayrıca Osmanlı Devleti’nin İslam medeniyetini gerilettiğini, kısırlaştırdığını iddia ediyor ve devamlı olarak Arapları Türklere, Türkleri de Araplara kötülüyorlardı. Ve hatta Osmanlı Devleti’yle anlaşma yapmak üzere olan Yemenli Şeyh Hasan’a, Fransız ajanı Botta, Türklere güvenmemesi gerektiğini telkin etmiş ancak telkinlerinin etkili olmadığından da yakınmıştır.

Misyonerlerin en önemli taktiklerinden biri de gittikleri ülkelerin halkının kıyafetiyle dolaşmak ve bu surette dikkatleri çekmemekti. Suriye’ye gönderilen bir misyoner bu konuda şöyle demektedir: “Şam’a varınca sırtımdaki redingotu attım ve bir Arap gibi giyindim. Arap gibi yaşıyor ve onlar gibi yiyip içiyordum. Arabın nasıl düşündüğünü biliyor ve ona göre hareket ediyordum. İşte seyahat edilmesi ve araştırma yapılması son derece zor olan bu ülkelerde başarılı olanın sırrı budur.”[2]

Bu ülkelerde başarılı olmak ifadesiyle kastedilen, bu bölgelerdeki Müslüman halkın arasına sızıp onların hadis ve sünnete, dört mezhebe ve tasavvuf kurumuna olan bağlılık ve itikatlarını çökertmek suretiyle Osmanlı İmparatorluğu’nun bu bölgelerdeki hâkimiyetini ortadan kaldırmak ve buraları İngiliz sömürgesi haline getirip, halkı Hıristiyanlaştırmaktır. 
 

[1]: M. Emin Paşa, İstanbul Üniversitesi Merkez Kütüphanesi 
[2]: T. C. Hariciye Arşivi Siyasi no: 555. Dosya: 2295
 
 
 

Yorum ekle (0)

Misyonerliğin hesapları: Ajan Herbertin Faliyetleri

 

“Misyon Cemiyeti’nden Herbert’e tevdî edilen vazife Bektaşi Tarikatını öğrenmek olduğundan benim gibi yetiştirildikten yani Sünniliği dört mezhebe ait bilgileri öğrendikten sonra Konya’ya gönderildi. Herbert, İngilizliğe taban tabana zıt olarak güzel sözlü, şen ve kurnazdı. Rind meşrepliği sever, akşamcılığa bayılır, dünyalığa ehemmiyet vermez, kimse aleyhinde ağzını açmaz, her şeye eyvallah diyerek hoş görür bir adam olduğundan tab’an Bektaşî idi. Şiire meraklı olan Herbert Türkçe, Arapça, Farsça bir çok kasideler, mersiyeler, methiyeler ezberine almıştı. Sırası düştükçe onlardan birini okurdu.

Mr. Herbert’in Müslümanca ismi Muhammed Ali idi. Muhamed Ali her akşam kahvehane ve bozahanelere devam etti. Orada rastladığı adamlarla dost oldu. Çünkü Türkiye’deki meyhanelerde insan bir iki kadeh yuvarladıktan sonra önüne gelenle dost olur. Herbert hemen her gece dostlarına ikramda bulundu ve bu yolda pek çok paralar sarf etti. Başlar bir miktar döndükten sonra Herbert bütün maharet ve dirayetini ortaya koyarak hazırûnun can alacak noktalarına temas eden sözleri sarfına başlar ve akabinde bir iki mersiye okurdu. Herbert’in her hali dostlarının sevgisini çeker, kalplerini kazanırdı. Erenlerden biri “Adına kurban olayım Muhammed Ali imanım sen teb’an canlardansın ham ervahlar arasında yerin yoktur. Noksanın nasip almamaklığındır. Haydi pir evine gidelim. O merasimi de yapalım olsun bitsin, dedi. Oradakiler bu teklifi alkışladı. Herbert (yani Muhammed Ali de) “hay hay gidelim, canıma minnettir ehl-i beyte, al-i aba’ya canım feda” dedi. İki üç gün zarfında usulden olan nevalar dizildi, hediyeler hazırlandı. Mangırlar istif edilerek pir evine gidildi. Ayinler icra olundu. Herbert, tarikatı Bektaşiye’ye intisap etti. Sonraları tarikatta halife derecesine kadar çıktı.

