islam ve Kuran: YORUMLAMALAR

 

YORUMLAMALAR

Zübeyir Yetik

 

▬■▬

 

SUNUŞ

 

Gazetelerde yayınlanmış köşe yazılarının derlenerek kitaplaştırılmasına hep karşı olmuşumdur.

Bu yüzdendir ki, 1975’lerde bir yayıncı tarafından günlük köşe yazılarımdan bir kitap oluşturulması önerisi geldiğinde buna izin vermemiş ve daha önceki yıllarda dergilerde yayınlanan yazılarımdan bir kitap oluşturabileceğini söylemiştim. Nitekim “Aksiyon-Ahlâk-Ekonomi” başlıklı kitabım bu önerinin sonucu olarak 1960–65 yıllarında dergilerde çıkan yazılarım derlenerek yayınlanmıştı.

Bu anlayışım sonraki yıllarda da sürdü. Yüzlerce köşe yazısı gazete sayfalarında kaldı.

Ancak, 1980 yılların ortalarına doğru (sanırım 1983 veya 84) Milli Gazete’de yayınlanan yazılarımı “köşe yazısı” gibi görmeyi bir türlü içime sindiremedim. Çünkü bunlar birer güncel köşe yazısı olmaktan çok gerçekten “deneme” türü yazılardı ve 15–20 dakikada köşe yazısı çıkarabilmeme karşın bunlardan her biri üzerinde 8–10 saatlik bir çalışmam olmuştu. O yüzden onları gazete arşivlerinde bırakamayıp, kendim arşivledim.

Dahası, bu yazıların kitaplaştırılmasında da sakınca görmedim ve onlardan bir bölümü derlenerek “Çağdaş Bilimin Saplantısı” ve “Ekonomiye Değinmeler” başlıklarıyla 1987 yılında Akabe Yayınları arasında iki kitap halinde yayınlandı. Kalanını ise kitaplaştırmak kısmet olmadı.

Bununla da yetinmeyerek 1995’ten itibaren ta 2000 yılına varıncaya dek aynı yazıları haftada bir yazı yazmağa söz verdiğim Vakit/Akit gazetesinde yayınlamak cihetine gittim. Çünkü sendikal çalışmalarım yazıya zaman ayırmama imkân vermiyordu ve bu yazılar da aradan geçen yıllara karşın diri yazılardı. Hatta bu sonraki yayınlanışlarında ilkinden daha çok ilgi görmüşlerdi.

Bu kez de, arşivimde çürümelerine gönlüm razı olmadığı için, onları derleyip düzenleyerek e-kitap halinde burada yayınlamak istedim.

Hepsi, bu…

 

 

 

 

 

 

BİRİNCİ KESİM

İNSANIN ÇEVRESİNDE

I. Bölüm:

Kaçış Nereye Kadar?

 

 

 

YERYÜZÜ KİMİN?..

Uzaya salıverilmiş şu uydulardan birine yerleştirilecek çok güçlü bir ses-yayıcısıyla seslenilse, “Yeryüzü kimindir?” diye.

“Benimdir!” demek üzere ilk ayağa fırlayan, Amerika’nın başkanı her kim ise o olacaktır, sanırım. Bir göz kırpışı sonra da, her şeye rağmen Rusya’nın başındaki adamı göreceğizdir, ayakta. Avrupa’yı ve dolayısıyla Dünya’yı avuçlarının içine almağa çabalayan şu ikili, sizce, “Üzerinde Güneş Batmayan İmparatorluğun Kraliçesi”nden daha atak davranmaya çalışmayacak mı?..

Dahası, uluslar arası sermayeye yön verenlerden her biri, ayağa fırlamaksızın ama bıyık altından gülerek, “Soruya da bak!..” demeyecek midir, sizce.. Ya gizli örgütler?

Ayağa kalkarlar mı, kalkmazlar mı; bilmiyoruz. Bu seslenişe oturdukları yerden verdikleri karşılık işitilebilecek bir tınıya erişir mi, erişmez mi; onu da bilmiyoruz. Seslerini bu ölçüde yükseltmiş olacaklarını varsaysak bile, bu sesi duyan olur mu, olmaz mı; yine bilmiyoruz. Ama “her gönülde bir aslan yatar” örneği, daha nicelerinin de, “Benimdir!..” diyeceklerini, hiç değilse demek isteyeceklerini, en azından “Benim de payım, sözüm, hükmüm vardır..” diye içlerinden geçirmekten geri durmayacaklarını, evet, bilebiliriz.

Eşyadan da öte, insanları belli kalıplara dökme, yönlendirme, sürüleştirme, yalınkat ya da tek tip kılma isteklilerinin kaynaştığı bir ortamda da, bunun dışında bir şey beklenemez, çünkü. Öyle ki, en büyük ölçekli haritalarda bile görülemeyecek ölçüde ufak bir adacıkta başına buyruk (olduğunu sanan) bir yönetim varsa, oranın yöneticisi de aynı tutum içine girecektir; neredeyse...

Evinde zart-zurt edenleri, sokağa egemen olmağa çalışanları, komşularını bizar kılanları, eğitimindeki kimseleri köleleştirme çabasında olanları, işyerlerinin astığı astık kestiği kestik patronlarını ve daha nicelerini de, elbette, bunların arasına katabiliriz..

Bu; çağımızın bir hastalığıdır. Çağlar boyunca insanlığın bugüne dek görmediği bir tür hastalığın belirtisi, hatta gereğidir. Megalomaniyle karıştırılmaması gereken bu adı konulma­mış olan hastalığı, biz, “Tanrı’yla yarışa kalkışma” biçimindeki belirtilerinden tanıyabiliriz.

Evet; insanlık bugüne dek böyle bir hastalığa yakalanmamıştı. Bugüne dek, her yerde ve her dönemde, yönetimi elinde tutanlar, hep, kendini kendinden daha güçlü bir yöneticinin bağlısı olarak görmüş; en azından, öyle gibi göstermeğe çalışmıştı. Ve bağlısı bulundukları en güçlüleri bile kendilerini tüm Yeryüzünün sahibi olarak görmemişler; bu sahipliği inandıkları ve farklı yakınlık savında bulundukları “Tanrı/tanrılar” adına yapa gelmişlerdi.. Tanrılık savında bulunmalarına karşın Firavun, Nemrut ve niceleri de dahil olmak üzere, niceleri, savlarında bir “Tanrı/tanrılar”a yer vermiş; kendilerini buna izafe ede gelmişlerdi.. Kendilerini tanrı sansalar ya da tanıtsalar da referans aldıklarını ileri sürdükleri tanrıları; dolayısıyla yaşamlarında tanrı vardı.

Fransız Büyük Devrimi adıyla anılan Yahudi/Mason çıkartma harekâtının ardındandır ki, zaman içinde, giderek bu “eski” anlayış ortadan kalkmış; sözünü ettiğimiz hastalık her gün biraz daha yayılmış, yayıldığı yerlerde her saat biraz daha yerleşmiş ve her saniyenin geçmesiyle de biraz daha öldürücü boyuta erişmiştir.

Yahudi, insanları tanrıyla yarışa kışkırtma konusunda -belirtmek zorundayız- mükemmel bir uygulamanın tüm ögelerini de hazırlamıştır. Kurallandırıcı/belirleyici aklın egemen kılınmasını; bu aklı yanıltan, karıştıran, şaşırtan ve bozan bir çuval dolusu lâfın –“sosyal” öntakısıyla da süslenerek- bilim diye ortaya sürülmesini, bu ögelerin önde gelenleri olarak gösterebiliriz.

Bu açılımda, tarih boyunca “Devlet benim..” diyen veya "”Tanrınız benim!..” zırvasını savuran sayılı hastalar bile, neredeyse, zavallı birer “masum” durumuna gelmiştir.

Çünkü onların dış plândan derlenen bu sanılarına karşılık, günümüzde, insanların öz benliklerine el konulmuştur, konulmak istenmektedir. Sosyal Bilimler, Yeryüzünü, “Siyon İmparatorluğunun egemenliğine boyun eğmeğe hazırlayıcı bir işlev verirken, öte yandan da, ruhlara bile el atmayı bilimsel bir yasallığa kavuşturmuştur. Yönetimler kişilerden yalnızca bağlılık değil, iman ister çizgiye gelmişlerdir, çağdaş bilimlere iman etmiş olarak.

İslam’ı güncel yönelişlere uyarlama eğilimindeki kimi Müslümanlar “turizme özendirici” bir doğrultuda yorumlasa da, Enam Suresi'nin 11'nci Ayeti, işte, bu tutumdaki “Çağdaş Yeryüzü Sahipleri”ne bir meydan okuyuşu içermektedir. “De ki: Yeryüzünü dolaşın da, yalanlayıcıların sonu nasıl olmuş, gö­rün!” anlatımı, bir özendirme değil, bir korkutma; bir uyanışa ve derlenip toparlanışa çağrıdır, çünkü.

Yüce Allah, insanlara kurallarını egemen kılarak -bu yolla- kendisinin gönderdiklerini yadsıyan ve bu yadsımayla yalanlamış olanları, geçmişten ibret almağa çağırmaktadır. Ta ki, “Benimdir!” deyici aldanıştan kurtulsunlar, da, göklerdeki ve yerdekilerin Yüce Allah’a ait olduğunu bilsinler, rahmeti gereği bunları kullarının yararına bıraktığını anlasınlar ve Kıyamet günündeki toplanma sırasında -böylece- ziyana girenlerden olmasınlar için ibret almağa çağırmaktadır.

İnsanlık bu uyarıyı duymalı ve o doğrultuda geçmişten ibret almalıdır, artık.

 

 

 

BÜYÜKLENME

Bir büyüklenme duygusudur, vahye karşı çıkıcı her tutumun temelinde yatan. Şu var: Çeşitli kılıklar içinde gösterir bu duygu ve tutum kendini. Açık açık ortaya çıkmaz da, bin bir türlü maskeler takınır, öylece görünür.

Takınılan maskeler, -yalnızca- dışa yönelik bir uygulama değildir. Kimi kez ve -hatta- çoğu zaman, maske, insan tarafından kendine karşı da takınılmış olur. İnsan, -böylece- yalnız kendi dışındakilere değil, kendine de yalan söylemiş, hile yapmış olmaktadır.

İblis’in Yüce Allah’ı aldatmağı, O’na karşı hileye başvurmağı tasarladığını sanmak ve düşünmek -koskocaman- bir saçmalama olur. Sahip bulunduğu bilgi, İblis’in böyle bir tutum içine girmesine engel­dir. Bununla birlikte, o, Âdem âleyhisselama secdede bulunma konusundaki buyruğa karşı çıkmış ve buna bir de gerekçe göstermiştir.

Gösterilen gerekçe, -yukarıda değindiğimiz gibi, elbette- Yüce Allah’a karşı başvurulan bir hilenin ürünü olamaz. Demek ki, İblis, gerekçesinde içten­likle benimsediği bir kanıyı öne sürmüştür. İnandığı bir olguyu gerekçe olarak ortaya koymuş, buna dayanarak “secde” buyruğuna karşı çıkmıştır. Dav­ranış, içtenlikle inanmış olmanın verimi olarak gö­rünmektedir.

Ve öyleyse İblis, “secde'” buyruğuna karşı çıkış sırasında, -hâşâ ve hâşâ- Yüce Allah’a değil, kendine hile yapmış olmaktadır, yürüttüğü usavurmayla. Aklı, büyüklenmesinden dolayı, İblis’i yanlış bir usavurma, karşılaştırma, değerlendirme ve yar­gıya varmaya sürüklemiştir. Veya aklın bu doğrultu­daki işlevi sonucu, İblis, büyüklenme denilen belaya düşmüştür, uğramıştır. Bunların her ikisi de, olabilirlik açısından, eşittir. Sonuçsa, Yüce Alla­h’ın hikmeti gereği takdirinin gerçekleşmesidir.

Hikmet gereği gerçekleşen bu takdirin çıkış noktasıysa, yine büyüklenmenin bir başka izdüşümü olarak, “Halifelik” olayında yer almıştır. Yüce Allah’ın Yer­yüzünde bir “halife” yaratmak iradesinin açıklık kazanması üzerine.. İblis, kendini bu göreve daha uygun görmüş olacak ki; topraktan yaratılan Âdem âleyhisselamın bu konuma getirilmesiyle de başkaldırıda bulunmağı yeğlemiştir.

Bu; aklın Yüce Allah'ın buyruğunu irdelemeğe, yadsımağa ve dışlamağa kalkışması; kendi değerlendirme ve yargısını Yüce Allah’ın hükmünden daha doğru ve daha geçerli sayması olayıdır. Olay, İblis üzerinde sergilenen ve -gerçekteyse- özellikle Aklın -başına buyrukluk durumunda- eğilimini vurgulayan bir özellik taşımaktadır.

Aynı olayın yaşanmasına, İblis’in ve Âdem âleyhisselamın -Havva Anamızla birlikte- Cennet’ten çıka­rılmasından sonra da -ve sık sık- tanık olmaktayız. Öyle ki, “Şeytan, insanları saptırma konusunda -kendisine uyanlara- hep aynı usavurma, değerlendir­me ve yargıya varma yöntemini fısıldamıştır da, uygulama, sürekli bu çizgi üzerinde gerçekleşmiştir.” denilse, yeridir.

Bu düzlemdeki son iki büyük olaysa, biri diğerin­den 1000 yıl kadar aralıklı olmak üzere, bize yakın zamanlarda yaşanmıştır. İlki, Peygamberimiz Efen­dimiz âleyhissalâtvesselamın varlığının nuruyla yeryüzünü aydınlattığı dönemde görülmektedir.

İmana erişmek nimetinden -ta ezelde- yoksun bırakılmış olanlar, Efendimiz âleyhissalâtvesselamın çağrısıyla karşılaştıklarında -ama parala­rına, ama makamlarına, ama ünlerine, ama sanları­na, ama güçlerine, ama zekâlarına, ama bilgilerine, ama nelerine olursa olsun, güvenerek ve sarılarak- “Peygamberlere verilenlerin eşi bize de verilmedikçe iman etmeyiz..” demişlerdir. Kendilerini bilgiye daha uygun görmüşlerdir, gördüklerini ileri sür­müşlerdir.

İkincisiniyse, “Rasyonalist Kafa Yapısı”nın oluştuğu çağda gözlemlemekteyiz. İnsan denilen yaratık, -evet- kendi Aklını -sırf kendisinin olduğu için- ön plana çıkarmış, böylece tüm -ve özellikle gerçek- bilgi kaynağını bir kenara itmiştir. Ve halen yaşamakta olduğu horluk, işte, insanın kendi kendine olan hile­sinden doğma, bu Aklın ön plâna çıkarılmasının olağan bir verimidir. Aklın büyüklenmesinin...

 

İMKÂN...

Güç, kuvvet, kudret, nimet ve benzeri görünümlerdeki 'imkân' bakımından, yeryüzünde insan, bugünkü noktaya daha önceleri gelmiş midir, ne dersiniz?.. Doğadan yararlanma çerçevesinde de çağımızla boy ölçüşebilir günlerin yaşandığı olmuş mudur, geçmiş zamanlarda?..

Tarihe bakılır ve bu bakış açısından değerlendirme yapılırsa, bu sorunun karşılığı “Hayır!” olacaktır. Alışılmış dışı bir yaklaşımla, konu, kapsam ve içerik yönünden irdelendiğindeyse, büyük bir rahatlık içinde mırıldanılan bu “hayır”ın üzerine gölgelerin üşüştüğü görülecektir. .

Geçmişe dönük bir bilim olan tarihi, elbette, o doğrultudaki bir kapsam yönünden değerlendirmek gerekir:

Tarihin Yeryüzündeki insanın tüm geçmiş zamanlarını kucakladığı söylenebilir mi?.. Sanılara dayalı kuramlar bir yana itilirse, tarih kaç yıl öncesine dek uzanabilmekte ve gerçek bilgiler aktarmaktadır?.. Ele geçirilmiş her veriyi Durkheim’cı önyargılar doğrultusunda yorumlamayı “bilim gereği” sayan arkeolojinin kazı taşlarına ne ölçüde güvenle sırt verilebilir ki, bu temel üzerine oturtulan tarihin kapsamı da ta kaç yıl öncesine dek geniş tutulabilsin?..

“Yontma taş devri, cilâlı taş devri, maden devri” diye bölümlendirilen bir “Tarih Öncesi”, bir de yazının bulunuşuyla başlatılan “Tarih Çağları” gibisinden yerleşik ve kurumlaşmış düzenlemelerin yanı başına, değişik kimi anlayış ve görüşlerin de geldiğini hatırlamak gerekir, ayrıca. Eski belgelerdeki batık kıta uygarlıklarıyla ilgili bilgilere, piramitlere ve benzeri kimi kanıtlara dayanan bu görüşler, insanlığın bugünkünden daha ileri bir teknik ve bilgi çağından geçtiğini öne sürmektedir.

Öteki de kuram, beriki de... Doğrunun ve yanlışın payı, birisi için ne ölçüde geçerli ise, diğeri için de aynı oranda söz konusu...

Birbiriyle çatışır sanı ürünü kuramlara dayanılarak yorumlandırılan zamanlar bir yana bırakıldığında, kapsamı, böylesine daralan “tarih bilimi”, bu durumda, insanlığın geçmişi ile bugününün karşılaştırılması konusunda söz söyleme yetkisini büyük ölçüde yitirmiş olmaz mı?

Soruna içerik yönünden el atıldığındaysa, doğanın doyum sağlama açılımında insana neler vermiş olduğu sorusu gündeme gelir. Üç bin -veya on üç bin- yıl önceki bir insanın, doğadan, günümüz insanından daha az yararlandığını; çağdaş insanın doyum yolunda, geçmişteki insana göre, doğadan daha çok pay aldığını söylemeği göze alabilecek bir kafa ortaya çıkamayacağına göre, tarihin içerik bakımından da üzerinde durduğumuz konuda sözünün olmadığı ve olamayacağı sonucuna varırız..

Tarih, öyleyse; güç, kuvvet, kudret, nimet ve benzeri görünümdeki imkânlar bakımından, çağdaş insanın geçmiş zamanlara göre en ileri noktada bulunduğuna tanıklık yapabilecek durumda değildir. İşte, tarihin bu aczinin farkına varmak, bize, çağımızla ilgili kimi değerlendirmelerde düşülmekte olan korkunç yanılgıyı gösterecektir.

Korkunç yanılgı, eriştiği imkânlara bakarak, insanın büyüklenmesi noktasında.. İmkânlarının genişliği ve güçlü etkisi, insana, yaşantısını kendi başına düzenleyebileceği biçiminde bir büyüklenmeyi musallat etmiştir. İnsan, “aldatıcı tarih”e dayanarak da, yeryüzündeki insanlık yaşantısı boyunca ilk kez böyle bir noktaya geldiğini sanmakta; bu sanı, onda, büyüklenmesinin tutarlı olduğu gibi bir inanca yol açmaktadır.

Bu açılımda, tarihin veri ve verimlerinin tutarsızlığı göz önüne alınabilirse, insan, kendi geleceğine kendisinin egemen olduğu inancından el çekebilecektir. Bu el çekmeyse, Rabb’in ayetleri karşısındaki yüz çevirme tutumunun bırakılması sonucunu verecektir. Yüce Allah’ın gönderdikleri karşısındaki yalanlayıcılığın yerini, O’na teslimiyet alacaktır.

Çünkü günahların insanları helâk ettiği; geçmişte gerçekleşen toplu ve açık helâklerin, günümüzde, bireysel plânda ve içten içe oluştuğu, sürüp durduğu gerçeğine varılacaktır. Üstelik geçmişteki imkânların daha büyük olması olasılığı da algılanmış olarak...

İnsanlık bu gerçeği görmemek noktasında ayak direndiğindeyse, bu sürüp giden içten içe helâke ek olarak, bir de, alay edilen haberlerle -ölüm sonrasında- burun buruna gelinip, ikinci bir helâke daha uğranılacaktır..

 

BİRLEŞİM

Yaşam, bir birleşmeler ve çözülmeler zinciridir desem, -bilmem- çok mu iddialı konuşmuş olurum? Yalnızca şu beslenme olayına bakıyorum da, başkaca bir örneğe başvurmağı gereksiz buluyorum, bu konuda. Bırakalım insanı, -hatta- bir parmak boyundaki otun beslenmesine; “beslenmeler” boyunca sürüp giden yeşerme, boy atma, sararma, kuruma sürecine... Ve bütün bu evrelerde gözlemlenen beslenmek sürecine/olayına... O kısacık yaşantısı boyunca neler alıp, nelerle birleşmiş; nelerden kopup, kendisinden çözülüveren neleri vermiş, neleri atmıştır, kim bilir? Bir nefeslik süre içinde, insanda, kaç dokunun değiştiği; dokulardan kaçının ölüp, yerlerine yenilerinin ürediği de birleşme ve çözülmenin bir başka düzlemde oluşumu... Bolluğu yüzünden kullanılması gereksizleşen kanıtlar dizisinin olurladığı ve doğruladığı bir gerçek: Yaşam, bir birleşmeler ve çözülmeler zinciridir..

Yaşamın; Yeryüzündeki veya diğer âlemlerdeki yaşamın bir parçası olan insan da bu genellemenin dışında değildir ve olamaz. O da, -maddi ve manevi- çevresiyle birleşmeler ve çözülmeler biçiminde kendini gösteren bir alışveriş içinde. Öyle ki, -niyet ve amaçları göz ardı ettiğinizde- insanın çevresi içinde yalnız bir birleşmeler ve çözülmeler zincirindeki akışı gerçekleştirmek için yaşadığını söyleyebilirsiniz, dış görünüşüne bakarak. Sürekli olarak edinmekte ve sürekli olarak elden çıkarmaktadır. Ama bilinçli; ama içgüdüyle.  Ama istekli; ama istemeyerek.. Ama belli bir amaç doğrultusunda; ama rastgele ve amaçsız bir dizi davranımlarla.. Ve çoğaltınız bu “ama”ları dilediğinizce, bilebildiğinizce, görebildiğinizce.

İşte, insanoğlunun bu alış-veriş, bu edinip de elden çıkarış eylemi sırasındaki niyet ve amacıdır ki, inanma veya yadsıma açılımında kişiliğinin oluşumuna katkıda bulunur; ona belli bir biçim verir, kendine özgü bir yapı kazandırır.

İnsan, bilincindeyse -eğer- varoluşunun; Yeryüzüne gönderilişindeki “hikmet”in... Yaratılıştaki gizemden ışıltılar yakalayabilmiş de, -oradan- Yaratıcı’ya yönelebilmenin perdesini arayabilmişse.. Yüce Allah’ın hidayet etmesiyle, -eğer- oluşların gerçeğini sezinleyebilme noktasına erişmişse, sorun doğurabilecek bir durum yoktur. Çünkü o, her şeyin Yüce Allah’tan ve Yüce Allah’ın olduğunun bilincini yaşamaktadır. Her şeyi O’ndan bilmekte; buradan yola çıkarak, -sürekli- bir “hamd” içinde bulunmaktadır.

Ve insan, bu bilincin uzağında kalmışsa, bırakılmışsa... Her oluşun kesin ve değişmez gerçeği perdelediği bir gaflet içindeyse, -o zaman- tüm bu alışveriş, bu birleşip de çözülüşler, dalınıp da kalınan bir hayal:, birer malihulya, içinde oynanılıp oyalanılan birer bataklık olacaktır. İnsan, olagelen veya yapadurduğu bütün bu birleşmeleri, gerçek amacın yerine oturtacaktır.

Öyle ki, gerçekleştirdiği veya çevresinde ve üzerinde gerçekleşen tüm işbirliklerini, gönülbirliklerini, elbirliklerini, dilbirliklerini, çıkar birliklerini, yarar birliklerini, kafa birliklerini, düşünce birliklerini ve kısa deyişle tüm birleşim ve birleşmişliklerini, yalnızca, yoğunlaştığı alan ve konudaki geçerlik için yapmış olacaktır. Bütün bu birleşmeler ve çözülmeler -artık, onun için- bir sıradan oluş olmaktan çıkıp, amaç haline gelecektir. Böyle-böyle, -kendine- birçok ortaklar edinecek; çırpınışları bu ortaklar ve ortaklıkları sağlamlaştırmağa ve geliştirmeğe yönelecektir. Dünyaya bağlanma, saplanma, kapılma ve aldanma olayıdır, bu düzlemde, yaşanmakta olan .Ve edindiklerine güvenerek; kendini beğenmedir.

Ölüm gerçekliği bütün bu birlikleri ve birliktelikleri çözücü olgudur. Kişi, bu birliktelikler ve birliklerle edindiği ve güven duyduğu “ortak”ların tümünü ardında bırakıp da gidecektir, Yüce Allah'ın huzuruna. Üstelik “Hani ortak saydığınız ve sandığınız aracılarınız, yanınızda görmüyoruz; aranızdaki bağlar kesildi ve hepsi yitip gittiler..” gibilerden bir kınanmanın da adayı olarak gideceklerdir, O Huzur’a.

İlk yaratılışımızda olduğu gibi, -yine- tek olarak gideceğimiz o Yüce Kat’ı düşünüp de, burada edinilenlerin yerine “hamd”i oturtmayacak mıyız, hala?..

 

KULLUK

Melihoğulları Soyunun cinlere tapındığı olayı da, -İslam öncesi- Arap Cahiliyesiyle ilgili olarak verilen bilgiler arasındadır. Ama bu inanışın silinip gittiğini veya Şeytana tapınmakta olan Yezidî’lerle aynı doğrultuda bir kulluğu sürdüren kimi Batı inançlarının bağlılarınca dar bir çerçevede sürdürül­mekte olduğunu sanmak, -üzerinde durulması gereken- bir yanılgıdır.

“Ruhlar Âlemi”yle bağlantılar kurduğunu, uçan dairelerle ilişkiye girdiğini sanan ve bu yönelim ve eğilimle “bilimsel araştırmalar” yapanlardan tutunuz da, “Tanrıların Arabaları’ adlı kitabında “tanrı, pey­gamber, mucize” ve benzeri Gayb kavramlarını –söz ümona- kimi gelişmiş gezegenlerde yaşadığını var­saydığı kimselerin varlığıyla ve o varlıkların Yeryüzü insanlarıyla gerçekleştirdikleri ilişkilerle açıklamağa çabalayan Daniken’in açtığı çığırda koşuşanlara varıncaya dek niceleri ve niceleri, -işte şimdilerde de- aynı tapınış yolundadır.

İçlerinden cinlerin Müslümanlanlarıyla karşılaşıp epeyce “aydınlanmış” olanlar bile, -Yüce Allah’ın hikmeti gereği bir yoksun bırakılma sonucu- bu tapınmadan kurtulamamış; -sırf Yüce Alla­h’a teslim olmak istemeyişlerinin ürünü bir dürtüyle- cin taifesine çeşit çeşit adlar ve sıfatlar vererek tapınmalarını sürdürmüşlerdir, sürdürmektedirler.

Bu doğrultuda bir değerlendirme yaptığımızda, tanrı edindikleri şeylere birer de çocuk yamamalarının mümkün görünmesi, “Yüce Allah’a oğullar ve kızlar uyduran” inancın da -hiç de sanıldığı gibi- geçmişlerde kalmadığı sonucuna vardırır, bizi.

Evet; Yahudiler Üzeyir âleyhisselam, Hıristiyanlar da İsa âleyhisselam ile ilgili, onların “oğul” oluşları/oldukları çevresinde tutarlı yorum çırpınışla­rıyla Yüce Allah’ı -dilediklerince- tenzihe çabalasın­lar, böyle bir görüntüyü sergileyerek -istedikleri kadar- inançlarını sevimli ve tutarlı göstermenin savaşımı içine girsinler, yine de onlar ve onlarla birlikte bu yeni yetmeler “çocuk isnadı” konusunda açmazdadırlar, açmazdan kurtulamayacaklardır ve açmazlara düşmek durumundadırlar.

Oysa Yüce Allah, varlığını çeşitli biçim ve görün­tülerde sürdüren tüm bu sapık inançların öne sürmekte oldukları niteliklerden münezzehtir; aşkındır

Ancak, gökleri ve yeri yoktan var etmiş bulunan ve tüm âlemlerde biricik egemen varlık olan Yüce Allah’ın bu yaratıcılık ve egemenliğini bir türlü sindirilememesi yüzündendir ki, insanoğlunun bir kesimi, böylesine kaçış ve kaçamak yollarına başvurma gereğini duymaktadır. Asıl inanılması ve -inanma gereği- teslim olunması gereken Yüce Allah’a yönelmektense, varlık, oluş, gelişim, yüceliş, gizem adına kimi uydurma ve uyduruk yorumlar ve açılımları seçme biçiminde bir saplantı ve sapkınlık eylemi...

Kendilerini Yüce Allah’ın diğer kullarından üstün görme eğiliminin verdiği büyüklenmeyle onlardan ayrı bir çizgi tutturma ve bu çizgi üzerindeyken kendine -yine onlarınkinden- değişik bir tanrı edinme, bir inanç kurma, bir din (yol) izleme isteğidir bu tutumun temelinde yatan.

Evet; kendilerini Yüce Allah’ın diğer kullarından üstün, ayrı ve ayrıcalıklı görenler her yer ve her dönemde -ve çeşitli açılımlarda- böylesine kimi çevreler oluşturmuşlardır. Hangi kılık içinde olursa olsun bu eylemin sürdürücüleri, hep, O’nun buyurduğu “kulluk”tan ayrı veya artık bir yönelişi benimsemişlerdir.

Öyle ki, neredeyse -tanımada, bil­mede, anmada, tapınmada- ayrı, ayrıcalıklı ve artık olmak çaba­sıyla Yüce Allah'ı “özelleştirmek”, kendi tekellerine almak ataklığını göstermişlerdir.

Her şeyi yaratmış bulunan, her şeyin yaratıcısı olan ve her şeyin vekili olduğunu bildiren Yüce Allah’a kulluk, oysa, kimi “bilimsel” ve gizemsel yönelişlerle değil, ancak -bütün kullarına tümünü de selâmla andığımız elçileri aracılığıyla- bildirdiklerini benimsemek ve uygulamakla.. Bu kurtuluşa götürücü ortak yöntemdir, ortak çizgidir, ortak yoldur.

Ötesiyse, büyük aldanış...

 

YASAK

Herhangi bir şeye yasak koymak, sınırlama getirmek veya o şeyin kullanılabilir, uygulanabilir olduğunu ileri sürebilmek için şey üzerinde tam ve kesin bir egemenlik ve mülkiyet gereklidir.

Siz, eğer, -söz gelimi- bir karasinek üzerinde tam ve kesin mülkiyet veya egemenlik kuramamışsanız,-belli ki- ona yasaklar koymak, sınırlamalar getirmek; bu arada karasineğe karşı savaş açıp üreme ve türemesine engel olmak hakkınız, yetkiniz, yetkinliği­niz, etkinliğiniz ve gücünüz de söz konusu olamaz. Böyle bir hak ve yetkinizin, gücünüzün olduğunu varsayarak karasinek neslini tüketmeğe kalkışır ve kimi sınırlı başarılar da elde edebilirsiniz, ama eninde sonunda bir kargaşaya, bir açmaza düşmekten de kurtulamazsınız. Aldığınız önlemlerle vardığınız sonuç, sonunda, sizin karşınıza önlenemez durumlar çıkarabilir.

Çünkü “mikrop taşıyıcısı” olarak -daha düne dek böyle biliniyordu, çünkü- tanınan karasinek, solunumla kirletilen havayı temizlemek üzere türeyecek ve üreyecektir. Ve çünkü kimi spreylerle yapılan oda temizliği gerçek bir hava temizlenmesine yetmemek­te; bunun da ötesinde, püskürtülen kokular alerjik ve psikolojik kimi sorunlar doğurmaktadır. Sinekleri yok etmek üzere kullanılan ilâçların çevre kirliliğine katkısıysa, işin cabasıdır. Görünürde, -öyleyse, diyeceğiz- sinek yok ediliyor olmakla birlikte, yapa­ylık ve zorlama dolayısıyla ortaya başkaca ve daha büyük sorunlar çıkmaktadır.

Çünkü aynı sinek, kanatlarının altında taşıdığı torbacıklardaki kimi enzimleri -geçelim mikrop taşmağı- ayağını oynattıkça veya kanadını çırptıkça mikroplar üzerine anti bakteriyel bir salgı halinde saçmaktadır. Pislik bulunan yerde sinek olacaktır ki, oradaki mikroplar yok edilsin de, pislik insan için zararlı olma durumunu yitirsin. Karasineği yok etme durumunda -eğer pislik sürüp gitmekteyse- mik­roplar başıboş kalacak ve insanoğlu onlarla da -ayrıca- savaşmak gibi bir durumla, bir zorunlulukla karşılaşacaktır.

Evet; insan, bir tarafı kendince yaptığı zaman, diğer tarafı yıkmağa, bir yanı düzelttiğinde diğer yanı bozmağa, aklınca gerçekleştirdiği her düzenleme sırasında dengeyi sarsmağa ve dengenin sarsılmasın­dan doğacak açmazları göğüslemeğe tutukludur.

İnsanın şeylere gerçek egemen olamayışı, onlar üzerinde kesin ve tam bir mülkiyet kuramayışı -çünkü buna hakkı yoktur- attığı her adımında yeni sorunlarla karşılaşmasına yol açacaktır, eğer adımla­rını kendi kafasının dikine atıyorsa...

Çünkü -diyelim, yine- insan şeylerin gerçek bilgisinden yoksundur. Düne dek “muzır-zararlı” olmaktan öte bir “değer” taşımayan karasineğin ilkin “hava temizleyici” olarak alkışlanırken, şu sıralar -bir de- mikrop öldürücü bir varlık olduğunun anlaşıl­ması, -işte- insanın şeyler üzerindeki bilgisizliğinin örneklerinden yalnızca biri olarak göz önünde tutul­malıdır.

Sinekle ilgili alınan sonuçlar -ve bunların uzantıları- ise, tam ve kesin bir egemenlik altına alınamayan şeyler üzerinde insanın “malik” gibi davranmasının tersliğinin ve çarpıklığının birer kanı­tıdır.

Bir karasinek karşısında bile -dikkat ediniz nez­le virüsünden de söz etmiyorum- “bilgi” açısından böylesine yanılgıya, “yasaklama” bakımındansa bu çapta acze düşen insanın -düşünelim- öyleyse, daha önemli şeyler üzerinde ne yetkinliği olabilir ki, Yüce Allah’ın helâl kıldığını haram, haram ettiğini de helâl saymağa yetkisi ve gücü bulunsun? Böyle bir yetkisinin var olduğu savından yola çıkan insan, nasıl olur da, tutarlı karar verip, sağlıklı sonuçlar alabilir?..

Mülk Yüce Allah’ın olduğuna göre, insan için, -büyüklenmeyi bırakarak- yarattığı şeyler konusun­da O'na boyun eğmekten daha akıllıca bir tutum düşünülebilir mi?...

 

KARŞILIK

Hardal tanesi kadar iyiliğin ve -yine- hardal tanesi kadar kötülüğün bile boşa gitmeyeceği, yitmeyeceği bir oluşumun akışı içindeyiz. “Har­dal tanesi” örneği işlerimiz, eylemlerimiz, tutumlarımız ve hatta düşüncelerimiz bu oluşuma sürekli katkıda bulunuyor. Hardal tanesinden Yeryüzü yuvarlağına varıncaya dek tüm büyüklük ve küçüklükteki her işimiz, her eylememiz, her tutumumuz -ve hatta- her düşüncemiz.. Bir yapı kuruyorlar, içimizde ve dışımızda; içe dönük ve dışa yönelik bir “benlik” ve bir “ortam” oluşuyor, bunlarla.

Kendimizi, kendimiz kuruyoruz böylece. Çevremizi, -yine- kendimiz düzenlemiş oluyoruz. Yaşamı ve yaşantıyı, böyle böyle, biz oluşturmuş oluyoruz, tüm ettiklerimizle ve eylediklerimizle. Kim bilir, belki de, etmediğimiz ve eylemediklerimizin de bütünüyle katkısı oluyor bu sürece. 'Takdir' gereği oluşların dıştaki çizgisi, böyle...

Öyle bir yapı ki, bu dünyanın sınırlarını da aşıyor, kalıcılığı. Uzantısı, ta, ölümden sonrasında, öteki dünyada.. Buradaki gelişim, bir yerde, öte dünyadaki yerimizin ve kişiliğimizin de oluşu­m süreci... Atılan her adımla her iki dünya için birden bir biçimlendirme, bir düzenleme gerçekleşmiş oluyor. Dünya’nın ve Ahiret’in iç içe olması, birinin diğerinden soyutlanamaması, ayrılamaması, ay­rılmak istenmesinin yanlışlığı buradan ileri geli­yor, işte. Çünkü dünyadaki hiç -ama hiç- bir şey dünyada kalmıyor... Ve Yüce Allah’ın bağış ve lütfunun sınırı yoktur, olmamasına, ama öteki, dünyada da -yine- hiç ama hiçbir şey yeniden/kendiliğinden ortaya çıkmıyor. En azından tohumu bu dünyada atılan kimi sonuçların verimlenmesi, Yüce Alla­h’ın keremi sonucu verimlendirilmesi söz konusu. Dünya’nın Ahiret için “tarla” oluşu olayının gerçekliği ve gerçekleşmesi.....

İnsan yapısının bütünlüğü de, -bir bakıma- bunu gerektirir gibidir. Her biyolojik halin, psikolojik tutumu ve her psikolojik etkilenimin de biyolojik durumu biçimlendirdiği ger­çeğinin “iki kere iki dört eder”den daha açıklıkla görüldüğü günümüzde, -artık- insan yapısındaki bu bütünlüğe karşı çıkmak mümkün değildir ve ahmaklıktır, İnsanı maddeden ibaretmiş gibi görünen bu Dünyayla sınırlamak da, işte bu yüzden, ahmaklığın en ileri derecesi olacaktır.

Ahiret’in varlığını kabulse, ister istemez, insanı dünyayla birlikte Ahiret’in de bir parçası yapacaktır. Böylece de, insanı Dünya’yla sınırlamak, onu Ahiret’ten soyutlanmış bir yaşayış içinde görmek, Dünya ile Ahiret’i ayrı ayrı olgularmış gibi anlamak da, üstü kapalı, bilincine varıla­mayan bir başka tür ahmaklık olarak yorumlanmalıdır. Efendimiz âleyhissalâtvesselamın “Müslüman Ahiret için yaratılmıştır; Dünya da Müslüman için...” buyurması, -Ahiret, İnsan ve Dünya’dan oluşan- bu üçlünün ilgi, ilişki -ve hatta- birlikteliğini açıklıkla ortaya koymaktadır. Birini diğerinden soyutlamanın mümkün olamayışını...

Yahudiler Ahiret’i bir bakıma dışlamıştır. Hıristiyan­lar onu benimsemiş, ama yaşama oturtama­mıştır. Bu yüzden, Yahudi, sürekli bir “dünyalık” savaşı içinde bulunmuş; Hıristiyanlarınsa, Hıristiyan olarak dünyası olmamıştır. Kilise’nin Batı’ya tam egemen olduğu dönemlerde bile, Hıristiyan’ın dünyası yoktur. Kilise tarafından zindan edilen bir dünyadır, çünkü o. Dünya, Hıristiyanlar için sürekli bir ızdırap olmuştur. Korku olmuştur. Kuşku olmuştur. Bunun sonucunda ve sonunda inkâra sürüklenilmiştir.

Müslüman, yukarıdaki buyruk -evet- tanık ve kanıt olarak yeter, bunu dengelemiştir. Bu dengeyledir ki, hardal tanesi -küçüklüğüne rağmen- işlev ver­miştir, Müslüman’ın yaşamında.

Müslüman, yaptığı iyiliklerinin -ötede- on misli karşılığını alacaktır. Kötülükleri ise, Yüce Allah kötülüğe razı olmadığından, karşılıksız kalacaktır. Tek karşılık, yapılmış olan kötülüğün kendisi olacaktır. Yapılan kötülük, Ahiret’te yapa­nın karşısına çıkacak; Yüce Allah’ın bağışından uzak kalmayla, o kötülük yapıp ettiklerine karşılık olacaktır. İyiye on misli bağış; kötüyeyse, kendi ettiği. Karşılık, bu. Çünkü hiç kimseye zulmedilmeyeceği açıktır. Bu dünyada da…

 

ORTAK KOŞMAK

 

Yüce Allah’a ortak koşmak, yalnızca, bir başka şeyi tanrı edinmekten ibaret değildir. Bir başka şeyin tanrılaştırılmasının hiç düşünülmediği durumlarda da, çünkü ortak koşma tutumu gerçekleşebilmektedir. “Yüce Allah’tan başka tanrı yoktur!.” diye bangır bangır bağıran, her adımını O’nun adıyla atan, dualarını O’na yönelten, ibadetlerini aksatmayan ve benzeri eylemlerin­de “Allah Rızası”na uygunluk çizgisini korumak için alabildiğine duyarlı olan nice iş, düşünüş ve duyuş sahipleri, “ortak koşma” eyleminin de sürdürücüleridir, aynı zamanda. Yaşantılarından “çok tanrılılık” kokusu tüter durur.

Bu tutumda; Dünya ile Ahiret’i ayrı tutmanın, yaşantıyı din çerçevesinde ve dindışı olmak üzere iki ayrı çizgi üzerinde götürmenin, dinin buyruklarını -salt- ibadet ve ahlak çerçevesi içinde algılamanın, Yüce Allah ile kul arasındaki ilişkiyi ubudiyet boyutlarından yoksun bir dar anlayışla değerlendirmenin payı oldukça büyüktür.

Bunlar ve benzeri bir dizi davranış, temelde, İslam’ın özünden bilgisiz olarak yetişmişliğin doğurduğu birer yanılgıdır. Bilgisizlikse, özellikle, Yüce Allah’la ilgili olarak bilinmesi gerekenlerin öğrenilmemesi, öğrenilmemiş olması noktasında yoğunlaşmaktadır.

Hemen her Müslüman –söz gelimi- “Veliyullah/Allah’ın Velisi” deyimini bilir, hatta kimlerin veli/evliya olup olduğu savında bulunur, böylece Yüce Allah’ın velilerinden haberdar olduğunu -menkıbeleri ile sayıp dökerek- belirtir de, O’nun kendisinin Veli olduğu konusuna gelindiğinde bunu bilenlerin sayısının azlığı dikkat çeker. Nitekim Yüce Allah’ın Güzel İsimlerini saydırınız, rastladıklarınıza; ilk anacakları isimlerden birinin Veli olmadığını, -belki de- 99’u tutturmak için sayılmamış olan “isim” düşünüldüğünde bile, Veli isminin anımsanmasında güçlük çekildiğini görebileceksiniz.

Veli ismini anımsayabilenler de, sıra o Güzel İsmin anlamına geldiğinde, “Veli, dost demektir; Yüce Allah’ın müminlere yardımcı olduğunu anlatan bir anlam taşır.” demenin pek de ötesine gidemeyeceklerdir. Veli isminin geçtiği ayetlerde -bu isimle ilgilendirilerek- sayılan nitelikler, çünkü gözlerden kaçmış durumdadır. Evet; ayetlerin gelişinden doğan anlam ilişkisi ve ilişkinin gerçekleştirdiği kuşatıcılık üzerinde durulmadığından, Veli ismi dar bir anlam içinde değerlendirilir olmuştur.

Veli ismine, -anılmış olduğu- ayetler çerçevesinde bakıl­dığında bu durum daha belirginlik kazanmaktadır. Yüce Allah’ın yaratıcılığı, yüceliği, işitmesi, görmesi, bilmesi, kudreti Veli ismiyle birlikte anılır, çok yerde. Kudret; diriltmeyi, öldürmeyi ve ölümden sonraki diriltmeyi de kuşatıcıdır. Âciz bırakılamayan, acze düşmeyen bir kudrettir, bu. Göklerin ve yerin tüm egemenliğini elde tutucu, Gaybın sahipliğini vurgulayıcı, gecede ve gündüzde barınan her şeye malik olucu bir kudret..

Öyle ki, hem hükmünde ortak kabul etmeyici bir şiddet, hem de ümitler kesildikten sonra yağmur indirerek nimetini ve bereketini her yana yayıcı bir rahmet belirtmektedir, bu kudret.. Bu dünyanın ötesinde, “Toplanılacak Gün”de de geçerlidir, Velinin kudreti..