Not: Bu zatın Bektaşi tarikatına girebilmek için gösterdiği bu gayret, sarfettiği para, harcadığı emek dikkat çekicidir. Bir ajan-misyoner nasıl yetiştirilir, nasıl gayesine ulaşmak için engel tanımadan gayret eder bu hadise bize apaçık göstermektedir. Zira Bektaşi tarikatını bozmak aslından ve maksadından uzaklaştırmak, adını kirletmek, halk arasındaki itibarını düşürmek, ancak Bektaşiliğin içine sızmak, bu kimselerle beraber olmak ve onları etkilemekle mümkün olabilir. 

Mr. Herbert’in yaptığı da budur. Zira başta da ifade ettiğimiz gibi İngiliz ajanları İslam ülkelerinde;

-Renk ayrımını,

-Kabile ihtilaflarını,

-Arazi ihtilaflarını,

-Dinî ihtilafları,

-Kavmiyetçilik akımlarını körükleme hedefini benimsemişlerdir.

Dinî ihtilafları körükleyebilmek için bu yol takip edilmiştir.

İşte böylece misyoner yetiştirilir. Hindistan’da, Çin’de, Bolucistan’da hatta o çetin Afganistan’da, Afrika’da, Amerika, Avustralya’da ve bu kıtaların en ücra köşelerinde adalarda hülasa dünyanın her noktasında bulunmuş bizim gibi yetiştirilmiş ve oralardaki mezhepleri örf ve adetin, akaidin, âlimi ve şahidi olmuş bir çok zâtın bir araya gelmesiyle husule gelmiş cemiyete Misyon Cemiyeti denir. Bu cemiyetin vazifesi Protestanlığı neşr ve ta’mim etmek, gizli görevleri ise İngiliz siyaset ve menfaatinin temini için keşfiyatta ve teşvikiyatta bulunmaktır.

Mustafa Efendi iyi bil ki ne bir insan ne de bir hükümet hal ve şanını tanımadığı bir arazide ahlak ve adetini bilmediği bir halk ve kabile arasında uzun müddet kalamaz. Çünkü tarihen sabittir ki, körü körüne istila edilen yerlerde çok durulmaz. İngiltere elindeki yerleri pek güzel bildiği gibi istila eyleyeceği kıtaları evvelce taktikle öğrenir. Ondan sonra siyasi vasıtalarla işini hazırlar bir gün de ansızın orayı istila eder ve o kıtaya girdiği zaman bir ecnebi evine değil, kendi hanesine giriyormuş gibi girer. Sizin iyi bilmeniz lazım gelir ki Hz. Muhammed de civar kabile ve hükümetleri araştırmadan geri durmamıştır. Misal olarak derim ki keşif için gerek Hudeybiye Müzakeresi’nin devam ettiği 10 gün zarfında gerekse Bedir vakasından evvel Şam’a adamlar göndermiştir. Fakat İngilizler faydalı şeyleri asla unutup, ihmal etmezler ve ayırım yapmaksızın gelip geçen büyük adamların tavsiyelerine uyarlar. İngilizler soğukkanlıdırlar, hareketleri de yavaştır. Kendilerinden gayrisini beğenmezler fakat her işte evvelce uzun uzadıya düşünülmüş bir program dahilinde hareket ederler ama muvaffak olurlar veya olamazlar ona bir şey diyemem. Emin ol ki yüz sene sonra yapılacak bir işin tertibatı bugünden düşünülmüş, hazırlanmıştır. Bu gibi hizmetlerde Misyon Cemiyeti’nin pek çok gayreti mesbuk olur” dedi.