Peygamber'’e uyanların, korunanların Velisi; onları, düşmanlar karşısında galip getirici, karanlıktan aydınlığa çıkarı­cı, hayırlı sonuçlara vardırıcı ve ödüllendirici bir Velidir.

Bu veliliğin kulu kollayıcı açılımda sürmesiyse, ancak, inkâr, yadsıma ve yalanlama çizgisinde bulunanlara uymamak, onlardan kendine veliler edinmemek koşuluyla söz konusu.

“İslam olanlardan olmak”, çünkü Yüce Allah’tan başkaca Veli edinmemekle mümkün.. Bir başkasında kudret, sahiplik, egemenlik görmemekle; böylece, gerçek Veli olan Yüce Allah’tan başkasının “velâ”sına sırt dönmekle, yüz vermemekle, mümkün. “İslam olanlardan olmak”, ortak koşanlar arasında bulunmamak durumu....

Ortak koşmak da, karşı çıkmak da, -besbelli- Yüce Allah’tan başkasını Veli edinmek yüzünden.. “Büyük bir günün azabından korkanlar” için, Yüce Allah’tan başkasını -ister sahip, ister dost, ister yardımcı, ister gözetici anlamında olsun- Veli edinme yolları kapalıdır. O’ndan başkaca gözetici, dost, yardımcı edinenlereyse, -ortak koşarlardan olmaları dolayısıyla- Yüce Allah’ın kendilerine Veli olduğu ve kendilerini Veli edindiği kimsele­rin yolları kapanmış durumdadır. Bu dünyada onur ve mutluluğa, Ahiret te de Cennet’e giden yollar...

 

 

II. Bölüm:

Parça Ancak Parçadır..

 

ŞAŞKINLIK

Doğayı çok iyi tanıdığını sanan insan, Yeryüzünde -kendini bunalımlarla ortaya koyan- bir yabancı­laşmışlık açmazını ve şaşkınlığını yaşıyorsa, bu sanı­sında aldanıyor olmalıdır; aldanmıştır da. Şu kadar bin yıllık geçmişine ve -pozitivist ve rasyonalist tutumların savlarını bir an doğru varsayarak, söyleyelim- şu kadar yüzyıllık bilimsel bulgu ve deneyimine karşın, insanoğlu -hala- “yanıla yanıla öğrenme”, daha doğrusu “yanıla yanıla öğrenmeğe çabalama” ortamında bulunmakta­dır, çünkü. Yeryüzünün her kesimindeki her toplum, yaşamla uyuma girmek beklentisi içinde, yaşantısını yaz-boz tahtasına çevirmiş; -bu umutla- denek may­munu olmağa boyun eğici bir duruma düşmüştür, bunun sonucunda da. Çünkü her uygulama, gerçekte bir arayış görünümünde.

Sanırsınız ki, bir adam, çok tatlı sözlerle kandırıl­mış olarak öz yurdundan koparılıp alınmış, getirilip bir çölün ortasına salınmıştır da, bir sağa-bir sola koşuştu­rup durmakta; gittiği her yönden -umduklarını bulamayıp- yüz geri dönmekte ve aynı denemeyi -başkaca bir çıkar yolu kalmadığından- kesintisiz sür­dürmektedir. Ne yandan bir ses duysa, kum ve yakıcı günışığı dışında nerede herhangi bir nesne görse, hemen, oraya doğru seğirtmekte; -böyle böyle- seraptan seraba yuvarlanmaktadır. Kaldı ki, kimi gereksinmeleri de -herhangi bir ses veya görüntüyü varsaymasak bile- onu sürekli davranış ve arayışa zorlamaktadır. Ya yalnızlık korkusu?..

İşte bu adama, her bir yönden -birbirinden çok ayrı- çağrılar yapılmaktadır. Öz yurdunu; mutluluk ve huzuru bulup da yaşamış olduğu vahy ortamını çoktan yitirmiş, bir daha bulmaktan da umudunu iyice kesmiş olan adamsa, yalnız başına ve gereksinmeleriyle baş başa kalmış bulunduğu çölde, -acabaların dürtüsü ve güdümünde- bu çağrılardan hangisine kulak vermek, hangisinin peşinden gitmek gerektiğini kararlaştıramazlığın şaşkınlığını yaşamakta.. İşte günümüzün insanının içinde bulunduğu durum... İnsanın kendine ve kendi evrenine yabancılaşması...

Gerçekten de, şeytan onu ayartıp, “Vahiy Orta­mı”nın dışına çıkarmış; “Vahye dayalı yaşantı”yı varılmaz bir iklimmiş gibi gözlerinden gizlemiş, gönlünden silmiş, aklının varabileceği sınırların çok ötesinde göstermiş.. Bunu, “Vahye uymak” için yaratılmış olan akla “Vahyi yadsıtarak” gerçekleştirmiş ve böylece şaşkınlık içinde, her şeye yabancı bir durumda; günübirlik gereksinmeleri­nin doğrultusunda ve ardınca sürünmeğe açık bir yaratık olarak orta yerde bırakmıştır.

Gereksinmeler doğrultusunda sürünmeğe açıklık durumuysa, insanı maddeye kul, kula kul ve -haliyle- şeytana kul olmak açılımında çıkarlarına ve “çıkarlarına çıkar yol gösterici” şeytan uyruklu aklına bağımlı bir konuma düşürmüştür.

Öyle ki, -artık- o, kimi doğa güçlerinin, kimi kişile­rin, kimi yöntemlerin ardına düşer olmuştur, çözümler ve çıkar yollar bulabilmek adına. Yüce Allah’ın dilemesi olmadan ateşin yakamayacağı, güneşin ısıtamayacağı, suyun akamayacağı gerçeğine karşın ve bu gerçeği hiç anımsamadan, insanlara kendiliklerinden en kü­çük yarar veya zarar eriştirebilecek gücü olmayan şeylere başvuruda bulunmakta; yalvarmaktadır, sanki.

Bu; “Vahiy Ortamı”nın mutluluğundan -şeytanın ayartmasıyla- uzaklaşan insanın yaşadığı bir azap; yaşayacağı azapların ilk basamağıdır, işte.

İkinci derecedeki azabıysa, bir çağrıyla karşılaştığında yaşayacaktır. İçinde bulunduğu durum­dayken -zaman zaman- ayartıldığından önceki dönemi­nin kimi izleri/kalıntıları tarafından adeta “geri dön” denilircesine “doğru yol”a çağrılar yapılacak ve bu ikinci yönden gelen çağrının etkilerine, çağrıya uyma isteğine karşın “işlerinin tutsa­ğı” oluşu yüzünden gidemeyişi/dönemeyişi, -işte- ikinci derecedeki azabı oluşturacaktır. “İki ara bir derede kalma” durumu...

Bu nokta; çıkış yolunun, “Doğru yol, ancak, Yüce Allah’ın gösterdiğidir..” denilerek, Âlemlerin Rabbine teslim olmakla bulunabileceği noktadır. Başka türlü çağrılara ve ikirciliğe kulak verilmeyerek bu teslimiyet gerçekleştirilebilirse, O’nun yarın varılıp da toplanılacak olan huzuruna -korkuyla titreyen bir yürekle- daha bu dün­yadayken çıkabilmek mutluluğuna erişilecektir. Çünkü her “namaz'” bu teslimiyetin bir doğrulaması olarak insana hem kendi özü hem de doğayla, varlıklarla barışık olmasının yolunu açacaktır.

 

TUTSAK

İnsan, kendi kişiliğinin tutsağıdır. Kişilikse, insanın edindiklerinin bir verimi; edindiklerinin verimiyle oluşan bir yapı.. Öyleyse, insan, kendi edip eyledikleri­nin; bu edip-eyleme sonucu elde ettiklerinin, edindikle­rinin tutsağı..

İnsanda ne ki vardır, o şey, -aynı zamanda- insana egemen olmuş demektir. Sahip olduğu şeyler, gerçekte, insana sahip olan şeylerdir. Bu şeyler ister nesnel, ister öznel olsun, değişen bir durum yoktur. Sahip olunan şeyin, sahip olana sahip olması olayı, genel ve değişmez bir olgudur.

İyi ahlak sahibi, davranışlarında bu ahlaklın güdümünde olacağı için, aslında, o ahlaktır kendisine egemen olan, sahiplik eden. Mal sahibinin gücü ve etkinliği sahip olduğu malla oranlı ve ilintili oldu­ğundan, onun davranışı da, sahip olduğuna göredir.

Öyleyse, davranış -burada- ahlakın veya malın güdümündedir. İnsa­na sahip olan, onun davranımını biçimlendirmekte ve sınırlandırmakta etkinlik gösterici etken, kendisinin sahip olduğu şeydir. Yalın ve yüzeysel olmakla birlikte, -işte- öznel ve nesnel alanda insanın edindiklerine tutsak bulunduğu gerçeğini vurgulayıcı iki örnek..

Kişinin edindiklerine tutsaklığı bütün yaşamı bo­yunca sürecek, etkilerini gösterecek bir durumdur. Üstelik, Dünya ile sınırlı bir yaşam da değil, bu.. Uzantısı Ahiret’e kadar yansıyan ve giden gerçek anlamda bir yaşam söz konusudur, kişinin ettiklerine tutsak bu­lunduğu gerçeğinin açılımında.

Bu; insanın hem kendine bir çeki düzen vermesini, hem de -gerek buradaki, gerekse ötedeki yaşamında ettiklerinin karşılığını görmesini gerektirici- bir sorumluluğu günde­me getiren iki yönlü, iki doğrultuda bir açılımdır.

İnsanın her ettiğinin ve ettiklerinden ötürü her edindiğinin kendini tutsak eyleyeceği gerçeğini algı­layabilmesi, bir çeki-düzen içine girmesini sağlaya­cağından, kurtuluşa eriştirici tek çıkar yol da olacaktır.

Her türlü bağ, bağlantı ve bağımlılıktan soyunuk bir özgürlük anlayışıyla davranmasıysa, kurtuluşu olmayan bir tutsaklık içine girmesi sonucunu vere­cektir. Her davranışı, ona, yeni yeni bağımlılıklar getirecek, her bağımlılık kendi kurallarının uygulanması yolunda zorlamada bulunacak, -böyle böyle- belki de hiç hesapta olmayan, düşünülememiş bulunulan bir noktaya gelinmiş olacaktır. Olay, kendi doğal çizgisinde sürüp gitmektedir ve onun doğasını değiştirmek insanın gücünün ötesindedir.

Artık, insanda, -yanlış olmakla birlikte, sırf, anlaşılmak için kullanalım şu deyimi- psikolojik bir birikim ortaya çıkmıştır. Bunun giderilmesi, arıtıl­ması, aklanması ve paklanması -her türlü- imkânın ötesinde ve üstünde olduğundan, kurtulmaca olarak ne verilirse verilsin, yarar sağlamayacaktır.

Geçici bir unutma, unutturma, örtme, sarıp sarmalayarak gözlerden gizleme gerçekleştirilebilse bile -ki, psikoterapiyle yapılan en çok budur- günümüzde “bilinçaltı” denilen bu gerçek, bir gün ortaya dökülecek; buysa, “Hesap Günü”nden daha sonraya kalmayacaktır. Meğerki tövbe edişlerle Yüce Allah’ın mağfiretine yol bulunmuş ola…

Kişiliğin algılardan devşirilme ögelerle bi­çimlenip oluştuğunu ve insanın bütün bir yaşam boyun­ca, bu “kişilik” güdümünde olduğunu yalanlayabilecek, dışlayabilecek akıllı bir tek insan -özellikle günümüzde- çıkamayacağına göre, insanın yapıp ettiklerinin tutsağı olduğunu yadsıyıcı türden bir aptallığı beklemek de, saçmadır elbette...

Ama günümüz insanı, dışlayamadığı ve üstelik “psikoloji/bilinçaltı” şu bu gibi laflarla her gün ağızda sakız gibi çiğnediği bu gerçeği bilmekle birlikte, yine de, “insan özgürdür” diyebiliyor ve de bu doğrultuda kendi yaşamını kendisi düzenlemeğe kalkışa biliyorsa, böyle bir saçmalık da gündemde demektir.

Çelişki ürünü böylesine bir aptallığı sürdürmeyse, “Özgürüm!” diyen insanın -gerçekte- şeytanın güdü­münde olduğunu ortaya koyucu bir kanıttır. Çünkü gerçek anlamda özgür olabilen bir akıl, böylesine bir çelişkiye düşemez, düşmemelidir.

İnsanın ettiği ve edindiği şeylerin tutsağı olduğunu bilen kişiye yakışan tutum, Yüce Allah’ın hükümlerine gönüllü teslimiyet içine girmek, bu “gönüllü tutsaklık”la da içinde bulunduğu tutsaklıktan kurtulmaktır; gerçek kuruluşu -bu yolla- ele geçirmektir.

 

GİZLEMEK

Yahudilerin inancında Ahiretin yeri yoktur. Semavî kökenli Yahudiliğe bu inancın -veya inançsızlığın- ne zaman, kimin eliyle, nasıl bir güdüm sonucu bulaştırıldığını da -kesin olarak- bilmiyoruz. Önbelirti, -yakaladığı ilk boşluk anında- Samiri’nin “Altın Buzağı”ya tapınma çağrısıdır. “Altın Buzağı”; dünyasal bir gücü, Dünyayla sınırlandırılmış yaşam çerçevesinde -belki de- tek gücü simgelemektedir. Bu tapınma çağrısıyla Dünya yeğlenmekte, -hatta- biricik yaşam diye sunulmakta, böylece de, -bu tutum- Ahireti gözlerden saklayıcı eğilimin önbelirtisi olmak­tadır.

Yahudilerdeki Ahiretle ilgili bu inanç -yokluğu-, “Ahiret’i inkâr edici tutum”u irdelemek açılımında, ipucu olarak değerlendirilebilecek bir olgudur. Çünkü Samiri ve yoldaşlarının davranımı bir bilgisizlik ürünü değildir. Canlı bir tebliğ ortamının kişileridir, her biri. Bilmekte, görmekte, yaşamaktadırlar. Mucizelerle de desteklenen bir vahye dayalı verimlerin oluşturduğu bir ortamdır, bu...

Aralarında Peygamberler vardır. Kendilerini büyük bir sıkıntı ve baskıdan kurtarmış, kurtuluşa doğru yürütmektedirler. Peygamber aracılığıyla Yüce Allah’a iletilen istekler -hemen- yerine gelmektedir. Sanki bu dünya çerçevesinde değil de, her dileğin anında gerçekleştiği Cennet’te yaşamaktadırlar.. Gayb ve Şuhud âlemleri öylesi­ne iç içe durumdadır ki, -insanoğlu için- “Bilmiyor..”a açılabilir tek kapı bile kalmamıştır.

Bu durum; Ahiret’i inkârın, bilememekten doğma değil, de, bile bile bilmiyor gibi davranmaktan kaynaklanma bir tutum olduğunu ortaya koyucu ipucudur. Evet; Ahiret’i inkâr edici tutumların tamamı, Samiri örneği bir “bilmiyor görünme”nin ürünüdür. İnkârların tümünün de temelinde, gerçekte –Samiri’de olduğu gibi- bu dünya yaşantısını yeğleme eğilimi yatmaktadır.

Dünya yaşantısını yeğleme, -giderek- dünyanın tek ve yenilenemez bir yaşam gibi görülmesine yol açmış; bu noktaya gelindiğinde de Ahiret yok sayılmıştır, algılama bağlamında bir yok sayma.

Ahiret’in gerçekten yok olduğuna inanmak biçi­mindeki görüntünün altında, -aslında- Ahireti gizleme çabası yatmaktadır. Dünya’ya fazlaca kapılmış olma sonucu, Ahiret’i kendinden ve diğer insanlardan saklama, gizleme çabası.

Kur’an-ı Kerim’in inanmazları/imansızları nitelemek için kullandığı kâfir ve münkir kavramları da, -işte- takınılan bu tutumda bir bilmeyişin değil; bir gizleyişin, bir belirsizleştirmenin, bir gerçekleri örtmenin, bir algıyı güçleştirmenin sözkonusu oluşunu pekiştirici anlamlar taşımaktadır, aynı zamanda...

Yüce Allah’ın vahyettiği gerçekler öylesine açık, öylesine görülür, öylesine benimsenebilirdir ki, inanmak için ayrı bir çabaya gerek bile yoktur. Ama inanmayanlar -yine O’nun hikmeti gereği olarak- bu kolayca bilinebilir gerçeklerin üzerine küfürleriyle örtü çekip, onu gizlemek ve gidermek; inkârlarıyla da açık gerçekleri belirsizleştirmek yolunda çırpınmışlardır, genellikle...

Dünya sevgisi ve bağlılığının ürettiği/türettiği “dünyaya/dünyalığa egemen olmak” kaygı ve çırpınışı -bu akış içinde- insanın imandaki kolaylığı bırakıp, küfür ve inkâr gibi bir zorluğa omuz vermesine yol açmıştır. Ve bir de, şirk gibi bir alçaltılmaya katlanmasına...

Kendisine bağlılık ve bağımlılık içindekilerin tepesine -bütün ağırlığıyla- binen Dünya, -demek ki- insanlara yüklenme doğrultusundaki ilk aşamayı, bu küfür, inkâr ve şirk yolunda göze alınan, katlanılan zorlukları omuzlayıcı çırpınışlar sırasında gerçekleştirmektedir. İnkâr, küfür ve şirk doğrultusundaki ilk zoraki çırpınışlara Dünya aşkına omuz verenler, -böylece- daha birinci adımdayken ele geçirmeği ve gemlemeği tasarladıkl­arı dünyanın ağırlığı altında ezilmenin tutsağı durumuna düşmektedirler, gizledikleri şey yüzünde

Dünya ve Ahiret yaşamını bütünleştiremeyenler, -yarın- gizlemiş oldukları gerçeği elbette göreceklerdir. Bu ön adımların doğurduğu tüm yalanlamalarının pişmanlığını, “ateş” başında durdurulduklarında yaşayacaklar ve tek yaşam gibi görüp gösterdikleri Dünyaya -iman gerçeğine erişme imkânını bulmak umuduyla- dönüş için “keşke!” çığlıkları da atacaklardır. Ama boşuna....

 

BÜTÜNLÜK

Her oluş, “herhangi bir bütün”ün değil de, -ancak- kendi bütününün bir parçasıdır. Yalnız başına gelmez. Ya gelemez ya da geldiğinde kendi bütünü­nün diğer parçalarını da -birer birer veya topluca- zamanla çeker, yanı başına alır ve parçası olduğu bütünün yapılaşması yolunda işlev verir.

Yalnız başına getirilmeğe çalışıldığındaysa, ortaya yapay ve dolayısıyla geçici bir durum çıkar. Ortaya çıkan durumu sürdürmek için, kesinkes, kimi zorlamalara başvurma gereksinimi doğar. O şey -bir bakıma- ayakta zorla durdurulmuş olur; durdurulması için zorlayıcı yön­temlere başvurmak zorunda kalınır.

Olay bununla da kalmaz getirilmiş olan -eninde sonunda- çürür, silinir, yıpranır, yıkılır, tükenir, çekilip gider. Bu olmazsa bile, -olaylar ve oluşlar zorlandığı için- kimi açmazlarla, çık­mazlarla karşılaşılır; bir “sorun”un çözümü için aktarılan “yalın yordam” bin bir yeni soruna yol açar; sonuçta yarar yerine zarar getirir.

Geçmişteki kimi tartışmalara -bu açıdan- göz attığımızda, -sözün gelişi- Ziya Gökalp’ın “Türk­leşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak” diye özetlediği cafcaflı ve cilâlı telifinin -atalarımızın “her dağdan bir kesek” diye hafifsediği türden- nice bir tutarsızlık olduğunu kolaylıkla görebileceğimiz gibi, Batıcıların da -davalarının bütününde onları bütünüyle haksız görmemize karşın- “Batı, ancak, her şeyiyle alınmalı­dır.” savlarında ne ölçüde tutarlı olduklarını kavraya­biliriz..

Merhum ve Mağfur Büyük Şehit Seyyid Kutub’un “Cahiliye Çağı kimi sorunları için İslam’dan çare aramamalıdır, İslam bütünüyle uygulanmalıdır ki sorunlar çözüme kavuşsun; İslam’ın kimi hükümlerini uygulamak çare olmaz, sorun doğurur.” sözleriyle aktarabileceğimiz görüşü de, -işte- bu gerçeğin bir başka anlatımı.

Çünkü “bütün” bırakılır da, onun bir parçası “önlem” adı altında uygulamaya konulur, gündeme getirilirse, alınan önlem oluşumun bir yanına set çekilirken -bütünün diğer parçaları dışlandığı için- yaşamda başkaca açık kapılar kalacaktır. Bir tarafa set çekilmiş olması, toplumsal birikimin ve akışın “açık kapılar”a kaymasına yol açacak ve o kapılar­dan patlama denilebilecek ölçüde kimi eylemler fışkıracaktır. Önü alınamaz ve belli bir kanala sokulamaz taşkın fışkırışlar... Bu gerçeği, fizikten tarihe varıncaya dek nice bilimin verileriyle belirlemek kolay, ancak, -apaçık bir gerçek olduğu için de- gereksizdir.

Siz -sözün gelişi- tutar, İslam’ın “Yüce Allah’ın saygınlaştırdığı insanı haksız yere öldürmeyin.” yolundaki buyruğunu gündeme getirir, dipdiri tutmağa çabalar da, öte yandan açık ve gizli azgınlık ve taşkınlıkları sınırla­mazsanız, -elbette- başarılı olamazsınız. Veya -insanların öldürülmesini bu yolla engellemeği gerçekleştirseniz bile- aşırılık, azgınlık ve taşkınlıkların doğal bir ürünü olan “öldürme”nin yollarını tıkadığı­nız için, -en azından- insanların tümünün ruh sağlığını tehlikeye atıcı bir birikime varlık kazandırmış; ülke­yi bir “deliler evi” durumuna sokmuş olursunuz.