Bundan 100 küsur yıl evvel bir İngiliz ajanı tarafından sarf edilen bu sözler ibret verici bir hakikatin işaretidir. Nitekim o zaman ekilen tohumlar bu gün meyvelerini vermeye başlamıştır. Yapılan uzun vadeli plan ve programlar çerçevesinde Osmanlı yıkılmış ve Ortadoğu fiilen parçalanmıştır. Bu, meselenin siyasi boyutudur. Bizi asıl ilgilendiren ve daha korkunç olanı ise İslam’a ve İslam’ın temel kurallarına karşı girişilen tahribat ve tahrifat hareketidir ki, bu sinsi plan da maalesef hassasiyetle sahneye konmuş ve kısmen de olsa başarılı olmuştur. İslam dünyasında hadisler ve İslam peygamberinin sünneti meşrep ve mezhep müessesesi ve hatta bizzat Kur’an-ı Kerim’in kendisi tartışılır, münakaşa edilir duruma gelmiştir. İyi bilinmelidir ki bunlar 100 sene, 200 sene önce İngiliz ajanları tarafından ekilen fitne tohumlarının, İslam aleminde verdiği meyvelerdir. Ve maksat başta Türkler olmak üzere Müslüman halkları inandıkları hak dini tahrif etmek suretiyle İslam’dan uzaklaştırmak ve Hıristiyanlaştırmaktır. Bu yolla ülkelerin millî birlikleri de çözülecek ve buraların İngilizlerce sömürülmesi sağlanacaktır.

Bahriye Kaymakamı Mustafa Bey bu noktada konuşmasına şöyle devam ediyor: “Bu hikayeyi dinlerken içimden İngilizlere o kadar bahriyeli küfürler atıyordum ki hiç birinin yakası açılmamıştı. Biz uykuda iken İngilizler bezlerini dokuyorlar, biz ise uyandığımız zaman o bezlerin pazara çıkarıldığını görüyoruz.

Günün birinde bütün masraflar Mr. John’a  ait olmak üzere Londra’ya gittik ve gayet mutantan bir otele nazil olduk. Mr John’un oğlu Ernest de bizimle beraber idi. Bu zeki çocuk yanımdan ayrılmaz ikide bir de “Mustafa Efendi, babam sizi çok seviyor, ne olur Protestan olsan da Allah’ın lutfuna, mükafatına mazhar olsan, dünyada Protestanlık kadar kolay bir din yoktur” derdi. Ben de “Protestanlığın ne olduğunu öğrenmeden nasıl din değiştiririm bir kere tahkik edeyim, öğreneyim. Aklım ererse olurum” derdim...

Mustafa Bey İngiltere’ye gelen Müslümanların bu şekilde kandırılmaya çalışıldığını ifade ediyor ve “İşbu misyonerlerden Mr. Nebit ile Lavve yani Lethause namında iki zat Doik Pot ve Playmouth’a devama başlayıp Protestanlığa teşvik etmek üzere rastgeldikleri ve gözlerine kestirdikleri subay ve erleri arkadaşlığa ve adı geçen yerde ihtiyaçları için satın alacakları eşyayı göstermek ve pazarlığını kolaylaştırmak için vasıta olmaya ve güzel gazinolara götürüp ikram etmeye başladılar. Artık asker kendi aralarında bunların kendilerine olan ikramlarını ve yardımlarını ve fasih Türkçe bildiklerini birbirlerine uzun uzadıya anlatmaya başladılar. Ve adeta askere bir hal geldi ki çarşıya çıktıklarında ihtiyaçlarını elde etmek için bunları köşe bucak behemahal aramaya koyuldular.”

Mustafa Bey misyonerlerin, kazanmak istedikleri kişilerle önce yakın bir dostluk ve arkadaşlık içerisine girdiklerini ve bunun neticesi muhataplarına derin bir İngiliz hayranlığı aşıladıklarını ifade ediyor:

“... Mr. Nebit ile bir akşam evinde muhabbet üzereyken onun İslamî ilimlere olan vukufiyeti ve lisanındaki fesahati ile konuşması merakıma mucip olarak bu kadar kemale seyahat ile mi yoksa tahsil ile mi muvaffak olduklarını sual eyledim. İfadesini de şöyle beyan eyledi. Kendisi Londra’nın Misyoner Cemiyeti’nin Şark dilleri profesörü Mösyö Harlet’in mahdumu olup kendi akaid-i diniyelerini tedris zamanının haricinde buna tekellüme medar olarak cümleler okutup yazdırdıktan sonra, bunlarda görmüş oldukları zeka ve iktidarı cemiyetlerince takdir ederek bunu 13 yaşında çocuk olduğu halde 1834 miladi yılında İstanbul İngiltere sefarethanesine gönderildiler. Burada sefarethaneye devam eden Türk katiplerinin nezareti altında okumak ve Türkçe konuşmayı ilerletmek için ismini Tahsin tesmiye edip, sefarethane kavvaslarından Hüseyin Ağa’ya evlad-ı manevî suretiyle teslim edilerek ve bir hayli talimat verilerek evine gönderdiler. Bu minval üzere Tahsin namındaki küçük misyoneri Hüseyin Ağa’nın Tophane’de Karabaş mahallesindeki evine iki sene kadar gündüzleri sefarethaneye geceleri de Hüseyin Ağa’nın evine devam eder. Ve mahalle çocuklarıyla beraber oyun ve arkadaşlık ile sair çocuklardan fark olunmaz derecede lisanını temizledikten ve okuyup yazmayı tahsil ettikten sonra Hüseyin Ağa vasıtasıyla Fatih dersiamlarından Hopalı Ömer Efendi’ye çömezlik etmek ve kendisi gelip almadıktan sonra eve dahi müsaade olunmaması tenbihat-ı akide ile teslim olunup bunun yeme vs. için dahi aylık beş lira verileceğini adı geçen efendiye söylediği anda, hocanın etekleri tutuşup değil çömezlik hoca çocuğa çömezlik edercesine dört sene ihtimam eder...”

“Adı geçen Tahsin Efendi okuduğu derslerde o derece malumat sahibi olmuştu ki ders halkalarındaki talebe arkadaşları bunun suallerinden aciz kaldıkları gibi hocası Ömer Efendi dahi bunun kemaline ve tahsilatında olan maharetine hayran olurdu. Mumaileyh Tahsin Efendi cami dersine geldikte dersin gayri zamanında bir miktar mesnevi görmek üzere Sultan Selim civarında vâki Mesnevihaneye devam eylemesi için hocasından müsaade istihsal ederek kabul için dahi aracılığını niyaz edip, o dahi bunu götürüp Mesnevihanesindeki Zeki Efendi’ye kabul ettirip derse devam ile değil mesnevi Farisi’nin her bir künhünü ve bazı İran uleması mumaileyh Zeki Efendi’ye gelir, Tahsin Efendi’yle muhasebeye tutuşup ve dinî meselelere olan vukufu hasebiyle bunları pabuçsuz kaçırırmış.

Misyoner Tahsin o derece yetişiyor ki Şeyhülislamlık dahi ona lâyık görülüyor.

Yetişen misyonerler faaliyetlerde bulunmak üzere İslam ülkelerine gönderiliyorlar.

Mustafa Bey misyoner Let Hause yani Hayri Bey hakkında şu bilgileri veriyor: “Bu dahi miladi 1843 yılında İngiliz sefarethanesi Türkçe katiplerinden Ferhat Efendi’ye evlâd-ı manevî suretiyle teslim olunup ismini Hayri tesmiye eylemişler. Bu defa 13-14 yaşlarında olduğu halde Aksaray’daki hanesine götürüp, uzun zaman orada mahalle çocuklarıyla düşe kalka ve mahdumuyla mektebe devam ederek 15 ay bu minval üzere devamdan sonra lisanında ecnebi olduğuna dair asla bir eser kalmayıp İslam çocuklarından ayırt edilemez derecede fesahat-ı lisaniyeye kemaliyle vukufiyet peyda ve istihsal-ı malumat eyledikten sonra, Cerrahpaşa medresesinde on-on beş talebeye ders vermekle meşgul Amasyalı Hafız Kadri Efendi’den geceleri İzhar’dan bir ders almaya mübaşeret ederek bir hayli dersini ilerlettikten sonra münferiden Ayasofya dersiamlarından Hacı Zihni Efendi’nin kûşad etmiş olduğu derse devam etmeye başlamıştır”.
 