Ya da, “Anne ve babanızı sayın, onlara iyilik edin..” yollu öğütleri -bozuk plâk örneği- gece gündüz yineleseniz bile, -eğer- yoksulluk yüzünden ve gerek­çesiyle gerçekte “çocukların öldürülmesi” demek olan nüfus azaltma yöntemleri olayına göz yumarsanız, -hele- bunu bir “kurtuluş reçetesi” olarak ortaya sürerseniz, elde edeceğiniz hiçbir şey yoktur. Anne ve babaya saygıyı ve iyiliği sağlayamazsınız. Kendi -doğmuş veya doğacak- çocuğuna kıyan bir anne-babanın, tutup, anne ve babasını sayması ve onlara iyilikte bulunması -çünkü- sağduyunun alamayacağı bir çarpıklıktır, bir acayipliktir.

Rızkın Yüce Allah’tan olduğunu unutan -ki, “çocuk öldürme” olayı bunun açık kanıtıdır- bir toplumunsa, ne yaparsanız yapın, Yüce Allah’a ortak koşmaktan kurtulabilmesi, uzak kalması mümkün değildir.

Yüce Kitap’ta “ortak koşmamak, ana-babaya iyilik etmek, yoksulluk yüzünden çocukları öldürme­mek, rızkın Yüce Allah tarafından verildiğini bilmek, gizli ve açık azgınlık ve taşkınlıklardan kaçınmak, insanları öldürmemek” bir arada sayıldığına göre, -demek ki- bunların gerçekleşmesi, ancak, tümünün gündeme getirilmesiyle mümkündür. Bunlar birbirini bütünle­yen ögelerdir. Buradaki olumsuzlardan bir tekini bile yaşamından silmek isteyen her toplum, elbette olumlu olanların tümünü birden uygulamak zorundadır.

 

KORUNULMAK

Uyku yetmez mi, insanoğlunun güçsüzlüğünü anlatmağa ve anlamağa? Var mı kendini kurtarabi­len, insanın tüm dokularını egemenliği altına alıcı bu '”canavar”ın pençesinden? Gün boyu şeytana pabucunu ters giydiren, Nemrut’a -handiyse- rahmet okutan, astığı astık ve de kestiği kestik nice ulu -veya öyle olduğunu sanan- kişiler, zamanı gelince, kendini uyku­nun sularına salıverir; teslim olup gider, varsaydığı üstünlüklerinin tümünü birden-yumuşacık ellerle- gideriveren o “tatlı” uykuya. Dünyanın acılarına batmış, ezilmişliği ve tükenmişliği yaşayan, yıkılmışlık içinde ömrünü zor sürüyenler de, -yine- uykunun rahatlatıcı pınarlarından yudumlar mutluluğu.

Güçlü, mutlu ve varlıklı niceleri -uykunun egemen olduğu âleme geçince- çığlıkların uçurumunda yuvar­lanır da; çekilmez yaşantıdan uykuya adım atan nice­lerinin yüzünü bir huzur kaplar, bir gülümseme aydın­latır uykusu boyunca.

İnsanoğlunun güçsüzlüğünün bir göstergesi olan uyku, bu yanıyla da, Yeryüzünde sürüp gitmekte olan yaşantının geçiciliğini vurgular. Değil mi ki, gözler kapandığı anda -günlük yaşantıdan- bir pay kalmamak­tadır, insanın üzerinde. Görünürdeki gücü ona yarar sağlamadıktan başka, -bir başkasının da- sürüp giden acıları uykuda eriyip yok olmaktadır.

Uykudaki bu “güç” veya uyku karşısında insanın güçsüzlüğü, -hele- uykunun gerçek bildiğimiz yaşantının tüm verimlerini sıfıra indirgeyip kendi egemenliğindeki âlemde yeni bir yaşama sürüklemesi, gündüzlerden oluşan ve insanoğlunca gerçek diye algılanıp, öylece sayılan gidişin/gidişatın -yalnızca- bir denenim süresi olduğunu, belli bir sürenin tamamlanması dışında bir değer taşımadığını gösterir.

Uykuya -kucak açarcasına- teslim oluşsa, dönüşün -sonunda- Yüce Allah’a olacağına en çarpıcı kanıt. O’na döndürüleceğiz ve O, yaptıklarımızı bize bildirecektir.

Bırakalım kimi hastalıkları, yaşlılık adlı dönüşsüz çıkmazı, doğal afet ve felâketleri.. Yalnız uyku bile yetecektir, -evet- insanların, şu güçsüz insanların üstünde onları kendine kul edinmiş -kul olarak yaratmış- Yüce Allah’ın zorlayıcı ve karşı durulmaz egemenliğini belirlemeğe.

Uyku gibi ordusuz, silâhsız, baskısız, zorsuz, mikropsuz, virüssüz ve daha bilmem “ne”siz bir olgu karşısında bile direnemeyen insanın, gerçekte kendini hiçbir şeyden koruyabilecek gücünün olmadığı da -bu bakışta- daha bir açıklık kazanacaktır. “Uyku bir gereksinmedir..” deyip de bu gerçeği örtbas etmenin imkânı yoktur.

Nice zevk düşkünü, dünyadan kâm almasının arasına giren; nice hükümdar, saltanatını gözetmek imkânından yoksun bırakan; nice cihangir, yürüyüş ve yayılışını erteleyen; nice âlim, araştır­malarına köstek vuran; nice âşık, sevgiliyi görme ihtimalini bir anlık göz kapatmayla ortadan kaldıran “uyku”dan kurtulabilmek için çok şey verebilirlerdi. Kurtulmak yolunda çok şey vermenin denemesine de girişmişlerdir. Doğal gereksinme olması, uykuyu, herkese pek de “davul zurna ile” karşılattırmış değildir. Uyku isteyene de, istemeyene de kendisi gelmiş, egemenliğini kurmuştur, her zaman.

Hiçbir nesnel gücü olmayan uyku karşısında kendini savunamayan insanın, öyleyse, istemediği tehlikelerden koruyucu önlemlere baş vurmağa kalkışması da, gerçekte, bir tür “teselli”.. Veya Yüce Allah’ın hikmeti gereği, birer saptırıcı perde.. Çünkü güçsüzlüğü “uyku” karşısındaki durumuyla belirginleşen insanın kendini -herhangi bir şeyden- koruyabilmesi mümkün değil. Koruma, ancak, Yüce Allah’tan bir lütuf. Gönderdiği/görevlendirdiği koruyucularla gerçekleşen bir olgu... En belirgin örnek olarak atmosferin Yeryüzündeki yaşantıyı koruması.. Bu “ölüm elçileri” gelinceye dek sürecek bir koruma. Onlar ki, hiç geri kalmazlar.

Sonunda “Mevlâ”mız olan Yüce Allah’a döndürülecek olan bizler, şu uyku karşısındaki güçsüzlüğümüz­den ibret alıp da hâlâ uyanamıyor ve hükmün yalnız Yüce Allah’a özgü olduğunu anlayamıyorsak, “hesap” sırasında vay bize! Rabbim, merhamet et!...

 

HAYAL

Toprakta çatlayan tohum.. İncecik ve yumuşacık tüyler ilerlemeğe başlıyor, katı ve sert toprağın içinde. Kazma ve bel demirinin işlemekte güçlük çektiği toprak, o ipince ve yumuşacık tüylere boyun eğiyor, geçit veriyor. Dahası; tohumun sürmesine, yürümesine, gelişmesine, güçlenmesine yardımda bu­lunuyor. Bir bölümü -kök olmak üzere- toprağı kavra­mağa çabalarken, tüylerin; diğer kısmı yukarılara, toprağın dışına doğru yol alıyor, yeryüzüne fışkırıyor. Kök salma ve boy verme gözleniyor, çatlayan tohumun saçıverdiği ipincecik ve yupyumuşacık tüycüklerin gelişmesiyle. Gelişim sürecek, bitki çiçek açacak, meyveye duracaktır.

Canlı mıdır, cansız mı; ölüden mi saysak, diriden mi, diye düşündüğümüzde -yüzeysel bir değerlendirmeyle- duraksamak zorunda kalacağımız bir küçücük ve o durumuyla hiçbir şey vaad edemez "tane" -işte- bir devinim, bir işlev, bir eylem üzeredir toprağa düştüğü ve elverişli koşulları yakaladığı anda. İnsana ve insanın kullanmakta olduğu araçlara, gereç­lere direnen toprak, sanırsınız ki, boyun eğmiştir o taneciğin gücüne. Atom denilen taneciğin çatla­masını, parçalanmasını düşünün bir de -isterseniz- bu gücü yeterince algılayabilmek, kavrayabilmek açılı­mında.

Bekleyemezsiniz, iki parmağınız arasında ezip, dişlerinizi bastırarak parçalayabileceğiniz o çekirdekten bu gücü, bu devinimi, bu eylemi. Beklemek, saçma olur, mantık planında. Ama -bir de- görünen bir olay vardır. O güçsüz tane, -işte- böylesine bir gücü sergilemektedir, demir işlemez katılıktaki toprak karşısında ve içinde.

Öyleyse, gözlenmekte olan eylem, tohumun gücünü aşan bir şeydir. Güçsüz ve dirençsiz tohumun ardında, ötesinde, üstünde, ilerisinde bir başka güç vardır. Onu çatlatan, ondan fışkıran tüylere toprağı yarma ve delme gücünü veren, onun bir canlıya varlık kazandırmasını sağlayan bir başka güç. Güçleri aşan, güçlüleri güçsüz bırakıcı ölçüde bir güç...

Bu bağlamda “Öyleyse..” diye koşullandırmaya gitmek ise, büyük yanlış. Çünkü vardır. Ve bu, Yüce Allah’ın gücüdür, kudretidir. Taneyi ve çekirdeği yaran Yüce Allah’tır. O tanenin bu gücü göstermesi, başka türlü mümkün değildir. O ölü mü, diri mi anlaşılamayan çekirdeğin bir dirilişi devindir­mesi de öyle. Evet, bu, mantık çerçevesinde imkânsız.. Ama ölü de olsa tohum, bir diriye yol verecektir, varlık kazandırabilecektir, Yüce Allah’ın gücüyle. Çünkü “Ölüden diriyi, diriden de ölüyü çıkaran O’dur.”

“İşte, Allah budur”.. Ve O, bu iken, O’na imandan nasıl yüz çevrilebilmektedir?

Şu sıra, zamanın ya gündüz parçasındasınızdır veya gece.. Gündüzdeyseniz günün bitip güneşin bat­masını ve gecenin gelmesini bekliyorsunuzdur; bunun böyle olacağını biliyorsunuzdur.. Gecedeyseniz, ufkun ağarması, güneşin doğması, gündüzün gelmesi için aynı beklenti içindesinizdir. Bu, öyle kaygılı ve kuşkulu, sorular taşıyan bir “bekleme” değil­dir, üstelik. Olağan ve doğal bir oluş olduğu için “olacak olanın olması” beklenmektedir, yalnızca. Güvenli bir bekleyiş.. Han­diyse, bekleyiş denilemeyecek ölçüde güvenli bir bek­leyiş. Olacak şeyi, çünkü beklemeğe ne gerek var; olacağı kesin olduktan sonra.

Oysa şöyle bir düşünsek, bu olağan ve doğal gibi gördüğümüz için olacağına güven duyduğumuz olayın olması konusunda hiçbir güvencemiz olmadığını. Kimdir, yiten güneşi bulup getirme veya duran -aynı- güneşi sürüp de ötelere götürme gücünde olan ki, bu gücüne güvenebilsin de, böylesine bir güvenceyle beklesin? Bu sorunun olumlu karşılığı -insanın gücü çerçevesinde- yoktur. Sabah gelmekteyse, gerçekte, “karanlığı yarıp, sabahı çıkaran O’dur”, O Yüce Allah’tır. Geceyi dinlenme zamanı, güneş ve ayı birer “hesap ögesi” yapan da O’dur. Zamanı planlama savında olanların güçsüzlüğüyse, işte, ortadadır. Hem, zamanı nasıl planlayıp yol ve yordam izlemeğe kalkışabilirler ki, karanın ve denizin karanlıklarındayken -Yüce Allah, “yolu bulmamız” için yıldızları yaratmamış olsaydı- burunlarının ucunu bile belirlemeğe güçleri yetmeyecekti..

Böyleyken insanın Dünya ve doğaya dayalı -ortaklık ettiği şeylerden doğma- güvencesinin geçer­liliği ve gücü nedir ki, hayalden kurtulup da bir türlü gözlerini açamıyor?..

 

DİLEYİŞ

Yüce Allah’ın dilemesi olmaksızın herhangi bir şeyin varlık âlemine çıkması veya gerçekleşmesi -kesinkes- mümkün değildir. Özellikle iman konu­sunda -elbette- Yüce Allah’ın hidayette bulunması söz konusudur. Ne akıl, ne mantık, ne düşünce, ne algı, ne değerlendirme.. Yalnız ve yalnız Yüce Allah’ın hidayet etmesi... Eğer, Yüce Allah hidayete eriştirmemişse, eriştirmeyecekse, her şey, her emek, her tebliğ, her çırpınma, her didinme boşunadır; imana ermenin mümkünü ve imkânı yoktur.

Bununla birlikte, Yüce Allah’ın dilemesi hiç kimsenin bilgisi içinde olmadığından, bu dilemenin ve takdirin -şu veya bu biçimde- bir belge ve belgi olarak öne sürülmesi de mümkün değildir. Bu, inanış alanı içinde bulunan bir noktadır. İş ve davranış açısından gündeme getirilmesinde tutarlı bir yan yoktur, da, ondan...

İş ve davranış bakımından, çünkü geçerli olan varlığı yadsınamaz belge ve belgiler durumundaki buyruklar ve buyrultulardır. Bunlarda da, insanoğluna, iman etmesi, Yüce Allah’ın varlığı ve birliği konusunda her türlü kuşkudan arınması, O’na ortak koşucu tüm tutumlardan, düşüncelerden ve davra­nışlardan kaçınması buyrulmaktadır.

“İman buyruğu”, -öyleyse- belge ve belgilerle desteklenmiş ve pekiştirilmiş olmakla, insanlar arasında geçerli olan bu çağrıya uymağı gerekli kılar. Çağrıdan kaçınma için -çünkü- hiç kimsenin elinde tutarlı ve geçerli bir tutamak yoktur. Yüce Allah’ın takdiri, değişmez takdiri hiç kimsenin bilgisinde olmadığına göre de, bu, doğrudan doğruya böyledir. “Bilgide olmayan şey”in belge ve belgi olarak kullanılamaz oluşu, -işte- bu sonucu vermekte­dir.

Sonucun böyle olması, -bize- ortak koşmaların veya konulan yasakları çiğneyip de buyrulan işleri yapmaktan kaçınmanın karşısına Yüce Allah’ın takdirinin çıkarılmayacağını gösterir. Takdire dayanılarak buyruk ye yasakları kulak arkasına atmak, göz ardı etmek, gündem dışına bırakmak, bir geçersiz mazerete sığınmak anlamına gelir. Böyle bir tuta­mağa dayanılarak kendini savunmak, içinde bulun­duğu durumu haklı göstermek ve yaşanan olayı olağanlaştırıcı bir edaya bürünmek tutarsızlığın ta kendisi olur.

Bununla birlikte, bu, hep kullanıla gelen bir tak­tik olmuştur. Bırakalım günahlarımızı ve günahkârlarımızı bir yana, ortak koşucular bile, -bir gözü açıklık gereği- hep bu ipe sarılmağı denemişlerdir. Bununla da, genelde, inananları inanmakta oldukları temel inanışlarla yadsımak, onları kendi minderle­rinde kündeye getirmiş olmak amacını gütmüşlerdir. “Eğer Allah dileseydi, ne biz ortak koşucu olurduk, ne de babalarımız; ve ne de herhangi bir şey yapabi­lirdik, O dilemedikçe...” anlamını taşıyıcı anlatımlarıyla ortak koşucuların denemekte oldukları, -evet- inanmış olanların Kader inançlarına -sözüm ona- dayanarak, kendi ortak koşuculuklarını “olağan” saydırmaktır.

İnananlar, -elbette- yılanın sokarak zehrini akıt­masını olağan sayma gibisinden, ortak koşucuların da ortak koşmalarını olağan görürler. Ama bu hiçbir zaman “ortak koşuculuk” eylemini olağan saymak ve olağanlığı dolayısıyla da yaşamdan silip atmak düşüncesini bir yana bırakmak anlamına gelmez. Tıpkı, yılanın zehrini akıtmasını olağan görmekle birlikte, nasıl ki, yılanla bir arada yaşamağı ve yanı başındaki yılanı gidermekten el çekmeği ola­ğan görmezse, kişi, öyle de -kader doğrultusunda- ortak koşucunun bu durumunu “olağan” saysa bile, onun kendisiyle birlikte ve kendisine egemen olarak yaşamasını olağan görüp de eli kolu bağlı, boynu bükük oturamaz.

Bu açılımda, Yüce Allah’ın onlar için “ortak koşuculuk”u takdir etmiş bulunması, bizim için, -hiçbir zaman- ortak koşmayı olağan sayıp da, ortak koşucuları olağan karşılamamız gibi bir gereğe dayanak olamaz. Çünkü ellerinde, ortak koşmalarını meşru kılan bir belge ve belgi yoktur. Belge ve belgi, “birlik” çağrısı yapan bizlerin dayanakları olan Yüce Allah’ın Peygamberleri eliyle gönderdikleridir, çünkü...

 

 

III. Bölüm:

Kılavuzu Karga Olanın..

 

TANIK

İman; Yüce Allah’tan başka tanrı bulunmadığına tanıklıkla doğar. Bu yapılırken, en büyük tanık olarak da Yüce Allah’ın tanıklığına başvurulur. Yüce Allah’tan başkaca tanrı bulunmadı­ğına tanıklık sırasında, -yine- O’nun tanıklığına dayanılmakla, “kendisinden başka tanrı bulunmadığı” buyruğu da doğrulanmış olur. Gerçek anlamda ve katışıksız bir doğrulama eylemidir, bu yaşanan.

İnsan, duyu ve duyumlarının tümünü dışa karşı kapat­mıştır. Gönlüyle Yüce Allah’a yönelik durumda, -yalnızca- O’nun indirdiği buyruklara can kulağını vermiş; O’na ve O’ndan başka tanrı bulunmadığına -yine O’nun tanıklığıyla- tanıklık etmektedir. Bu uygulama, tüm sapmaların yolunu kesici niteliktedir.

“Yüce Allah’tan başka tanrı bulunmadığı” gerçeğine kimi değerlendirmeler sonucu varmak, onaylanır bir tutum görün­mekle birlikte; böyle bir açılımın değişik ve ters yorumlara da elverebileceği unutulmamalıdır. Bu, aklın işlevinden derlenmiş kanıtların birer tanık gibi değerlendirildiği bir yöntemdir, çünkü. Akılsa, doğruladığını yalanlayabilmek, çizdiğini silebilmek, düzelttiğini çarpıtabilmek, düzenlediğini bozabilmek, yönlendirdiğini saptırabilmek yetenek ve hatta eğilimindedir, sürekli olarak. Değerlendirme sonucu varılan yargılar -işte- bu aklın işlevinin ürünleridir. Değişebilirliği ve değiştirilebilirliği olan verimlerdir.

Aklın devşirdiği veya düzenlediği kanıtları birer tanık gibi görme durumunda, değişmez gerçeklik, değişebilirliğin doğrula­masına ve onayına bırakılmaktadır. Çarpık ve çelişkili bir iştir, yapılan. İler tutar yanı olmayan bir uygulama. Öyle ki, “Yüce Allah’tan başka tanrı yoktur..” diyen aklın, -bir başka yorum düzleminde- “tanrı yoktur” demesi ya da tanrılardan söz etmesi de -bu uygulama çarpıklığının cabası olarak- sıkça karşılaşılan olaylar olmuştur.

İşte; aklın sağlayacağı kanıtların bu değişebilirliğinin yol açacağı sapmalardan kesin bir korunmayla kurtuluş, -ancak- onun değerlendirme ve düzenlemelerini -kanıt olarak alınmağa değer olsa bile- tanık saymamakla gerçekleşebilecektir. Bunun yoluysa, tüm sapmaların önünü kesici nitelikteki uygulamanın temel alındığı doğrultudadır: “Yüce Allah'tan başka tanrı bulunmadığı”na tanıklık edecekken, -kesinkes- yine O’nun -vahyinin- tanık getirilmesi biçimindeki tutumu benimsemek...

“Güzel İsimleri”nden birinin “Şahid” olması, her konuda olduğu gibi bu alanda da, Yüce Allah’ı tanık tutmağı gerektirmektedir, özellikle. “Tanıklık bakımından hangi şey –O’ndan- daha büyüktür?” ki, O’nun varlığı, birliği, benzersizliği, tekliği, denginin ve eşinin olmadığı, başkaca tanrı veya tanrılar bulunmadığı doğrultusunda O’ndan -ve vahyinden- başkaca bir tanık getirilebilsin? Kanıtların birer tanık sayılmasına gerek kalsın?..

Kaldı ki, aklın verimleri, tanrıtanımazlar, varlığı tanrısızlaştıranlar ve doğal yasaları -neredeyse- tanrılaştırmış olmakla çok-tanrıcılığa sapanlar kesimlerince birer tanık gibi görülmüş ve gündeme getirilmişlerdir, genellikle. Kurallandırıcı aklın yargılarının kesinliğini öne sürme ve bundan yola çıkarak kendince oluşturduğu bir “evren” anlayışını dilediğince yorumlayıp, insanı isteği doğrultusunda biçimlendirme çabalarıyla tanrılık davasına kalkışan, bu davaya kalkışanlara dayanak ve tutamak sağlayan “çağdaş bilimler”; -bu düzlemde- “Allah’la beraber başka tanrılar bulunduğu”na tanıklık etmiş olmaktadırlar. Aklın verimleri, -işte- böylesine bir tanıklığa tutuklanmış bulunmaktadır, çağdaş bilimlerin üreticileri ve üreticilerin güdücüleri elinde.

Bu durum, Yüce Allahın sevgili Peygamberine vahyetmiş olduğu Kur’an-ı Kerim’in insanlara ulaşmasını köstekleyici bir görünüş de sergilemektedir, ayrıca. Vahyin yerine akıl oturtulmak istenmiştir, çünkü. Akıl ve verimleri temel ölçü alınmıştır. Her şeyin ola birliği ve olamazlığı akılla ölçülüp biçilmekte; akılla yargıya varılmaktadır.

Aklın vahye özgü tahta oturduğu varsayılmıştır, sayıl­maktadır. Bu noktada, aklın verimlerini -yan destek niyetiyle bile olsa- almak, akla tanınan egemenliğe boyun eğmek anlamına gelir. Aklı onamak, kesin gerçekleri de aklın onayına sunmak olur.

Böylesine bir “ortak koşma” alanına düşmemek ve de kapı açmamak için, -Yüce Allah’tan başka tanrı bulunmadığı gerçe­ğine tanıklık yapmada- Şahid isminin de sahibi olan Yüce Allah’ın tanıklığını temel dayanak edinmek zorunluluğuyla karşı karşıya kalınır.

Şahid olarak da, bize, Allah yeter...

 

İMAN

Aklın tanıklığıyla gerçekleşmiş olan “Yüce Allah’tan başkaca tanrı bulunmadığı” doğrultusundaki bir iman, -bu çizgi üzerinde kalındıkça- bütünleşemez. Akıl, -çünkü- imanı bütün­leştirici diğer temel ögeleri belirleme gücünde değildir. Aklın kuşatıcılığı, çok ileri noktalara varıldığında bile, -ancak ve yalnızca- “varlığı kendiliğinden, eşsiz, benzersiz bir kudretli Yaratıcı”yı sezinleyebilir. Sezginin alanına Yüce Allah’ın diğer sıfatlarının katılmış olabileceğini varsayma durumunda da değişen bir şey yoktur. Varılan nokta, soyut bir 'tanrı kavramı çevresinde bilgilenmedir, yalnızca. Bu açılımla erişilen inancın soyut bir “tanrının varlığı” kavramını aşamayışı, -yine- imanın bütünleşememesi sonucunu verecektir.

Evet; akıl -akıl olmakla/olarak- Yaratıcı’yı bilmek yükümlülüğü altındadır. Aklın bu yükümü, onun bilebilirliğini vurgular. Bu bakış açısındaysa, aklın, Yaratıcı’yı bilebileceğini onamak zorundayız. Ama böylesine bir “bilmek”, aklın araç”ık yetisini ortaya koyabilir, en çok. Akılda tanıklık yetkisi görmeği gerektirici bir yoruma elvermez. Tanıklık, tutarlı bir tanıklık, olayın bütü­nüyle kuşatılmasını gerekli kılar, çünkü.

Akılsa, iman olayının -ancak- bir bölümünü kuşatabilecek yetenektedir. Devşirdiği bilgiler için kaynağının -hep- birer algı ve buna dayalı değerlendirme ürünü yargılar olması, aklın yeteneğini sınırlandırır, yetki alanını daraltır. Algının bulunmadığı yerde -akıl için- bilgi de yoktur.

Bu çerçevede düşünüldüğünde, aklın, kendiliğinden -sözgelimi- melekler ile ilgili bir bilgi edinemeyeceği açıktır. Duyumlanabilir âlemde melek gerçeğini çağrıştıracak/iletecek bir algının olmayışı, aklı bu bilgiden yoksun bıraktırıcı sebeptir.

Durum, “Kitaplara iman” konusunda daha da belirginleşir. Aklın algılama -ve dolayısıyla bilgi- çerçevesindeki Kitap, insan kafasının verimidir. Önceden edinilmiş “haber” kaynaklı bir bilgi yoksa -akıl için- Yüce Allah’ın gönderdiği Kitap objesini kavrama­nın yolları da tıkalı olacaktır. Akıl, Kitap ve “Kitaplara iman”ı gündeme getiremeyecektir, kendi başına.

Benzeri örnekler, “akıl verimi/üretimli” bir imanın bütünlük kazanamayacağını; tutuklu bulunduğu darlıktan dolayı da, aklın, iman konusunda tanıklık edemeyeceğini yeterince gösterir.

Yüce Allah’ın Sevgili Elçisini -oğullarını tanıdıkları gibi tanımalarına karşın- yadsıyan ehlikitap, aklın tanıklığına başvurma yüzünden yanılgıya düşmüştür. Kendilerine Kitap verilmişken, “Peygambere iman” konusunda Yüce Allah’ın -son vahyinin ve Peygamberinin- tanıklığından yüz çevirmişlikleridir, onları yanıltan.

Akıl, elinde bir Kitap olduğunu bilmektedir. Elindeki Kitapta geleceği bildirilen peygamberin de -ancak- “kitap bağlısı” bir insan olması gerektiği yargısına varmıştır. Bu yargı, bir peygamberin yadsınmasına yol açmıştır. Çünkü akıl, -bu değerlendirmesi doğrultusunda- Son Peygamberin peygamber­liğine Tanıklık edebilecek bir güçten yoksun kalmıştır. O’nun getirdiği Kitap’ı da yadsıyabilmiştir.

O noktada, akla tanıklık yetkisi tanınmasa, sapma olma­yacaktır. Yüce Allah’ın tanıklığı öne geçecek, yollar aydınlana­cak, kesin bir bilgi edinilerek gerçeğe varılacaktır. İman -ancak bu açılımda- bütünleşecek, bütünleştirilebilecektir.

Aklın iman yükümünü karşılamakla görevli oluşu da, bu sınırlar içinde söz konusudur. Yüce Allah’ın -vahyinin- tanıklığıyla iman edilecek; akılsa, -ancak- bu imanın pekiştirilmesi yolunda bir işlevi omuzlayacaktır. Akla dayanarak iman edip, Vahiy ile de imanı pekiştirmek değil de; vahye iman ve aklı da, bildirileni algılama ve algılananı pekiştirme doğrultusunda bir araç olarak görmek, öylece kullanmak.

Müslüman Kafası ile Rasyonalist Kafa’nın yollarının ayrıldığı nokta -işte- burasıdır. Birinde gözlemlerle derlenmiş “sanı”ların tanık sayılmasına karşılık, diğerinde Yüce Allah’ın –Vahy’inin- tanık olarak onanması biçimindeki tutum farklılığıyla ortaya çıkan yol ayırımı.

Aklın tanıklık -dolayısıyla kılavuzluk- ettiği yol, “Yüce Allah’tan başkaca tanrı bulunmadığı”nı -belki- bilmeğe; vahyin tanıklığındaki yolsa, buna iman etmeğe çıkar.

Bilmek, yalın bir “bilgi”; imansa, yaşamaktır. Bütünleşmiş olarak yaşamak...

 

HEVA

Başıboşluk ve başına buyrukluk düzleminde dü­şünce ve davranışa egemen olan heva birbirini bütünleyici üç ayrı alanda üç türlü tutuma yol açar: “Fahşa, Münker ve Bağıy”.. İlki, kişisel çerçevede; ikincisi, toplumsal çevrede; sonuncusuysa, Yüce Allah’a yönelik doğrultudaki yansımaları­dır, hevanın.

Kişisel taşkınlık ve aşırılıkları simgeleyen fahşa, her çeşit taşkınlık ve aşırılığın ana gözesi nefisten, insan öz benliğinden kaynaklanır.. Nefsin -kendince ve başka bir kural tanımaksızın- kapılıverdiği eğilim, getirdiği yo­rum, takındığı tutum ve oluşturduğu kurumların tümü birden fahşanın alanı içindedir. Gönül çeker, can ister, şeytan önerir, akıl yönetir, bedense -gereğini- yapar; böylece de, fahşa kişide ve toplumda ken­dini gösterir.

Gemlenmemiş isteklerin, sınırlanmamış gereksinmelerin, başına buyruk eylemlerin, -peş peşe, art arda, üst üste, alt alta, iç içe, yan yana geçmesi ve gelmesiyle- oluşan, gelişen, yaygınlaşan, yerleşen ve giderek gelenekleşen bir yapı edinmesi durumunda da, -yine- fahşa söz konusudur. Toplumun taşkınlık ve aşırılığı kanıksaması, fahşanın kapsam ve içeriğini değiştiremez, çünkü. Çünkü kanıksanan o davranışların temelindeki başıboşluk ve başına buy­rukluk olgusu sürüp gitmektedir.

Sağlıklı toplumlarda anılan biçimde bir kanıksamadan söz edilemeyeceği için, her fahşa bir münkere dönüşür. Toplum, taşkınlık ve aşırılığı tanımaz, onamaz. Yadsır... Bu yadsımayla, toplum, aşırılık ve taşkınlıkların her türünden korunmuş ve hatta arınmış, arındırılmış olur. Böylesine bir korunma ve arınmayı sağlayıcı dirilikse, -bilmem belirtmeğe gerek var mı- ancak, toplumu kollayıcı sağlam ölçülerin uygulanır olmasıyla mümkündür.

Fahşa, nefisten kaynaklandığına göre, koruyucu, önleyici ve sağaltıcı ölçülerin nefsin sahibi insanın eli veya aklıyla belirlenmesini beklemek -bu durumda- koskocaman bir saçmalık olur. Buysa, bizi, sağlıklı bir toplumu oluşturucu kuralların, ancak, insanüstü kaynaklı olması gerektiği gerçeğine ulaştırır. Bu kaynağın dışlanması münkere yol açar..

Toplumda -münkere bulaşmışlık dolayısıyla- böylesine bir düzenleme yoksa fahşa kaçınılmaz/önlenemez bir yaygınlık içinde demektir. Ve bu durumda toplumun kolcusu “münkeri önleme ve giderme işi” dışlanmıştır. Fahşayı münker olarak görücü ve sayıcı ölçüler yitirilmiştir, çünkü. Artık, -toplumda- her çeşidinden taşkınlık ve aşırılık –diz boyu ne kelime- boğazı da aşmıştır.

“Bağiy”liğin kök saldığı, boy verdiği toplum, işte, böylesine bir toplumdur. Bu toplumun insanı, başıboşluk ve başına buyrukluk düzlemindeki durağanlığı sürdürmek -ve böylece fahşanın verimlerinden bol bol devşirebilmek- için, Yüce Allah’ın buyruk ve yasaklarını göz ardı etmek, kulak arkasına atmak, bil­mezlikten gelmek, umursamaz görünmek ve -gide gide de- yoksamak.. Veya -olmazsa- alaya almak yolunda çırpınıcı, çabalayıcı, didinici, ayak direyici bir arayışla “azgınlık” içine girmek zorunda kalacaktır. Çünkü hem Yüce Allah inancını taşımağı, hem de münkeri olağanlaştırıcı bir fahşa düzeninden yana olmağı bir arada götürmek mümkün değildir. Ve -çünkü- o, fahşa kelimesiyle simgelenen taşkınlık ve aşırılıkları benimsemekle, “azgınlardan/bağiy” olmuştur.

Oyunların bile birer kuralı olduğuna göre, -fahşaya batık bile olsa- elbette o toplumun da kuralları olacaktır. Kural edinmek için “azgınlar topluluğu” -Yüce Allah’ı tanıma imkânını yitirdiği için- şeytanla özdeşleşmiş aklı yardıma çağıracaktır. Akıl -veya şeytan- kurallarla birlikte kimi yalan-tanrılar da sokacaktır, devreye. Çünkü kural, onun oturmasını, sürmesini, yaşamasını sağlayıcı bir tanrının varlığını gerektirecektir. tanrı denilmese bile, kimi şeyler, sözün gelişi kimi ideolojik saptamalarla kurgulanan “bilimsel bilim” tanrılaştırılacak; her dara düşüldüğünde de işte bu yalan-tanrıya başvurulup çözüm istenecek; kuralları uygulamak için ona dayanılacak, bel bağlanacaktır. O çağrılacak, ona yalvarılacaktır..

Yüce Allah'ın buyruklarının dışlandığı ortamlarda, hevaya dayalı bir düzen ve onun kuralları ile birlikte bu kuralları koyucu ve yürütücü yalan-tanrılar kendiliğinden ortaya çıkacaktır. Müslüman ise, Yüce Allah’tan başkasına -özellikle de azgınların başvurduklarına- başvurma biçiminde bir tapınmadan menedilmiştir. Bu menedilme, onların hevalarına uymamağı da kapsar. Çünkü uyarsa, sapkınlardan ve dosdoğru yolu yitirmişlerden olacaktır.

Heva kavramını bu içerik ve kapsamıyla da göz önünde tutmak zorunluluğu vardır..

 

BİLDİRİM

İnsanı başıboşluk ve -başına buyruk olma adına- hevanın pençesine düşmüşlükten alıkoyucu ve kurtarıcı tek tutum, -ancak- teslimiyet içine girmektir. Bilme, tanıma, onaylama ve açıklama açılımlarının tümünü kapsayıcı bir teslimiyettir, bu. Bu doğrultuda, -insan- “Ben, şu kanıt veya şu tanıklara dayanarak şöyle düşünüyor ve biliyorum..” çizgisini aşacak; doğrudan doğruya, “Rabbimden gelen açık bir bildirim üzerindeyim.” noktasından yola çıka­rak inanmasını, bilmesini, tanımasını, onaylamasını ve bunlarla ilgili açıklamasını yapmış olacaktır. Yüce Allah’ın lütfu, merhameti, hidayeti ve inayetiyle erişilen bir gönül doygunluğu durumu...

Ne akıl, ne doğa, ne olay, ne oluş, ne şu, ne de bu gündemde değildir. Tümünü dışlayıcı bir tutum takınıl­mıştır. İnanmış olmanın, inancı sindirmiş olmanın, inançla bir doygunluğa erişmiş bulunmanın rahatlığı yaşanmaktadır. Tartışma yoktur, değerlendirme yok­tur, yargılama yoktur; yargı ve vargı yoktur. Teslimiyettir -yalnızca- var olan. Yüce Allah’ın göndermiş olduğuna, O’nun Sevgili Elçisinin getirmiş bulunduğuna içten bir teslimiyet.. “Ben, Rabbimden gelen apaçık bir bildirim üzerindeyim.” denilmektedir. O kadar...

Karşı koyanlara, karşı çıkanlara, dışlamağa kalkışanlara, yadsıyanlara, yalanlayanlara karşıysa savunma yok, belirlemek için çırpınma yok, tanıtmak üzere didinme yok, inandırmak yolunda çabalama yok, benimsetmek için uğraşma yok. Yanıt, -yine- bir tek cümle: “Sizse, onu yalanladınız/Siz onu yalanlamaktasınız...”

Ortada bir -kesin ve değişmez- gerçek ve gerçeklik vardır. Yüce Allah’ın bildirdiğidir, bu. İnananın -bunu- benimsemesi; yadsıyanınsa, yalanlaması söz konusudur. İnanmak istemeyeni inandırmak, -evet- inananların elinde değildir; sorumluluğunda da.. İnananların yanında, inanmayanların inanabilmek için istedikleri herhangi bir şey de yoktur. Çünkü inanmak gibi, inanmamak da -ancak- Yüce Allah’ın hüküm vermesiyledir.

O, kimine, kimi kullarına gerçeği duyabilecek bir kulak, gerçekliği anlayabilecek/kavrayabilecek/yakalayabilecek bir kalp vermiştir. Böylece, kullarından kimisi anlaşılması gerekeni gerektiği biçimde anlamış; bu anlayış sonucunda da, hevası uyarınca davranan kimselerden ayırt edilmişlerdir.

İnsanın kendine bir pay çıkarması veya böyle bir şeye kal­kışmaması gibi iki ayrı ve hatta zıt tutumdan ileri gelen bir ayırt edilme vardır, burada. İnanma veya inanmamayı kendinde ve kendinden bilen bir değerlendirme içinde olan ile -onu- kendinde ve kendinden görmeyen bir tutumu benimseyenin ayırt edilmesi.

“Ben, Rabbimden gelen apaçık bir bildirim üzerindeyim.” biçiminde kendini ortaya koyucu tutumun ötesine varmağa kalkışıldığında, -bir bakıma- yalanlayanların minderinde güreş tutma gibi bir durum ortaya çıkar. Ki, böylesine bir durum, inananlara, hevadan yana kimi kirlerin sıçraması sonucunu verebilir. İnanma konusu aklın ışığı altında “tartışı­labilir” bir olguya dönüşeceğinden, -bu durumda- Akla hiç de yetkin olmadığı bir alanda “güç” tanınmış olur. Teslimiyetin yerini “aklın onayı” almış olur. Bu ise, “aklı vahyin üzerine çıkarmak”tır. Vahyin doğruluğunu/geçerliliğini/tutarlılığını aklın hakemliğine ve onamasına sun­mak... Bunun yerleşik bir davranış biçimine dönüşmesiyse, insanın iplerini akla teslim etmesi gibi bir sonuç verir.

Bu noktaya gelindiğindeyse, insan, Gaybı bile aklıyla kurcalamağa kalkışacak demektir. İnanma konusunda büyük ve hatta başat paya/yetkinliğe sahip kılınan akıl -artık- Gaybın da anahtarı olma rolüne soyunmağa kalkışacaktır. Karada, denizde, düşen bir yaprakta, yerin karanlıkları içinde gömülü tanede, yaş ve kuru şeylerdeki “görünen yanlar”ı açıklamakla yetinmeyecek; inanma alanında kendisine tanınan yetkiye dayanarak, bunların Gaybına da el atmağa kalkışacaktır.

Oysa ”Gaybın anahtarları” -yalnızca- Yüce Alla­h’ın yanındadır. “Onları O’ndan başkası bilmez.” Gö­rünen âlemde aklın algılayabildiği oluş, olay ve olguların da Gaybe uzantısı vardır. Aklı aşan bir uzantıdır, bu. Böyleyken, Rabbin gönderdiği açık bildirimlerle yetinmeyip, her alanda aklı imdada çağırmak, hevaya bulaşmak olmaz mı, acaba?...

 

BÖLÜNMÜŞLÜK

Sürekli olarak gerçeği arayan insanın, görüş ufku ve alanı değişip genişledikçe, diğer insanlarla uyuşmazlığa ve anlaşmazlığa düşmesi kaçınılmazdır. Niyet ve amaç, edinilen bilgiler ışığında en doğruyu yakalamağa yönelik olduğu sürece de, kaçınılmaz olan uyuşmazlık ve anlaşmazlığın zarardan çok, -elbette- yararı vardır. Efendimiz âleyhissalâtvesselamın rahmet olarak nitelediği ümmeti arasındaki ayrılık, aykırılık, uyuşmazlık ve anlaşmazlıklar, -işte- bu tür­dendir.

Anlaşmazlık ve uyuşmazlıkların rahmet olarak işlev vermesi, Buyruğun gelişinden anlıyoruz ki, ancak Ümmet olmakla mümkün. Rahmet, ali ile velinin veya kaya ile demirin anlaşmazlığının/uyuşmazlığının değil, ancak Ümmet olma düzlemindeki gerçek arayıcılığı sıra­sında ortaya çıkabilecek uyuşmazlıkların ürünü.

Dinimizin daha iyi anlaşılması ve yaşantıda en doğrunun uygulamaya konulması yolunda -geçmişimizde- gerçekleştirilmiş olan tartışmalara, tartışmaları doğuran anlaşmazlık ve uyuşmazlıklara baktığımız zaman rahmet olgusunu daha açık gör­mekteyiz. Bütün didinme ve emekler -yalnız ve yalnız- Yüce Allah’ın hükümlerinin ve O’nun Sevgili Elçisi’nin sünnetlerinin -en uygun biçimde yaşama geçirilmesi için- daha iyi anlaşılmasına yöneliktir. Yaşama veya topluma kendiliğinden bir bakış açısından yapılmış değerlendirmeler sonucu varılan yargılar değil, ama Yüce Allah’ın ve O’nun seçkin Elçisinin buyruklarını -en tutarlı biçimde- yorumlayıp uygulamaya koyma çırpınışlarıdır, göze çarpan. Bu çırpınışın yol açtığı kimi anlaşmazlık ve uyuşmazlıklar söz konusudur.

Tartışmalar sonunda varılan sonuçlarsa, -işte bugün görüyor ve yaşıyor olduğumuz- bir rahmetttir. Bu rahmetin bilincinde olmak, kendi kalıplarımızı ve bilgilerimizi “kesin gerçek” sayıcı bir tutumla genelleştirerek rahmeti dışlayıcı bir davranışta bulunmamak da bir başka türden rahmete erişmektir.

İnananlar için -sözünü ettiğimiz düzlemde- bir rahmet olan ayrılıklar, anlaşmazlıklar, uyuşmazlık­ların bir başka alanda işlev vermesiyse, doğrudan doğruya ve tartışma götürmeyecek biçimde açık bir azaptır. Yüce Allah’ın Sevgili Peygamberi aracılığıyla gönderdiği kesin gerçeklerin daha iyi anlaşılır ve uygulanır olması için didinen kafaların yerini, -evet- kendi adına konuşan, değerlendirme yapan ve yargılara varan kelleler aldığı ânda, ayrılık­lar, uyuşmazlıklar ve anlaşmazlıklar rahmet olmak­tan çıkıp, bir azaba dönüşmüş olacaktır. İnsanlığın üzerine yukarılardan veya ayaklarının altından gönderi­lenler gibi gerçek ve açık bir azaptır, bu karşılaşılan. Bir tür “ortak koşma”dan kaynaklanan azap....

Evet; insanoğlunun peygamberle aracılığıyla gön­derilmiş olan kesin gerçekleri yadsıyarak, dışlayarak kendince kimi “gerçek, iyi, doğru, güzel ve yararlı”lar bulup buluşturmağa kalkışması; böylece, kendi aklının veya aklıyla değerlendirip dayandığı doğal verimlerin vardırdığı yargıları benimseyip uygulamakla Yüce Allah’ın hü­kümlerinin yanı başına başkaca hükümler koyma giri­şiminde bulunması görünümündeki “ortak koşma”nın doğurduğu bir azaptır, bu düzlemdeki bölünmüşlük.

Karadaki ve denizlerdeki açmazlar ve çıkmazlarla karşılaştığında -açık veya gizli bir yalvarışla- Yüce Allah’a el ve gönül açan.. Yüce Allah’ın bütün sıkıntılardan kurtarmasından sonraysa, -yeniden- eski bildiğini okurcasına “ortak koşma” yoluna kaçan insanoğlu, sıkıntılarının, yargılarına boyun eğilen “ortak koştukları”ndan kaynaklandığını anlamadığı; bu “ortak”ları dışlamakla bulunacak çıkış yolunu -hep- “ortak koşulanlar”a yönelmekle aradığı sürece de, Yeryüzünde yaşanıla gelen bölünmüşlük azabından kurtulamayacaktır. Ve bölünmüşlüğün yol açtığı hınçları dolayısıyla bir diğerine azap tattırma çırpınışları da, -işte- azabı daha da şiddetlendirecektir.