 
 

Yorum ekle (0)

Misyonerliğin hesapları: Ajanlar Nasıl Yetiştiriliyor?

Osmanlı İmparatorluğu’nda devlet kademelerine sızan ve hatta yüksek makamlara kadar ulaşan misyonerler mevcuttur. Bu gayeye yönelik olarak seçilen bu ajan-misyonerler küçük yaşlarda Osmanlı topraklarına gönderilmişler ve burada îfâ edecekleri vazifeye göre özel olarak yetiştirilmişlerdir. İngiliz misyonerlerinin hepsi Londra’da Protestan Misyoner Merkezi tarafından yönetiliyordu. Sultan Abdülhamid zamanında bahriye kaymakamı olan Kaptan Mustafa Bey “Sergüzeşt” isimli romanında bu konuya ayrıntılı olarak yer vermektedir. Mustafa Bey bir İngiliz ajan-misyoner olan Mr John’la tanışmış ve bu zât kendisine şunları nakletmiştir:


“Misyonerler çocuk iken hizmete alınır ve îfâ edecekleri vazifeye göre ilmen, ahlâken, fikren yetiştirilirler. Misyon Cemiyeti her sene bütün Rüştiye Mektepleri çocuklarının zekilerinden 30-40 talebe ayırarak himayesine alır; onları kâbiliyetlerine göre üçere-beşere ayırarak dünya ülkelerinin kendilerince lüzum hissedilen mıntıkalarına gönderirler. Mesela ikisini Türkiye’ye, üçünü Tibet’e, beşini Rusya’ya serpiştirirler. Bu çocuklar o memleketlerdeki sefaret ve konsolosluklara tevdî edilirler. Bilumum İngiliz sefaretlerinde Misyon Cemiyeti’nin mükemmel talimatı vardır. Bu talimata göre bu çocuklar büyütülür, yetiştirilir, okutulur ve öğretilirler.

Ben ve arkadaşım Herbert on yaşındayken Misyon Cemiyeti tarafından İstanbul’a gönderilmiştik. Doğruca sefarethanemize gittik. Sefir beni sefaret kavvası Cihangir’de sakin Ali Ağa’ya teslim etti. Ve şu tenbihatta bulundu: “Ali Ağa bu çocuğun ismi İbrahim’dir. Ve senin oğlundur. Herkese öyle söyleyeceksin. Aylık olarak sana on lira vereceğiz. Bu para ile çocuğu mahallenin mektebinde okutacaksın. Ve tıpkı kendi soyundan olmuş çocuğun gibi yedirecek, içirecek ve giydireceksin. Adetiniz nasılsa öyle terbiye edeceksin. Ayda bir kere geceleyin sefarethaneye getirip bana göstereceksin” dedi. Kavvas Ali Ağa da kolumdan tutarak beni hanesine götürdü ve zevcesi Gülsüm hanıma teslim ederek: “İşte sana evlat getirdim, bunu büyüteceksin” dedi. Don, gömlek ve entari yapıp giydirdiler. İki takunya alarak ayağıma geçirdiler. Ve bir gün elime on paralık kağıt helvası sıkıştırarak mahalle çocukları arasına salıverdiler. Birkaç ay kadar sıkıntı çektim, Türkçe bilmediğim için kimse bana ehemmiyet vermiyor, dilsiz diyorlardı. Evde daima Türkçe görüşüldüğü gibi devam ettiğim dilde konuşan olamadığından yavaş yavaş kulak dolgunluğuyla Türkçe’yi öğrenmeye başladım. Akşam üzeri evimizin önünde toplanan çocuklarla top oynamaya başladım. Bir sene sonra çocukların elebaşı olmuştum. Mektepte de hocaefendi teveccüh göstermeye başladı. Sesim iyi ve gür olduğundan Amme cüzünü güzelce okuyordum. Hatta ezberledim.

Elhasıl bu şekilde İptidai ve Rüşti derslerini gördükten sonra Beyazıt Camii Şerifinde müderris Pala Bıyık Ali Efendi’nin ders halkasına dahil oldum. Cübbem, pabuçlarım, sarığım pek hoş, muntazam ve temizdi. Yolda tesadüf edenlerin hiç biri bir kere olsun bana yobaz demedi. Daima çelebi çocuk derlerdi. Tespihim elimde, kitabım koltuğumda evden medreseye ve camii şerife ve dershaneden eve gider gelir, geceleri derslerime çalışırdım. Küçücük ve sarı sakalımı taramak için şimşir tarağım ve pak dişlerim için küçük misvakım cebimde ve divitim belimden eksik değildi. Validem Gülsüm hanım beni yatırıncaya kadar uyumaz, daima zihin açıklığı için dua ederdi. Ali Ağa’nın çocuğu olmadığından ben Gülsüm hanımın öz evladı daha doğrusu gözünün nuru idim. Sarf, Nahiv, Ayamil, Kafiye, Mantık, Tasavvurat, Tasdikat, Kelam, Fıkıh, Tefsir ve İla ahire gibi bir çok kitapları sırası ile okudum ve öğrendim. Arkadaşlarımdan okuyanlar pek çoktu. Ancak öğrenenler birkaç kişiden ibaretti. Fransızca öğrenme hevesine düştüm. Bir müddet aradıktan sonra Dellâl oğlu Dikrar isimli bir Ermeni buldum. Bu zat iyi Türkçe ve Fransızca biliyordu.

Bu zâtın evine gitmeye ve ders almaya başladım. Ders verişi o kadar mükemmeldi ki az bir zaman zarfında Fransızca konuşmaya da muvaffak oldum. Arapça dersinde arkadaşlarım içinde birinciydim. Hocama öyle sualler yöneltiyordum ki bazen onu bile düşündürüyordum. Sonunda ismime bir de zekilik ilavesiyle çalışmalarım takdir edildi. Ve bu isim ile ödüllendirildim. Cami dersini ikmal ederek icazet aldım yani Sünni bir müderris oldum. Yaşım da otuzu buldu. Dersaadet’e (yani İstanbul’a) gelişimden icazet alıncaya kadar her ay bir kere geceleyin sefarethaneye gider ve sefirin iltifatına mazhar olurdum. İngilizce, Fransızca, Türkçe ve Arapça okur yazar olduğumdan Bâb-ı Âli’ye devama başladım. Hariciye Nezareti Tercüme Kalemi’ne memur edildim. Maaşım 500 kuruş oldu. Bir gün İngiltere Sefiri, Sadrazam Reşit Paşa’yı ziyarete gelir. Söz arasında “sefaret kavvası Ali Ağa’nın mahdumu İbrahim Zeki Efendi’nin 500 kuruş maaşla Bâb-ı Âli’ye çırağ buyrulduğunu tebriş ettiler memnun oldum, teşekkür ederim” der. Sadrazam da: “Tercüme odasına birkaç katip almışlar hangisi olduğunu bilemiyorum çağıralım da bir görelim” buyurur. Beni huzurlarına çıkardılar. Reşit Paşa iltifat etti ve o günden itibaren siyasi ve harici işlerde beni çalıştırdı. İngiltere sefarethanesine ben gönderilirdim. Az zamanda maaşım 2000 kuruş oldu. Ve hariciyede tercüme odası baş halife oldum. Misyon Cemiyeti’nden gelen bir emir üzerine Londra’ya gelişim lazım geldiğinden sakal ve bıyıklarımı tıraş ettirdikten sonra tam bir Avrupalı kıyafetine bürünüp değerli arkadaşlarıma veda ederek İngiltere’ye döndüm. Yeni şeklim beni tanıyanları hayrete düşürdü.”

Buradan da anlaşılacağı üzere misyoner ajanlar pek büyük bir titizlikle yetiştirilmekte ve yapacakları vazifeler istikametinde eğitilmektedirler. Mr. John’un çocuk yaşta bir Türk’ün himayesine verilip tamamen bir Osmanlı Türk’ü olarak yetiştirilmesi, Türkçe’yi, Arapça’yı, Kur’an-ı ve bütün İslamî ilimleri inceliklerine varıncaya kadar öğrenmesi, kendisinin hadis, sünnet ve İslam’ın diğer pek çok temel esası üzerinde ihtilaf, fitne çıkartma, şüphe uyandırma ve tefrika yaratma vazifesini mükemmel bir şekilde îfâ edebilmesi içindir.
 