Yüce Allah –her şeye olduğu gibi- bu yoldan da azaba kadirdir.

 

ARAYIŞ...

Üzerine gece bastırınca bir yıldız görür, İbrahim âleyhisselam. “Budur Rabbim!” der. Yıldız batınca da “Ben batanları sevmem..” söyleyerek bu kanısından vazgeçer. Doğarken gördüğünde “Budur, Rabbim!” dediği Ayın batışı üzerine, “Rabbim bana doğruyu göstermeseydi, elbette, sapan topluluklardan olacaktım.” diyerek, Ayın rabliğini da yadsımış olur. Güneşle karşılaşmak, ona, “Budur, Rabbim; bu daha büyük…” dedirtirse de, onun batması üzerine de, artık, kesin ve son sözünü söyler: “Ey kavmim, ben sizin ortak koştuğunuz şeylerden uzağım.” Ve sözünü “Ben yüzümü tamamen gökleri ve yeri yoktan var edene çevirdim ve artık ben O’na ortak koşanlardan değilim..” diye sürdürür.

Bu kıssa, -genellikle- insanın aklıyla Yaratıcı’yı bulabileceğine, bilebileceğine kanıt olarak getirilir, gösterilir.

Olay bu kadarıyla alındığında, önceki ve sonraki ayetler gözden kaçırıldığında, kıssa, -gerçekten de- böyle bir kanıt olma görünümünü taşır. Ama önceki ve sonraki ayetler göz önüne alındığında, aklın payı, akla pay çıkarmada kanıt edinmenin payı birden bire küçülür; Yüce Allah’ı bilme ve bulma konusunda akla yetkinlik tanımak bağlamında bu ayetin kullanılmasının hükmü silinir, gider.

Kıssa, çünkü İbrahim âleyhisselam ile babası Azer arasında geçen bir konuşma ile başlar. İbrahim âleyhisselam, babasına, putları tanrı edinmenin apaçık bir sapkınlık içinde bulunmak olduğunu söyler.

Bu söyleyiş sırasında, İbrahim âleyhisselamın -kendisine göklerin ve yerin melekûtu gösterilmiş olarak- yakıyn düzeyinde bir imana sahip bulun­duğu sonraki ayette açık seçik bir biçimde bildiril­mektedir. Onun inananlardan olduğunu bildiren ayet, İbrahim âleyhisselamın gök cisimleriyle ilgili ifadelerinden söz eden ayetin önündedir.

Bu durumda, İbra­him âleyhisselamın kimi gök cisimleriyle ilgili olarak “Budur, Rabbim!” deyişinden önce, Yüce Allah’ın “gökleri ve yeri yoktan var eden” biricik Rabb olduğuna dair kesin bir inanca sahip bulun­duğu açıklık kazanmaktadır.

Öyleyse, İbrahim âleyhisselam için -söz konusu kıssaya dayanarak- bir arayıştan söz etmek, bu açılımda, mümkün görünmemektedir. Buysa, Yüce Allah’ı bilme ve bulma konusunda akla yetkinlik tanıyan, pay çıkaran yorumların tutarsızlığını ortaya koyucu bir özellik göstermektedir.

Bu açılımda, işbu kıssa, böyle bir arayışın değil de, bir tar­tışmanın haberi olarak görülüp değerlendirilmelidir. “Yüce Allah'ın (tümünü selâmla andığımız) Elçileri hiçbir zaman küfür ve şirk üzere olmamış, nübüvvetlerinden önceki yaşamlarında bile böyle bir yanlışa düşmemişlerdir.” temel ölçüsünden yola çıkıldığında kıssada aktarılan “Budur, Rabbim!” sözlerinin, gerçekte, “Bu mudur, Rabbim?” anlamına geldiği; putlarla birlikte gök cisimlerine de tapan kavmiyle tartışma sırasında, İbrahim âleyhisselamın, onların taptığı yıldız, Ay ve Güneşi birer birer gündeme getirerek, “Bu mudur Rabbim?” sorusunu sorup, ardından da onların batışını vurgulayarak Rabb olmalarının -bu durumda- mümkün bulunmadığı gerçeğini ortaya koymak yolunu tuttuğu açıkça görülür.

Daha önce de değindiğimiz gibi bu ayetlerin öncesindeki “Böy­lece biz İbrahim’e göklerin ve yerin melekûtunu gösteriyorduk ki, yakıynen inananlardan olsun..” haberi de, kıssanın gerçekte bir arayışı değil, ama bir tartışmayı aktardığı düşüncesini desteklemektedir.

Evet; ayetlerin bir bütün olarak bir arada alınması söz konusu kıssada bir arayış değil, bir artışma olayının aktarıldığını açıkça belirttiğine göre, demek ki, İbrahim âleyhisselam ile ilgili bu kıssayı “aklın hakkı” adına bir arayış olayı olarak gündeme getirmek tutarlı ve haklı bir tutum/yorum olmamaktadır.

Ve kıssadan açıkça anlaşıldığı gibi aklın payı, yalnızca teklife muhataplıktan ibarettir. Nitekim İbrahim âleyhisselam da bu tartışma sırasında onların akıllarına seslenmiş, gök cisimlerinin tanrı olamayacağını akletmelerini sağlamağa uygun kanıtlar getirmiştir.

Bu durumda, bu kıssa, tümünü selâmla andığımız elçilerin bile -ancak- Yüce Allah’ın bildirmesiyle iman edip, öylece bildiğini; sıradan insanın aklının iman konusunda yeterli ve yetkin olmadığını belirle­yici bir kanıt olmaktadır.

Selâmla andığımız Elçi’nin kendiliğinden güç yettiremediğine sıradan insanın aklı nasıl güç yettirebilir ki, akla -nebevî temelli iman için- pay çıkarmak mümkün olsun?..

 

TARTIŞMA

İbrahim âleyhisselam ile ilgili kıssanın -bundan önceki yazımızda söz konusu ettiğimiz- ayetlerinin ardın­dan gelen ayet de, olayın, arayış değil, bir tartışma olduğunu açıkça ortaya koyar. Ayet, “Kavmi de onunla tartışmaya girişti..” anlamındaki bir anlatımla başlar.

Tartışmanın, başlangıçta -böylece- vurgulanmasından sonra, yine, İbrahim âleyhisselamın söylediklerine yer verilir: “Beni doğru yola erdirmişken, siz benimle, Allah konusunda çekişecek misi­niz?”

Tartışmanın -ve kıssanın- can alıcı noktalarından biri de, işte, bu anlatımla başlayan ayettedir. İbrahim âleyhisselam, bu ayetle aktarılan sözleriyle, korku olgusunu gündeme getirmekte, “Ben, sizin O’na ortak koştuklarınızdan korkmam..” buyurmaktadır.

Bu korkmayışın, bu korkusuzluğun İbrahim âleyhisselamın daha güçlü, daha büyük imkânlara sahip, daha iyi örgütlenmiş bir topluluk ve daha iyi donatılmış bir birliğe malik olmasından kaynaklanmadığına da, burada, değinmek zorundayız.

O, “tek başına”dır ve “Korkmam!” derken de benzeri şeylere dayanmamaktadır, güvenmemektedir. Onun dayanağı, yalnızca, imanıdır; imanındaki bütünlüktür. Bunu da, şu sözleriyle ortaya koyuyor: “Rabbim ne dilerse, o olur!”

Evet; Yüce Allah’ın dilediği dışında hiçbir şeyin olmayacağı gerçeğinde odaklaşan imanın verdiği güç­le, “Korkmam!” diyebilmektedir. O Yüce Allah ki, bilgice ve kudretçe her şeyi kuşatmıştır. O’nun bilgisi dışında her­hangi bir oluş mümkün olmadığı gibi; bilgisinde olan en küçük bir şeyi de ertelemeğe dünyanın bütün imkân­ları ve kudretleri bir araya gelse, güç yettiremeyeceklerdir. Bu böyleyken, öyleyse, korkunun yeri olma­mak, halk arasındaki yaygın deyişle “korkunun ecele yararı yoktur” gerçeğine boyun eğmek gerekir.

İbrahim âleyhisselamın bu korkusuzluğu, bu yılmaz tutumu destanî bir olaydır. Hilm ve merhamet nitelikleriyle tanınan bu “Allah Dostu” Büyük Resul, inancın savunulmasının söz konusu olduğu yerde yılmaz bir cengâver kesilmiştir. Bir başına olduğu halde Nemrut’un koskoca devletine ve egemenliğine, kudretine/zulmüne kafa tutmakta, başkaldırmaktadır.

Bir sonraki ayette bu gidişin daha sonuç aldırıcı, sonuca vardırıcı bir açılıma uzandığını görmekteyiz. İbrahim âleyhisselam, “Korkmam!” deyişinin gerekçeli bir açıklamasını yapmakta; bu yoldaki bir açıklamayla, korkuyu kendi üzerinden alıp karşısındakilerin boy­nuna dolamakta, asıl onların korkması gerektiğini belirtmektedir: “Hem, siz, Allah’ın haklarında bir hüccet (ve burhan) indirmediği şeyleri Allah’a ortak koşmaktan korkmuyorsunuz da, (ben, sizin) ortak koştuğunuz şeylerden niye korkayım?”

Burada bir karşılaştırma yapılmaktadır: Yüce Allah’tan korku, O’ndan başkasından/başkalarından korku. Bu iki korkunun karşılaştırılması, inanan kişi için, Yüce Allah’tan korku dolayısıyla, O’nun dışındaki şeylerden korkmamak gerektiğinin çok çarpıcı bir anlatımla vurgulanması.

Korkması gereken, Yüce Allah’a iman etmekte bulunan değil de, Yüce Allah’ı ve O’nun hükümlerini dışlayarak -böylece- O’na ortak koşucu duruma gelenlerdir. Her iki inanç ve görüşün yandaşlarının durumları ne olursa olsun, korku, iman edenlerden uzak olduğu oranda, diğerlerini de pençesi içine almış olmalıdır. Almıştır. Ama inanmadıkları Yüce Allah’ın korkusu, onlarda, başka korkular biçiminde kendini göstermekte, yaşamlarını bir cehennem azabına çe­virmektedir.

Çünkü Yüce Allah -İbrahim âleyhisselamın dilinden- “(Söyleyin) iki topluluktan hangisi güvende olmağa daha lâyıktır?” buyurmakta...Ve buyruk şöyle sür­mektedir: “İnananlar ve imanlarını bir zulümle (ortak koşmayla) lekelemeyenler.. işte, güven onlarındır.. Güven onlarındır ve doğru yolu bulanlar da onlar­dır.”

Bir güven ki, -ucundan bir tutulabilirse, bir içselleştirilebilirse- insanın yükselmesi ve yücelmesini de sağlayacak; onu sığıntılıktan da kurtaracaktır.

 

YÜCELMEK

Yukarıda aktardığımız İbrahim âleyhisselam kıssasının ardından gelen ayetlerde, “Hepsini hidayete erdirdik..”, “İyi davrananları böyle ödüllendiririz..”, “Hepsi iyilerdendi..”, “Hepsini de âlemlere üstün kıldık..”, “Ve onları seçtik..”, “Ve onları doğru yola erdirdik..”, “O, Allah’ın yoludur ki, kullarından istediğini ona erdirir..” nitelemeleriyle, tümünü de selâmla andığımız tam 17 elçinin adı anılmakta ve diğer elçiler de “babalarından ve nesillerinden ve kardeşle­rinden” anlatımıyla söz konusu edilmektedir.

İlk bakışta, İbrahim âleyhisselamdan söz açılmışken diğer elçilerin de anıldığı yolunda bir anlayış içine girmek mümkündür, bu ayetler karşısında. Alan biraz daha geniş tutulduğundaysa, hepsini selâmla andığımız elçilerin, “Dilediğimizi derecelerle yükseltiriz.." buyruğuna da­yalı olarak, bu yükseltilmeye örnek diye anıldığı kanısına varılabilir. Hele, “Hepsini âlemlere üstün kıldık..” haberi, böyle bir yorumu özellikle pekiştirici doğrultuda görünür.

Ancak, İbrahim âleyhisselamdan söz edilmişken anılan, “âlemlere üstün kılınacak” ölçüde “derecelerle yükseltilmiş”, “hidayete erdirilmiş”, “iyi davranışları dolayısıyla ödüllendirilmiş”, “iyilerden olmuş”, “seçilmiş” sözleriyle tanıtılan elçilerin bu noktaya getirilişlerinin ve Yüce Allah’ın kullarından dilediğini erdirdiği “Allah’ın Yolu”na iletilişlerinin kökeninde yatan bir davranış biçimi, bir tutum daha vardır ki, -bunu- alanı biraz daha geniş tutup, daha başlardaki ayetlerde görebil­mekteyiz. Bu da, Yüce Allah’a ortak koşup koşmamanın gündeme geldiği noktadır.

Tümünü selâmla andığımız elçilerin anıldığı ayetin ardından gelen “Onlar da ortak koşsaydılar, yapar oldukları işler elbette ki kendilerinden hiçe gitmiş olurdu..” haberi de böyle bir bakış ve anlayışı doğrulamaktadır.

“Ortak koşma” olgusuysa, bu ayetlerin ışığında, bir tek davranış biçiminde odaklanmakta/odaklaşmaktadır. O da, korkudur. Gerçekten de, İbrahim âleyhisselam kıssasının -can alıcı noktalardan biri olduğunu belirterek- değindiğimiz bölümünde, Yüce Elçi, kendisi ile ortak koşucuların arasına ayıraç olarak korkuyu koymuştur.

Nitekim İbrahim âleyhisselam ortak koşanlardan olmadığını ve olmayacağını kesin çizgilerle belirtmek, açık bir anlatımla dile getirmek için, karşısındakilere “Ben, sizin ortak koştuklarınızdan korkmam..” diye haykırmıştır.

Handiyse, bu anlatım, “ortak koşulanlardan korkma” ile “ortak koşma”yı aynı çizgide gösterici bir açılımı vurgulamaktadır. Ortak koşanların korkması, Yüce Allah’a ortak koşmaktan korkması yolundaki uyarıları ise, bu anlamı daha da pekiştirmektedir. Hele, “Siz Yüce Allah’a ortak koşmaktan korkmazken, (ben, sizin) ortak koştuklarınızdan niye korkayım?” sorusu ortak koşma ile korku arasındaki ilintiyi daha da açıklığa kavuşturmaktadır.

“Ortak koşma” ile korku arasındaki bu bağıntı­nın/bağlantının hemen ardından ortaya atılan “Şimdi biliyorsanız (söyleyin) iki topluluktan hangisi güvende olmağa daha layıktır?” sorusuysa, iki taraf arasında korku ve güven öğelerinin bir ayıraç olarak öne sürüldüğünü, kuşku bırakmayacak biçimde, gözler önüne ser­mektedir.

“İnananlar ve imanlarını bir zulümle (ortak koşmayla) lekelemeyenler... İşte güven onlarındır. İşte güven onlarındır ve doğru yolu bulanlar da onlardır..” haberinin İbrahim âleyhisselama bir hüccet (burhan, belgi, kanıt) olarak verilmiş olması yolundaki hüküm de, korku ve güvenin iman konusundaki yerini ve işlevini netleştirmektedir.

Derecelerle yükselmek, insanlık çizgisinde yüce bir yer tutmak, -bu durumda- korkudan kurtarıcı bir güven duygusuna kavuşmakla mümkün. Tümüne iman ettiğimiz ve tümünü de selâmla andığımız elçilerin her biri -gösterilmiş- birer örnek bu alanda.

Ortak koşanlardan -ve haliyle koşulanlardan- korkuysa, evet, “ortaklardan korku ortağı var saymak, ortaklığını onaylamak” anlamına geleceğinden, bir tür “ortak koşma”... Öyle ki, bir başına korku bile Müslümanların yapar oldukları işleri, iyi işleri, kendilerinden gidermeğe yetecektir. Rabbim, sana sığınırız...

 

 

 

IV. Bölüm:

Donanım Yeterli Değil..

 

PEYGAMBER

Duyumsal, duygusal, düşsel, düşünsel ve davranımsal tüm donanımlar, -insanda- yaratılışın verimleridir. Bunların her birinin yetenek ve işlevini, -öyle ise- en iyi bilmekte olan da Yüce Yaratıcı’dır. Dolayısıyla her birine yönelik önerilerin ve yükümlerin de ne olacağını ve ne olması gerektiğini, -yalnızca- Yüce Allah belirleyecek ve bildirecektir. Öyle de olmuştur...

İlk insanın -aynı zamanda- ilk peygamber olması ve insanların ilk oluşturdukları topluluklardan bu yana tüm insan toplumlarına -hemen hemen her çağda- en az birer peygamber gönderilmiş bulunması da, -işte- bu gerçekten kaynaklanmaktadır. Yüce Allah, insanlardaki donanımın nitelik ve niceliğinin sınırlarını, yeterli oldukları ve olmadıkları alanları, güçlerinin neleri kuşatıp da neleri kuşatamayacağını -Yaratıcı olarak- en iyi biliyor olmakla ve insanın durumu gereği onun bir yol göstericiye -hep- gereksinme duyacağı gerçeğini vurgularcasına peygamberler göndermiştir.

Peygamberlerin günübirlik yaşamdaki diğer yol göstericilerden ayrı yanını oluşturan “hiçbirinin kendi yanından hiçbir şey söylememiş olması” durumu da, -gerçekte- insan yapısının bu özelliğinin bir başka belirtisi olarak göz önünde tutulmalıdır. Yüce Allah tarafından seçilmiş olmak nimetine erişmiş bulunan bu İnsanların bile “kendi yanından bir şey” söyleyebilecek durumda olmamaları, -çünkü- böyle bir düzlemi tutturamamış olan diğerlerinin de kendi yanlarından söylemekte olduklarının boşluğunu ve tutarsızlığını ortaya koymağa yeterli kanıttır.

İnsanın, -eğer- gerçekten kimi şeylere -bu kimi şeylerle bugün yetkinlik savında bulunulan alanları vurguluyoruz- gücü yetiyor olsaydı, bu güç yettirenlerin en başında peygamberlerin gelmesi gerekirdi. Ve onların kendi yanlarından bir şeyler söylemesi gibi bir sonuçla karşılaşmamız olağan olurdu. Hatta kurallaşırdı.

Onlardan hiçbirinin kendi yanlarından hiçbir şey söylememiş bulunmaları ve -ancak- kendisine bildirilmiş bulunanları insanlara tebliğ noktasında kalmaları; bu durumunsa -özellikle- vurgulanması, insanın güçsüzlüğünün, insana yaratılıştan verilmiş olan donanımlardaki sınırlamanın esas/kural oluşundandır.

Peygamberlerinse, insanlığa yalnızca ve soyut bağlamda “Yüce Allah’a iman” önerisiyle gelmediği bilinen bir konudur. “Eşsiz, benzersiz, doğmamış, doğrulmamış, hiçbir kimseye ve şeye gereksinme duymayan, her şeyi bilen ve her şeye güç yettiren tek bir Yüce Allah’a iman” temeli üzerine kurulu bir düzenlemedir, peygamberlerin getirdiği. Yüce Allah’a iman soyut olmaktan -bütünüyle- uzak, kimi somut göstergelerle oluşur ve belirlenir ve özellik belirtir, bu düzenlemede...

Bu göstergelerin gündem dışı kalması veya bırakılması durumundaysa, sağlıklı ve tutarlı bir imandan söz etmek mümkün olmayacaktır. Çünkü iman, bu göstergelerin gündemde ve diri tutulması koşuluyla vardır. İman önerisiyle birlikte ve onun uzantıları halinde kimi yükümlülükler, buyruk ve yasaklar da söz konusudur. Bunlar imanın birer parçası veya imandan parçalar olmamakla birlikte, inanılması ve benimsenmesi imanın gereklerinden olan şeylerdir. Uygulanmalarıysa, imanın kemal noktasını tutmanın gerektirdiği işlerdir.

Peygamberler tarafından bildirilen yasak ve buyrukların uygulanmaması ve hele de dışlanmasıysa, büyük bir aldanıştır. Bu; insan yapısının eğilim gösterdiği ve hatta zaman zaman yeğlediği bir tutum olarak görülür. Peygamberler, -işte- böylesine bir aldanmışlığı insan yaşantısından giderirler, getirdikleriyle. İnsanda ve yaşantıda her şeyi yerli yerine oturtucu bir uyanışı muştularlar. Bu muştuya sarılamayış, insanın yetilerine kendince bir yetkinlik ve işlev tanıyışıysa, uykunun sürüp gitmesidir.

Peygamberler gelir, uyandırır ve uyarır. İçinde bulundukları, şu ya da bu suretle ortak oldukları zulümleri sebebiyle halkın/halkların helâke uğramaması için. Ve Son Peygamber de on dört yüzyıl önce gelmiştir, uyarmıştır. Uyanmamakta direnenlerin bir tür helâki -halen- yaşıyor olmasına şaşmamak gerekir, öyleyse. Çünkü zulmedilmemektedir, hiç kimseye. Cenab-ı Hak, zalim değildir ki...

 

MERHAMET

Dünyadaki tüm insanlar iman edip iyi işler işleseler de, içlerinden bir teki bile ömrünün tek anında yanılgıya düşmese, yanlış tek adım atmasa.. Yüce Allah’a yönelik yanıyla değişen hiçbir şey yoktur... Böyle bir durum, O’nun -aslında da eksiksiz olan- yüceliğine hiçbir katkıda bulunma sonucunu vermez.

Tersine: Yeryüzünün tüm canlıları -ve cansızları- inkâr, küfür, yadsıma, yalanlama, günah, yanılgı ve yanlışlık üzere ve içinde bulunsalar da, ömürlerinin tek anında bile Yüce Allah’ı anmasalar, -yine- O’nun yüceliğinden bir eksilme olmaz.

Çünkü O, Gani’dir. Hiçbir şeye muhtaç değil­dir. Her türlü gereksinmeden beridir. O, gerçekkemal” sahibi olduğundan yücelmek, bütünleşmek, güçlenmek, tamamlanmak, gelişmek, olgunlaşmak, oluşmak, büyümek ve daha bilmem hangi doruğu tutmak için herhangi bir şeye veya katkıya veya desteğe ve korunmaya muhtaç değildir. Kemali gerçek bir kemal olduğundan dolayı da, herhangi bir şeyin O'na eksiklik, küçüklük, güçsüzlük, zayıflık ve daha bilmem ne eriştirmesi ve bulaştırması mümkün değildir.

Eden, ettiğini kendine etmiş olur. İyi etmişse, bu kendi lehinedir; kötülük işlemişse, -elbette- bu da yine -edenin ve işleyenin- kendi aleyhinedir.

Bu durum, iman ve iman üzerine kurulu “yaşam” konusundaki tutumlarda insanların ettikleriyle Yüce Allah’a hiçbir şey -leh ve aleyhe olarak- eriştirmeyeceğini, -ama- kendilerine katkı veya eksiklik ulaştırmış olacaklarını gösterir. Öyle ki, “İnsanların gerek inanç ve gerekse yaşayış bakımından takındıkları tutum, aldıkları durum -doğrudan doğruya- insanlar için sonuç vermektedir.” sözünden başka tutarlı ve doğru bir söz yoktur, bu açılımda.

Yüce Allah’ın merhameti, insanlara -işte- bu düzlemde erişmekte; gönderilen peygamberler eliyle bildirilmiş buyruklar ve yasakların insanlar için nice bir rahmet olduğu -ancak- bu çerçeveden bir bakış içinde kavranabilmektedir.

O, buyruklarını bildirmeğe ve yasaklarını açıkla­mağa mecbur olmadığı; bu bildiriş ve açıklayışlar­dan dolayı -kendisi için- herhangi bir çıkar söz konusu bulunmadığı halde, peygamberler göndermekle rahmetindeki taşkınlığı kullarının üzerine saçmaktadır. Merhamete lâyık olanları -böylece- rahmetine boğmakta; böyle bir liyakat belirtmeyenlerin ise, bu durumlarını açıkça gözler önüne sermektedir. Ta ki, merhametten uzak kalmış ve kalacak olanların bu nasipsizliği apaçık görünsün ve O’nun “Hakk” adı bir kez daha görülür olsun.

Çünkü O, -dilemiş olsaydı- insan denilen yaratığı akıl ile donattıktan sonra, -herhangi bir yol gösterici, korkutucu ve muştulayıcı göndermeksizin- sorumlu tutabilir ve hiç kimse de bu sorumlu tutuştaki hik­met üzerine soru sormak durumunda olamazdı. Verdiği kadarının hesabını sormuş olurdu.. Bu, adalettir. Ve O, “Adil”dir.

Ama O, adaletin çok ötesinde ve ilerisinde bir lütuf göstererek, rahmetiyle tecelli etmiştir insana. O ki, -dilemiş olsaydı- ister inançlı ve iyi, ister inkârda ve kötü olsunlar, tüm insanları yok edebilirdi. Yokettiklerinin yerine yenilerini getirebilirdi. Ve tümü de kendisinin yarattığı kullar olduğundan, -elbette- hiç kimseler bu konuda da sormak/sorgulamak yetkisinde olamazdı. Nice kuşakların yok olup gitmesinin yanı başında, yaşamakta olanların da nice bilinmez kuşaklardan gelmiş ve bir topluluk oluşturmuş bulunması -işte- bu sorulamazlık durumunun bir kanıtıdır.

O, bununla birlikte, yok etmeyip de yaşam alanında insanların kimilerinden soylarını sürdüren kuşaklar bırakmakla, -yine- rahmetini saçmış olmaktadır, insanlara ve âlemlere.. Yaratılış gibi, “peygamberlere kavuşma” gibi yaşama da -evet- O’nun rahmetinden bir nasip..

Ve rahmet süreğendir, süreklidir. Vaad edilen “O Gün”de de görülecektir. O gelmesi ertelenemez günde kimileri adalet, kimileri ise merhamet olarak, yine o rahmetten pay devşirecektir, devşirmesi gerekenler, devşirmesine izin verilenler.. O’nun merhametine sığınıyoruz...

 

BEREKET

Yüce Allah’ın adıyla birlikte anıldığında ululuk anlatan bereket -yine- O’nun rahmetiyle -derece derece- yaratıklara yansır. Bu yansımayı. İsa âleyhisselamın “Her nerede olursam (Rabbim) beni mübarek kıldı.” sözünden anladığımız gibi, Nuh âleyhisselama: “Ey Nuh! Bizden selamet ve bereketlerle in!” buyrulmasında da görebiliriz. İbrahim âleyhisselamın evine gelen meleklerin “Allah’ın rahmeti ve bereketi üzeri­nize olsun, ey ev halkı..” deyişleri, Müslümanlar arası günlük ilişkileri düzenleyen ayette -selamlama sırasında- bir diğerine bereket dileğinde bulunmalarının mü­minlere buyrulmuş olması da, bu yansımadaki boyutları açıklıkla sergiler.

Bereketin yansıması insanlık çerçevesinde de kalmaz.. Mescid-i Aksa çevresinin mübarek kılındığı ve Mekke’de bulunan Beyt/Ev’in mübarek olduğu –Kitap’ta- açık açık bildirilir. Birkaç ayette geçen “bereketler verdiğimiz toprakla” da, Şam ve yöresinin kastedildiği -kimi müfessirlerce- öne sürülmüş olmakla birlikte, bu, pek çok yer olabilir.

Bunun dışında, belli bir yer gösterilmeksizin “topra­ğın bereketli kılındığı”nı vurgulayan ayetler de vardır. Bunlardan biri "...yeryüzünü bereketlerle donattığımız..." anlatımıyla, bereketi genelleştirir; her türlü çerçevenin ilerisine ve ötesine taşırır.

Ancak, hemen belirtelim ki, yaygın bir anlatım belir­ten bu son bereket ile Mekke ve Mescid-i Aksa gibi özel bir niteliği olan yerlere özgü bereket arasında -büyük- anlam farkı vardır. Bereket kelimesinin içerdiği geniş anlamlardan yalnızca “kutluluk, ululuk, uğurluluk” ve “bolluk, verimlilik” gibi karşılıkları anımsamak bile, sanırım, bu ayrılığı belirginleştirmeğe yeter.

Kur’an-ı Kerim’de geçen “mübarek gece” ile “mübarek zeytin ağacının yağı” ve “bereketli yağmur” denilirkenki anlam farkı da, yuka­rıda değindiğimiz ayrı anlamları daha çok açıklığa kavuşturucu örneklerdir. İlkinde belli bir gecenin kutsanmışlığı, ikincisinde bir işlevi dolayısıyla (tefsirlere göre: yağının kandile verdiği ışıltı açısından) ağacın kutlanması, üçüncüsündeyse, yağmurun -bir olgu olarak- bolluk ve verimlilik getirmesi anlamları ağırlıklıdır.

Yağmurun bolluk ve verimlilik getirmesinden söz etmemiz, -elbette- her yağmurun bereket ögeleri arasında bulunduğu, yağmurun kesinkes berekete yol açtığı, yağmurla bereketin -handiyse- özdeşleştiği anlamında alınmamalıdır. Yüce Allah’ın -genelde- bir rahmeti olarak gökyüzünden yeryüzüne inen yağmur, -bilindiği gibi- kimi kez azaba dönüşebilmektedir. Tufan olayı bunun en göze çarpıcı örneğidir.

Dahası: Herhangi bir hasar ve zarara yol açmayıp da ekinlerin bitmesi, barajların dolması, ırmak­ların coşması sonucunu verdiğinde bile, yağmurun bereketten ayrı ve uzak olması söz konusu edilebi­lir. Yüce Allah’ın "...üzerlerine yerden ve gökten bereketler açardık..” anlamındaki buyruğu, -çünkü- bereketi yağmur bağlantısından soyutlamaktadır.

Bereket, bir de, Kitap için söz konusudur. “Bu Kitap ki, gökten indirilmiştir; çok mübarektir..”. Ve Kitapın söz konusu olması durumunda bereketin tüm -olumlu- anlamları da gündeme girecektir: Bol­luk, yücelik, ululuk, mutluluk, iyilik, kutluluk, uğurluluk...

Çünkü insanların bu Kitapa uymasıyladır ki, -hem Yüce Allah’tan korkulacak, hem de- bütün bu anlamlarıyla berekete kavuşulabilecektir. Yüce Allah’ın “Eğer o ülkelerin insanları iman edip Allah’tan korkmuş olsaydı, muhakkak, üzerlerine yerden ve gökten bereketler açardık..” buyurması, -işte- bunun kanıtıdır.

Öyleyse, “Mübarek Kitap”a uyulmadığı sürece, yeryüzü verime bağrını açsa ve gök her istenildiğinde yağmur saçsa bile, doğadan derlenen bol ürüne kar­şın, yine berekete erişilemeyecek; “insan insanın kurdudur” olgusu ve sömürü; açlıklarla, sıkıntılarla, bunalımlarla birlikte sürüp gidecektir..

 

ZALİM

Yüce Allah, Kitap’ları, -peygamberleri aracılığıyla- insanlara bir ışık, bir yol gösterici olarak indirmiştir. İnsanın davranışlarını yönlendirici, yaşamını düzenleyici olsun için indirilmiştir, -Kitap’lardan- her biri.

Konuya bu açıdan baktığımızda, “indirmek” -nasıl ki- Yüce Allah’a özgüyse, yönlendirme ve düzenleme­nin de -yalnızca- O’nun Kitap’larıyla, indirdikleriyle olması gerektiği sonucuna varırız.

Bu sonuç, bizi, indirme ile yönlendirme ve düzenlemenin birer eş olgu olduğu yargısına ulaştıracaktır. Bir tek olgunun iki ayrı alanda, iki ayrı düzlemde, ayrı görüntüler içinde gözlemlenmesi diyebiliriz, buna. Veya iş ve amaç ilişkisi, iş ve amacın -birbirinin uzantısı durumunda- bütünleşmesi, bir diğerini bütünlemesi olayı karşısındayızdır, diyelim.

Böylesine bir değerlemeyse, yönlendirmeye kalkı­şanın, -bu tutumuyla- kendini “vahiy almışlardan” saymakta olduğunu vurgulayıcı bir anlama da yol açar. “Ben de düzenleyebilirim!” diyenle, “Ben de Allah’ın indirdiğinin benzerini indirebilirim..” savında bulunan iki kimse arasında ayrı bir yan kalmamaktadır, bu bakış açısında..

Kalmamaktadır, çünkü Yüce Allah’ın buyruklarına benzer -uygulansın için önerilen/getirilen- buyruklar ve Yüce Allah’ın yasaklarını andırıcı -kaçınılmaya zorlayan- yasaklar ortaya atılmakta, öne sürülmekte ve bunlar kurallaştırılmakta/kurum­laştırılmaktadır.

Eylem, hem davranış bakımından Yüce Allah’la -hâşâ- yarışa kalkışmak hem de -takınılan tutum çerçevesinde- O’nun egemenliğine ortak çıkmak biçi­minde bir görünüş ve gelişme içindedir, çünkü. Buysa, açıktır ki, ya bir vahye mazhar olduğunu öne sürmek ya da -daha aşırı çıkışla- “Yüce Allah’ın indirdiğinin benzerini indirmek” savında bulunmak gibi yorumla­nabilecek -ve başka türlü de açıklanamayacak- bir davranış biçimidir.

Çift yönlü zulüm içeren bir davranış biçimi..

İlkin, vahiy alma veya “Yüce Allah’ın indirdiği­nin benzerini indirme” doğrultusunda yorumlanacak tutumla Yüce Allah’a karşı bir yalan uydurulmuş olmakta; böylece zulme sapılmaktadır. Sonra da, yönlendir­me ve düzenleme açılımındaki kurallandırmalarla -yine iki yönü bulunan- zulmün diğer yanı gündeme gelmektedir.

İkinci yöndeki iki yönlü bu zulmünse birinci yönü Yüce Allah’a yönelik, ikinci yüzü insanlara dönüktür. Yüce Allah’a yönelik yanıyla zulüm -yukarıda değindiğimiz gibi- O’nun kesin ve kuşatıcı egemenliğine ortak çıkma çabasından ötürüdür. İnsanlara dönük olan yanıyla zulümse, -düzenleme ve yönlendirmelerle- yaşamına biçim verilen insanın huzur ve mutluluğu elden çıkarması/kaçırması dolayısıyladır.

Evet; her kurallandırma -bir yerde- eksik, çarpık, kopuk, ezik, delik, bölük, sönük, gömük, çökük, kaçık ve benzeri bin bir türlü yarası, beresi, yırtığı, yaması, eklentisi ile -görüle geldiği üzere- mutluluk ve huzur yerine -hep ve sürekli- memnuni­yetsizlik ve tatminsizlikler doğurmuş; haliyle de insanları –hiçbir şeyin olmasa bile- bir arayışın külfetine, kaygı­sına, tasasına, endişesine, telaşına ve kavgasına -tüm bunların gerilim ve yorgunluğu içine- iterek, başlı başına bir zulme dönüşmüştür.

Dünya’da yapılan her şeyin Ahiret’te karşılığının görüleceği bellidir. Tövbeler, kendine çeki-düzen vermeler ve kefaret türünden kimi tutumlarla Yüce Allah’ın af, merhamet ve mağfiretine erişme durumu bir yanda tutulursa, yapılıp edinileler için karşılık görmekten kaçınabilmek mümkün değildir. Ama zulmü işleyenlerin, zalimlerinse, cezası, bu dünyadan başlayarak verilecektir.

Ölümün çetinlikleriyle karşılaştıklarında -kurtuluş için- “ölüm”e can atıp da onu yakalayamazken, elleri uzanmış meleklerin “Haydi çıkarın canlarınızı..” diye alaya alacakları bu zalimler, -böylece- büyüklenmeden ötürü işledikleri tüm zulümlerinin karşılığını, -en geç- işte o ölüm dalgaları arasında görmeğe başlayacak; alçaltıcı azabın ilk tadını bu dünyadayken almış olarak öteye geçeceklerdir.

 

KELİME

Her yalan bir değiştirme, bir değişikliğe uğratma­dır. Gerçeğin ve gerçekliğin değişikliğe uğratıl­ması... İnsan şeytanlarının ve cin şeytanlarının düz­dükleri yalanların dile getirilmişi olan yaldızlı bir takım sözlerse, varlıkların tamamını kuşatmak savındaki değişiklere yol açma girişimidir

Yaratıcı tarafından gönderilmiş olan Kitap’taki “kelimeler”in değiştirilmesinin de ötesinde, tüm varlığa yöneliş, onu yorumlarla değişik bir biçime sokuş, -doğrudan doğruya- yaratılışı çarpıtış girişimi olarak beliren bu yalan, vahyi açıktan açığa yadsısa da yadsımasa da, dışlasa da dışlamasa da -temelde- Yüce Allah’a bir karşı çıkış tutumunu içerir.

Bu tutum, -eğer bilim tarihlerinin belirlemesi doğruysa- kendini, başlangıçta felsefe olarak, bu ad altında orta­ya koymuştur. Felsefe, ilk adımlarında -kesinkes- vahyden aşırdığı kimi gerçekler ve gerçeklikler üzerine -yorumlamalarda bulunarak- “kendi evreni”ni kurmağa çabalamış ve bu çaba günümüze dek sürüp gelmiştir.

“Kendi evrenini kurmağa çabalamıştır.” diyoruz, çünkü yaşama ve varlığa yönelik olarak felsefenin yapmış olduğu yorumlar, -vahyi yetersiz görmüşçesine- aklın kendince yaptığı açıklamalardır. Her yorum, doğrudan doğruya, yaşamın ve sistemleştirilmiş bir “evren” anlayışına dayalı değerlendirmelerle her şeyin yeni baştan kurulması anlamını taşır. Yaratıcı’nın gönderdiklerini gündem dışı tutarak “varlık”a kendince biçim verme yolundaki çaba­layış dolayısıyladır, yorumunun böyle bir anlam taşıması, içeriğinin bu biçimi alması ve bu doğrultuda işlevlenmesi..

Rasyonalizm’le, bu çaba, doruk noktaya çıkmış; dahası, Yeryüzü genelini tutan bir yaygınlık ve etkinlik kazanmıştır. Öyle ki, -görünürde- “aklın vahye karşı kazandığı zaferden bile söz edilmiş; “akla tapıcılar”ca yeni kimi Dinler bile üretilmeğe kalkışıl­mıştır.

Şu var ki, “zafer sarhoşluğu” sırasında takınılan bu tutumdaki yanlışlığın anlaşılması da gecikmemiş; akıl, ortaya attığı Dini ayakta tutamadıktan başka iki ayrı sebepten dolayı da piyasaya yeni yeni dinler sürmekten de vazgeçmiştir.

Sebeplerin birincisi, akl”ın vahy karşısında tam ve kesin bir bağımsızlık kazanmak isteğinden kay­naklanır. Vahy ile ilgili bulunmasa da, aklın bir verimi olarak ortaya konulsa da, gerçekleştirilen düzenlemeye din denilmesi, bir yandan Dinin etkinliğinin belirtisi, öte yandan da “dinli” eğilimin bir kalıntısı gibi görüldüğünden, -evet- akıl kendince ürettiği dini yaşatmaktan ve kendine göre yeni dinler üretmekten el çekmiştir.

Bu el çekmenin, gerçekteyse, Din üretmekten vazgeçme olmayıp, -yalnızca- Dinin alanına el koyucu düzenle­melere Din adını vermekten kaçınmak olduğunu vurguladıktan sonra, ikinci sebebe geçebiliriz:

Eğer rasyonalist kafa, üretmiş olduğu dinleri Din adı altında sürdürmüş olsaydı, diğer dinlere ve özellikle de “gerçek din”e yaşama alanı ve imkânı tanımış olacaktı. Din olarak öne sürülen yanları ve görüntüleri diğerlerinin eleştiri ve tepkilerine yol açacak ve rasyonalist kafanın bugünkü etkinlik ve yaygınlığı gerçekleştirilemeyecekti. Bir de; Vahyin verimleri ile aklın ürünlerine eşit imkânlar tanınmış bulunulacaktı.

Bu noktada akıl, şeytanın güdümünde olduğunu bir kez daha ortaya koymak istercesine, Vahyi tam bir tutsaklığa itmek için, kendini Dinin dışında göstermeği yeğlemiş; böylece yaşamı ve kendince oluşturduğu “evren”i kendi egemenlik alanı içine alırken, Dine de cenaze kaldırma törenleri ile elli kinci gece duaları arasında uzanan bir alan bırakmıştır. Ölümle ilgililik noktasına tu­tuklandırılan Din, böylece ölüme tutsak edilmek istenmiştir.

Bu; rasyonalist aklın görünürdeki büyük zaferidir. Gerçektey­se, insanın vahye sırtını dönmesinden doğan bunalımlar içindeki durumu; Yüce Allah’ın gönderdikleri gibi yarattıklarında da “kelimeler”inin değiştirilemeyeceğinin, yapılmış değişiklikler yüzünden de bü­yük bir azabın yaşandığının bangır bangır ilanıdır...

 

DARLIK

Çağımızın tüm bunalımlarının temelinde bir “gönül darlığı” yatmaktadır. İster toplumsal çapta ekonomik bunalımlar olsun, isterse kişisel çerçevede psikolojik sıkıntılar; değişen bir şey yoktur. Her iki halde ve bu iki halin arasında veya dışında kalan durumların hepsinde, temel sebep olarak, bir gönül darlığı vardır.

Her şeyin başında, insanlar, sevgisizliğe şart­lanmışlardır. Sevgisizlikle kuşatılmıştır, -daha bebek­lik çağından süregelen- yaşamı, yaşantısının dört bir yanı. Çıkar çarklarının acımasız dişlilerine bırakılmış olmaklık, sonunda, hem yaşamı çekilmez duruma sokmuş hem de yaşayanları daha bir acımasızlaştırmıştır. İnsan için amaç çıkar olmuştur, refah ol­muştur, rahat olmuştur, rahatlık olmuştur. İnsan, bütün bunlar adına adım atıcı duruma gelince de, sevgiden uzak bir yere düşmüş; sevgisizliğin pençe­sinde -robot örneği- davranır olmuştur.

Sevemediği için -sürekli olarak- kaygıdadır, korkudadır; kaygı ve korkunun verdiği bir gerilim ve sıkıntıdadır. Çünkü ona göre dünyada -bir tek- kendisi vardır. Kendisinin kazancıdır/kazanmasıdır, arzulanan. Ve kendisinin yitiğinden daha korkutucu bir başka olay söz konusu değildir. Başka kimseler ve şeyler vardan değillerdir; “varlık” sayılamazlar. Varlarsa bile -yalnızca- kendisinin emellerine hizmet için bir bakıma var, bir bakıma da yok mesabesinde kimi yaratıklardır.

“Başkaları var olmadığı” için, bütün ekonomik çıkar ve yararlar kendisine ait olduğu gibi; bu başkasının olmayışı, psikolojik sorunları da -yalnızca ve bir başına- onun omzuna yıkmaktadır. Yalnız kendisinin var oluşu, elbette, tüm sorunları da yalnız kendisinin gündemine sokmaktadır. Mutluluğu başkalarıyla paylaşamayan ve böylece paylaşma alışkanlığı edinmemiş olan insan, -haliyle- felâketi de yalnız başına göğüslemek durumunda kalmakta; bununla birlikte davranışları topluma yansıdığı için, -ister istemez- toplumsal bunalımların oluşumuna da katkıda bulun­maktadır.

Gönül darlığı işte, -insanı- böylesine bir sıkıntı ve bunalıma itmekte, sürüklemektedir. Bencillik, açgözlülük, çıkarcılık, hak yiyicilik, -basamak basamak- hep bu gönül darlığının verimleri olarak, kişide psikolojik, toplumda ekonomik bunalımları doğurmakta, körüklemekte, geliştirmektedir.

Bu doğal/olağan bir durumdur. Çünkü imansızlığın temelinde de aynı gönül darlığı vardır. Hidayetin başlangıcında, nasıl ki, göğsün İslam’a açılması, gönlün genişlemesi varsa; sapıklığın ilk belirtileri de -işte- kalbin daralıp, “göğe yükseliyormuş gibi sıkışması” biçiminde görülür.