 
 
 

Yorum ekle (0)

Misyonerliğin hesapları: Mustafa Reşit Paşanın Misyonerlerle ilişkisi

Yukarıda sözlerini naklettiğimiz Bahriye Kaymakamı Mustafa Efendi şunları anlatmaktadır:


“Başka misyonerlere olduğu gibi İngilizlere olan yakınlığı hasebiyle Mustafa Reşit Paşa misyoner Hayri’ye de iltifat etmiş ve onu 1200 kuruş maaşla Sadaret’in (Başbakanlığın) en kilit noktalarından biri olan tercüme kalemine tayin ettirmiştir. Üç sene sonra maaşı 1700 kuruşa çıkarılmıştır.

Misyoner Hayri Bey bu konuda o kadar mesafe kat eder ki daha sonra el kitabı haline gelecek olan Lugat-ı Osmanî’yi bile kaleme alır, bastırır ve yüz binlerce nüsha satar.

Mustafa Reşit Paşa’nın vefatından sonra İstanbul’da fazla kalamayan Hayri Bey (Lethause) nihayet İngiliz tebaasından olduğunu ilan ederek Londra’ya döner. Ne gariptir ki casus olarak Osmanlı Sadareti’nde çalışmış olan bu İngiliz’e Osmanlı makamlarınca herhangi bir müeyyide uygulanmamıştır. Uygulanamazdı da. Zira onu oraya tayin ettiren devletin başı Sadrazam Mustafa Reşit Paşa idi.

Mustafa Reşit Paşa, “İngiltere, Fransa, İtalya ve Almanya’yı gezmiş modern anlamda Türk diplomasisini kurmuş olan Osmanlı sadrazamıdır. Roma’da Papa ile görüştü ve hakkında ‘Türk Hıristiyan oldu’ dedikoduları yayıldı. Onu destekleyenler ise ‘Papa Türk oldu’ cevabını verdiler.”[1]

Bu hadise, zamanımızda cereyan eden bazı hadiselerle büyük benzerlikler arz etmektedir. Demek ki oyun aynı, senaryo aynı ve fakat zaman, mekan ve rolleri üstlenen kişiler farklıdır.

Zeki, yetenekli, Avrupa hayranı, ıslahatçı ve iyi bir bürokrat olan Mustafa Reşit Paşa’nın aynı zamanda Mason olduğu kayıtlarda geçmektedir.

Hatıralarını aktardığımız Mustafa Bey Misyoner Cemiyetlerinin dünyanın her tarafında birer kütüphane tesis ettiklerini, Mustafa Reşit Paşa’nın sadareti sırasında da 1845-46 yıllarında Tahtakale civarında bir kütüphane kurduklarını, burada pek çok kişiyi Protestanlığa aldıktan sonra buranın kendilerine dar geldiğini, Fincancı yokuşunda daha büyük bir yere geçtiklerini ve derununda bir de kilise kurduklarını ifade ediyor. Burası İstanbul’daki misyoner ve Protestanların toplanma yeriydi. Burada yüzlerce insan Protestanlaştırılmış ve İslam dininden döndürülmüşlerdi.

Protestan yapılmak maksadıyla Londra’ya davet edilen Mustafa Efendi’ye misyoner Nebit şunları söylemektedir:

“... Mustafa Efendi şöyle beyan ederim ki yarın sabah yani Pazar günü bizim yılbaşıdır. Bu senenin birinci günü Pazara tesadüf eylediğinden bayramımızda bu günü pek mukaddes ittihaz eyledik. Onun için Türklerin İngilizler hakkında göstermekte oldukları muhabbet ve İngilizlerin İslamlardan görmekte oldukları hürmet ve riayete mukabil, bütün İngiliz kavmi, büyük bir ittihat ve kemal-i hulûs ile bu sabah bütün dünya yüzünde ne kadar Protestan kilisesi varsa cümlesi de Türklerin hidayet-i ilahi için ve kutsiyet-i Hz. Mesih’e nailiyetle Protestan olmaları için büyük bir dua etmekliğimizi dünya yüzünde ne kadar Protestan kilisesi varsa cümlesine iki ay evvel umumiyetle birer emirname gönderildi”.

Osmanlı subayı Mustafa Efendi’nin Sergüzeşt adlı eserinde ifade ettiğine göre misyonerlerin bir kısmı Mason idiler. Misyoner teşkilâtının Farmason şubesi bile mevcuttu. Mason ve misyoner olarak İstanbul’a gönderilen Mr. Wayt Mustafa Efendi’ye Oxford Üniversitesi’nden seçilen 13 talebeden birisi olarak misyoner dairesine geldiğini, bir sene burada Türkçe ve Arapça öğrendiğini daha sonra 5 talebenin başlarındaki bir profesör ile birlikte İskenderiye’ye, 8 talebenin de başka bir profesör ile İstanbul’a geldiğini anlatıyor. İstanbul’a gelen grubun içinde olan Wayt, İngiliz sefirinin kendilerine Türk çocukları gibi elbise giydirdiğini, Türkçe’yi mükemmel öğrenebilmeleri için Türk katipleri ve kavvaslarla beraber olduklarını, Fatih, Ayasofya, Süleymaniye ve Beyazıd camilerinde okunan derslere devam edip, abdest alıp, cemaatle namaz kıldıklarını, kendisinin Kur’an’ı belki yirmi kere hatmettiğini ifade ediyor. Ve ekliyor: “Hele abdest ve namaz şartlarını o kadar güzel öğrendik ki görüştüğümüz ufak tefek mollaları mat ederdik.” Bu zât daha önce de ifade ettiğimiz gibi Bektaşiliğe girmiş bir kimsedir.

Mustafa Efendi Londra’da bulunan Protestan Misyoner Cemiyeti’ne de sirayet etmiş ve başkan Potinkers’le görüşmüştür.

“... Elhasıl dünyanın her tarafına dağılmış olan misyonerler üç ayda bir kere Misyoner Cemiyeti’ne bir rapor gönderirler. Bu raporlar münasebeti olan dairelere havale olunur. Orada incelenir. Sonra rapor sahiplerine talimatı hâvi cevaplar yazılır. Fakat bu raporlarla inceleme neticeleri Protestanlık dairesine arz olunur ve orada nasıl hareket edileceği tayin kılınır. Protestan dairesi reisi, Misyoner Cemiyeti’nin reisidir. Katoliklik ve Ortodoksluk, Hıristiyan dinine mensup iseler de İngilizler Hıristiyanlığı Protestanlık ile temsil etmek istiyorlar. Halbuki Protestanlığın da bir çok mezhepleri vardır.”
 
 
 
 

Yorum ekle (0)

 
Telif hakkı©2011 Metin YILMAZ www.kutsalkitaplar.net Bu sitenin bütün hakları saklıdır.
 
Kutsalkitaplar.net sitesinde bulunan bize ait makaleler ve e-kitaplar (A'dan Z'ye Kitabı Mukaddes) yazarın izni alınmadan ticari amaçla kullanılamaz. Ticari amaç taşımayan kullanım, yazarın ve sitenin kimliği belirtilerek kullanılabilir. kutsalkitaplar.net sitesinde yayınlanan yazılar yazarların kendi kisişel görüşleridir. Yazıların her türlü sorumluluğu yazıyı yazan yazarına aittir.
 
 
 
 
Tekrar kullanım:
Bu sitede bulunan bize ait makaleler, kopyelenip ücret ödemeksizin aşağıdaki şartlara uyup kullanılabilir.
(1) - Kesinlikle ücret talep edilmeyecek.
(2) - Makalelere herhangi bir yazı eklenmeyip, çıkarılmayacak. Websitenizde en az harf büyüklüğü 10pt kullanılacak
Sitemizde yer alan yazılar ve haberler kaynak URL belirtilerek kullanılabilir. 
Not:Yukarıda bahsettiğimiz bu şartlar bize ait olmayan makaleler için geçerli değildir.

Yorum ekle (0)