İnsana -iyilik doğrultusunda- yönelik en küçük bir adım bile atamaz, bu çizgiye tutuklanmış kimseler. Kolayına gelen kimi konularda, -görünürde- İslam’a dört elle sarılmakla birlikte dünya hayatından en çok sevdiği şeylerin harcanmasında eli kapanıp da, böylece gön­lü daralanlara varıncaya dek, niceleri, -evet- bu tutukluluk halini yaşar ve yaşatırlar. Sözün gelişi nafile oruçları peş peşe sıralayan bir milyarderin işçisine üç kuruşluk zam yapma konusunda -birden- parmaklarının avuçlarına doğru yumulması ve kaçındırıcı bin bir bahaneler bulması, -bu tutukluluk haline- örnek diye gösterilebilir. Ve bu örnek üzere nice “gönül darlıkları” yaşanır, toplumda.

Gönül darlığı, gerek kendi varlığı ve gerekse türetmiş olduğu bunalım ve sıkıntılardan dolayı, insanoğlu için, gerçek bir azap özelliği taşır. Çünkü değindiğimiz gibi, çağımızdaki gerek kişisel, gerekse toplumsal tüm bunalımların kaynağı bu gözeden fışkırmaktadır. İman etmeyenlerin dünya üzerindeki azaplarından biri de, işte, aynı gönül darlığının verimleri olarak görünür.

Dünya -veya insanlar- kimi koşullandırmalardan yaka sıyırarak bu gönül darlığından kurtulmadığı, yani göğsünü gerçek bir ihlâsla İslam’a açmadığı sürece, gönül darlığından türeme sıkıntılar da -sapkınlıklara paralel olarak- bir azap halinde sürüp gidecektir. Bu, bu kadar açık ve yalın bir konudur.

 

EŞYA VE İNSAN

Çağımız; rasyonalist çağ, maddeci çağ, makine çağı ya.. İnsan da, -her çağın insanı kendine göre yorumlaması/uyarlaması gereği- bu çağda bir eşya, bir “makine dişlisi”, “iyi verim alınması gereken bir araç” gibi görülüp, yıllar yılıdır -belki de yüzyıla yakındır- öylece değerlendirilmekte....

Doğrusu, bu tutumun doruktaymışçasına bir yükseliş ve beliriş göstermesine rağmen, çağımızla sınırlandırılıp yalnızca ona mal edilmesi pek hakça da görünmemektedir. Geçmiş dönemlerde, çok-çok eski yıllarda da İnsan gerçeğine karşı benzeri tutumlar söz konusu ve uygu­lamada geçerli olagelmiştir. Şu var ki, o dönemlerin toplumları daha açık, daha içten, daha dürüst olduklarından -kimi aldatmacalara sapıp- olayı başka türlü göstermemişlerdir. İnsanları doğrudan doğruya iki kümeye ayırmış, birini diğerinden ayrı say­mışlardır. Kast ve sınıf ayrışmalarının bulunduğu toplumlarda bu uygulama; bunların bulunma­dığı yer ve zamanlardaysa, kölelik kurumu -bir yanıyla ve bir bakıma- böyle bir açık oynamanın belirtisidir/göstergesidir.

Burada, kimi insanlar kimisi için birer İnsan değil de, eşyadır. Hem İnsanı eşya sayanlar, hem eşya yerine konulan insanlar -hem de, eğer kalmışsa, bunların dışında kalanlar- kimlerin İnsandan, kimlerin de eşyadan sayıla geldiklerini açık-seçik görmekte ve bilmektedirler. İnsanlaştırılanın İnsan, eşyalaştırılanın eşya düzenine oturma/oturtulma eğilim ve çabalarıysa, -yanlış ve ters bir düzlem üzerinde bile olsa- belli bir düzenlilik, belli bir yerli yerine otur­muşluk ve kimi açmazların önüne set çekmişlik ortamının oluşmasına yardımda bulunmaktadır.

Çağımızdaysa -görünürde- kölelik kurumu ortadan kaldırılmış, köle ticareti yasaklanmış, insanlar “hür ve eşit” sayılmıştır/böyle bir sav vardır.. Bununla birlikte, kimilerinin eğilim göstere geldikleri insanın eşya sayılması tutumunun sürmesi, karmaşıklık ve başkaldırılara ortam hazırlamaktadır. Hele, bu anlayışın Rasyonalizm gibi, Materyalizm gibi yaftalarla cilâlanarak sistemleştirilmesi ve -giderek- yasallaştırılması, işte, karmaşıklık ve başkaldırıyı da çağımızın karakteristik yanları arasına sokmaktadır...

Yüce Allah, yetimin mallarına -koruyup çoğalt­mak amacı dışında- yaklaşılmaması, ölçek ve tartı­nın tam ve denk tutulması yolundaki buyruklardan hemen sonra, “Biz, herkese gücünün yettiğini teklif ederiz..” diye buyurur. Söz sahibi olunduğunda -gündeme hısım ve akraba bile girecek olsa- adaletin gözetilmesi buyruğuysa, “güç ve teklif” ilişkisini gösteren cümle­nin ardında yer alır. “Güç ve teklif denkliği”, -bu ayet içinde- sanki bir sınır çizgisidir.

Sınırın bir yanında yetim malı gibi, ölçülebilir ve tartılabilir mal gibi “eşya” vardır. Öte yanında ise, İnsan ve insanlarla ilişkiler. Bu anlatım, -hâşâ- rast gele değildir ve -kesinkes- bir hikmete bağlı ve yöneliktir.

Mal ile ilgili sınırlamaların hemen ardından, insanın buna kolayca uyabileceği vurgulanırcasına, “Biz herkese gücünün yettiğini teklif ederiz..” buy­rulmaktadır. İnsanla insan ilişkisindeyse, işte, güç yettirmedeki güçlük ve zorlanma dolayısıyla, “güç ve teklif denkliği” gerçeği -daha- sözün başında vurgu­lanmaktadır. Gerçeğin sonda olması, öncekilerdeki benimsenilebilir ve kolay uygulanılabilirliği; gerçeğin başa konulmasıysa, uyumsuzluk ve sindirimsizlikleri önleme gereğinin uygun görüldüğünü, daha başlan­gıçta bağlayıcı bir tutumla insanların buna hazırlanması yolunda bir amacı ortaya koyar. İnsanlar arası ilişki­lerin hemen ardından “Allah’a karşı verilen sözler”in anılmasıysa, bu düzlemde teklife güç yettirebilmek için, Yüce Allah’a inanç ve bağlılığın etki ve payını gösterir.

Çağdaş düşünce yapısı, bunu görüp, konuya bu yaklaşımla el atmadığı; bu alanda da Yüce Allah’a teslim olmadığı sürece, davranış bilimleri ve insanları yönlendirme tekniklerinden de -bunalımı çöz­me doğrultusunda- umduğu sonucu alamayacaktır. Çünkü insan, eşya değildir. İnsanlarla ilişki, eşyayla ilişkiden ayrıdır ve zordur.

Yüce Allah’ın şerefli yarattığı insan, evet, İnsan yerine konulmalıdır...

 

 

V. Bölüm:

Her Noktada İpucu..

 

YOLLAR

Yolların en doğrusu, dosdoğrusu, -kuşkusuz- insanların Yüce Allah tarafından hidayet olunduğu Dindir. Din ise, Kitapta -sürekli olarak- Yolla birlikte anılmış; yoldan söz edildiğinde Yüce Allah’ın insanları hidayet buyurduğu yol, Din olarak adlandırılmıştır. Dinin -giderek- özellikle inanç, ibadet ve ahlâkla sınırlı bir “Tanrı-insan ilişkisi” çerçevesin­de görülmesine ve gösterilmesine karşılık, keli­me, temelde de yol anlamına gelir.

Böyle olunca da, Yüce Allah’ın insanları hidayet buyurduğu Din ne ölçüde Din ise, insanların -ve bu arada şeytanın ve tağutların- insanları çağırdığı din de o ölçüde bir din; onların öne sürdükleri, ortaya attıkları, uyguladıkları yol, yordam ve yöntemler de -yine ne ölçüde- nasıl ki, birer yol ise, Yüce Allah’ın peygamberleri aracılığıyla insanlara gösterdiği yol da, -öylece- bir yoldur, işte. Öze özgü bir değerlendirme yapılmaksızın -soyut çerçevede- bunların hepsi birden birer din veya bir başka deyişle birer yoldur.

Bu bakış açısına oturulduğundaysa, insanoğlu, ister peygamberler tarafından getirilmiş, ister tek tanrılı, ister çok tanrılı, ister tanrısız, ister puta-tapar, ister doğayı tanrılaştırır, ister insanı putlaştırır, ister Dini dışlar, ister tanrı kavramını yadsır, ister din olmadığı savını öne sürer, ister kendisiyle Dinin ayrı şeyler olduğunu söyler olsun.. Ve ister bu veya şu yol üzerinde bulunsun, değişen bir şey yoktur, yine ve kendince belli bir din üzerindedir, bir dinin bağlısıdır ve o dinin gereklerine uygun bir inanış, davranım ve yaşam içinde bulunmaktadır.

Soyut çerçevede Din budur, insanlar böy­ledir ve herkes kendi dininin inanmışı ve onun gereklerinin yaşayıcısı olarak birer dindardır.

Bu dinler -veya yollar- içinde, doğru, dos­doğru olansa -yukarıda belirttiğimiz üzere, yalnızca- insanların Yüce Allah tarafından hida­yet olunduğu Dindir. O, diğerlerinden farklı olarak, sürekli bir biçimde ayaktadır. Sapa­sağlam ve hep geçerli olarak ayaktadır. Bir tek bağlısı kalmasa da, bağlılık savında bulunanlar bilinçten bütünüyle yoksun kalsa da, uygulamaları yaşamın dışında bırakılsa da, yine, sapasağlam yapısıyla sürekli bir biçimde ayaktadır, ayakta kalmıştır. Çünkü o, bir çağrı olarak varlığın­dan bir şey yitirmeksizin sürüp gitmektedir. Gön­derilen peygamberlerin her birinin yalnızca ona çağırması; yeni bir Din getirmiş olmak yerine -hep- daha önce -ta Âdem Atamız tarafından- getirilmiş bulunana çağrıda bulunması, bu Dinin sürekli ve sağlam bir biçimde varlığının sür­düğünün göstergesidir.

Çağlar boyunca ama putataparların, ama dinsiz olduğunu söyleyenlerin, ama kimi uydurma tanrı-insanların egemenliğini benimseyenlerin top­lumlarında bile -hemen hemen- kesintisiz bir zincir gibi Haniflerin varlığını sürdürmesi biçi­minde gözlenen “insanın hak dine yatkın” yapısı da, işte, Yüce Allah tarafından insanların hidayet olunduğu bu Dinin sapasağlamlık ve süreklilik belirtilerinden bir başkasıdır.

İnsanda “Hak Din”e yatkınlık öylesine yapısal bir yandır ki, gelmiş geçmiş insanlardan bir teki bile gösterilemez ki ya­şamının bir ânında olsun, bu dine teslim olmamış, bu dinin hak olduğunu kabul etmek zorunda kal­mamış olsun. Tam can vereceği anda bu gerçeği yaşamasının dışındaki bir başka zaman parçasında da tüm insanlar, evet, bu teslimiyet içine girmiş, ama çerçevede sürekli kalamamışlardır. “Firavun'un imanı” bunun kanıtı ve bu iş, bu imkânsa -doğrudan doğruya- Yüce Allah’ın hidayetini lütfetmesi gereğidir. Yapısal gereksin­me sonucu iman, hidayet ve inayetle birleşemeyince, bir şimşek gibi çakıp yitmekte, böylece “sapasağlam ayakta olan din” kendini herkese kabul ettirirken, onları kendine kabul etmemiş olmaktadır.

Çünkü bu bir anlık iman edişe karşın ortak koşma eğilimi kişinin yakasını bırakmamıştır ve insan, bu yaka kaptırma sonucu, bir başka dinin güdümünde kalmak durumuyla karşılaşmıştır. Kalınması gereken yolda kalamamış, bir başka yola düşmüştür.

 

KUTSAMAK

Her din gibi -bir bakıma/her bakımdan birer din olan- her “ideoloji” ve her “düzen” de kendi kutsalını yanı başında, beraberinde getirir. En materyalist olan düşüncelerde bile kutsa­nan kimi kavramlar vardır. Yapı, sanırsın ki, o kutsanan kavramlar üzerine kurulmuştur. Allandırıla pullandırıla kutsanan o kavram kılıklı “lâf”lara püf noktası bulunup da bir toplu iğne ucu değdirilse, ortalıkta afili afili dolaşan nice “ideoloji”,  nice “düzenleme” ve nice “düzen” birden bire “pısss” diye sönüverecektir.

Bu; -bir yanıyla- Dinin yerini almak üzere uydurulmuş birer -yalan din- durumundaki tüm düşün­celerin gerçek dinlerden aşırdığı bir uygulamadır. Dindışı olmak yolundaki sav ve gösterilerine karşılık, temel yapının gereksinmesi dolayısıyla, hemen hepsi kimi kavramları ve -kavram oluşturamama durumunda- kimi sözleri, açıktan açığa kutsarlar.

Bu kavramlar ve sözler üzerine davranış biçimleri otur­tur, törenler ve töreler oluştururlar. “Kutsal” olana karşı gibiyken -daha doğrusu, can düşmanı olacak ölçüde açıktan açığa karşıyken- kimi kutsamalara kalkışmakla, bir yandan kutsaldan kaçamayışın kanı­tı durumuna düşer, öte yandan kendi iç çatışmalarını sergilemiş olurlar.

Bunun açık örneklerinden biri -Yahudi ve Mason işbirliğiyle gerçekleşen- Fransız Büyük Devrimi sırasında kilisenin mihrabına "doğa tanrıçası" olarak oturtulan genç kadının kutsanmasında görülür. Dev­rim, -evet- kutsaldan kaçamayış gerçeğini -sanki- içgüdüsel olarak sezinlemiş ve hemen ardından bir kadını kutsamak gereğini duymuştur. Devrimle birlikte Yeryüzü “siyaset” literatürüne giren kimi kavramlar da yine aynı kutsama gereksinmesinin bir sonucudur.

Şu var ki, başlangıçlarda bir “tanrıça” seçilmiş ve böylece “kutsal”lık, “tanrısal” niteliğiyle  gündemde tutulmuşken; sonradan, -sözüm ona- “kutsal”ın tanrıyla ve”'tanrısal” olanla ilişkisi kesilerek konu bütünüyle “beşer” çizgisi üzerine oturtulmak istenmiş; bu yolda bir savaşım vermek yeğlenmiştir..

Fransız Büyük Devrimiyle gündeme giren -hemen hemen- tüm kavramlar, bugün bile aynı kutsanmışlık içinde ağza alınmakta; bunların “aydınlanmış” olmaktan da öte İnsan olmanın vazgeçilmez bir koşulu gibi sayılması sürüp gitmektedir.

Bu böyle sürerken, öte yandan, “Devrim”den esinlenen veya bu devrimi “taklit” durumunda olan tüm devinim ve davranımlar -ki, bunlardan kimisi “devrim” niteliğini de taşır- hep aynı çizgi üzerinde bir uygulama içinde bulunmuş; ya kişileri, ya da kişilerin sözlerini ve davranışlarını kutsamanın yolla­rını aramışlardır. İçlerinden “soylu” sayılabilecek olanlarsa, işi, “kişi”lerin ötesinde ve üstünde kimi kavramlara dek eriştirmek gücünü gösterebilmiştir.

Bu öylesine tutarlı bir “ölçüt”tür ki, bir devini­min “devrim” mi, yoksa “devrim” adı altında anılan “komedya” mı olduğunu anlamak için olaylara uygu­lanması birebir sonuç vermektedir. Eğer kimi kav­ramlar ve savlarsa, düşünce biçimleriyse kutsanmakta olan, -belirtmek zorundayız- ortada Yeryüzünü bir yangın gibi de olsa saracak olan ciddi bir “devrim” var demektir. Ki, örneklerden biri “Marksizm”dir. Nitekim, hemen hiç bir Marksistin, Marks’ın kişiliğiyle pek ilgisi yoktur da, öne sürdüğü savlara inancı ve bağlanması vardır. Kişisel çizgideki veya kişiyi kutsallaştırıcı doğrultudaki kutsamalar durumundaysa, ortada -devrim değil- gerçek bir komedya vardır.

Kutsamalarla -ve özellikle de ikinci türde- oluşturulan töre ve törenlerin, konulan kural ve varsayılan kutsallıkların bir niteliği de, kutsayıcıların başkalarına “haram” ettiklerini kendileri için “helâl” saymalarıdır. Buysa, doğrudan doğruya “çıkarcılık”tan başka bir anlam taşımamaktadır. “Kutsal”ın sömürüsünün söz konusu olduğu yer ve durumlarda, konu, bir de bu açıdan irdelenmelidir.

 

TÖRE

Dini bir yana iterek yaşama egemen olmak ve yön vermek isteyen tüm düşünce ve tu­tumların ortak özelliğidir, insanlığı sık ve sıkı bir “töre” ağının içine almak. Efendimiz âleyhissalâtvesselamın “Kolaylaştırın, zorlaştırmayın..” buy­ruğuyla belirtilmiş bulunan “dinlerin kolaylaştılmışlığı”na karşılık, onların yerini ele geçirme savaşımındaki düşünce ve tutumların oluşturduğu törelerde bir zorlama, bir zorlaştırma eğilimi göze çarpar.

Bu; kimi katı kurallarla insanlarrı daha kolay zapturapt altına alma, disipline etme, boyunduruğa sokma ve bu yolda koşullandırma isteğinden, amacından doğuyor olsa gerek. İnsan, yaşamının her adımında sımsıkı bir kuşatma altında tutulur ve hele bu kuşatılmışlık “doğal” yapıyla çatışıcı bir özellik taşırsa, -evet- böyle insanların oluşturduğu bir top­lumda herhangi bir yaşam biçimini sürdürme yolun­da egemenlik kurmak ve sürdürmek oldukça kolay­laşmış olur.

Çünkü insanın nefeslenecek zamanı yoktur, atılım yapmak için -bırakınız ileriyi- geriye gitmek, geri giderek şöyle bir hız alıp da ileri fırlamak için bile alanı yoktur; törelerin katılığı dolayı­sıyla güç yitirmiş olduğundan gücü de yoktur. Tam bir tükenmişlik içindedir. İnsanî değerlerinin tümü yaşam alanının dışına veya insanın içine itilmiş ve tıkılmıştır. Bir makine çarkı gibi toplumun belli kesimlerinde, yine belli işlevleri yüklenip sürdürmek durumundadır,”insan”..

Geçmiş çağlarda kimi toplumlarda görülen “sınıf” ve “kast” gibi ayırımlar da, işte, aynı amaca yönelik bir “belli kesimlerde, belli işlev yüklenen insanlar” kaygısının ve uygulamasının sonuçlarıdır. Ki, gerçekten “sınıflı” toplumlar, “töre toplumları”nın en gelişmişi sayılmalıdır.

Öyle kurallarla karşılaşılır ki, gülmek mi, üzülmek mi, yadırgamak mı, karşı çıkmak mı gerekir, bilemezsiniz. Çünkü önemli olan tutarlılık değildir de, insanı belli bağ ve bağlanımlar içine sokmaktır. Sözün gelişi, falan yiyecekler filânlar için “helâl”dir de, falanlar için “haram” sayılır. Nitekim Kur’an-ı Kerim bunun güzel bir örneğini -mealen- şöyle vermektedir: “Dediler ki: Şu davarların karınlarında bulunan yavrular sırf erkeklerimiz içindir; eşlerine haram edilmiştir.”

Üstelik” töre toplumu” yaşamda açık taraf da bırakmamağa çalışır. Her şeyi kurallandırarak “gelişmiş” olmanın doruğuna varmağa çabalar kendince. Çünkü bırakılacak en küçük bir açık kapıdan sızması muhtemel gerçekler onu yıkabilir. Veya sorulacak bir sualin hazır karşılığının olmaması -olur ya- bireylerde güveni sarsar da, böylece “töre toplumu”na yönelik kimi “acaba”lar doğar. Toplum­da ilk çöküş belirtisi olan kimi acabalar...

Bu yüzden, tutup falanca davarların filanlara helâl, fişmekânlara haram oluşunu, bu davarların karınlarındaki yavruların kimlere helâl ve kimlere haram olduğunu belirttikten sonra -ve bununla yetinmeyerek- yavrunun ölü veya diri doğma duru­munu da kurala bağlar. Diri doğan için, sorun yoktur. Şimdi de ölü doğma durumunu kurallandırmak gerekmektedir ve yine Kur’an-ı Kerim’in haberi ile, bu kez: “Dediler ki: ....(davardan) eğer yavru ölü doğarsa, onu yemekte, erkek ve kadınlar ortaktır.” kuralına tanık oluz.

Evet, gözünüzün önünde, bırakınız davarların kendisini, davarların karınlarındaki yavruları bile toplumun bir bölümüne helâl, bir bölümüne haram edecek ve yavrunun ölü doğması durumunda kime helâl kime haram olduğunu belirleyecek ölçüde gelişmiş törelere sahip bir toplum canlandırın. Bu toplumda insanın değerini ve durumunu düşünün. İnsana kalan davranım alanının ve davranış yetkinliğinin yokluğunu görün.

Çünkü dindışı/dini dışlamış her “töre toplumu”nda -sırf özgürce davranma ve düşünmeyi işlerlik/geçerlilik alanı bırakmamak için- böylesine kurallandırmalar vardır. Sıkı ve sıkılığınca da saçma kurallar..

Ve “töre toplumları”, işte bu yanıyla, bu yaşa­mı zorlaştırıcı yanıyla “dinden/din toplumu”ndan” ayrılır. Çünkü Din zorlaştırmayıp kolaylaştırmak temeli üzerine oturtmuştur, insanın tüm ilişkilerini... “Hak” kavra­mının beyinlere/kalplere temel dürtü olarak yerleşmesi, dine bu kolaylığı ve alan genişliğini sağlayan başlıca etkendir.

 

TANRILAŞTIRMA

Tanrılık davasına kalkışma veya tanrılaştırma davranış ve tutumlarının uzun boylu açıklanmasına -pek de- gerek yoktur. Bu durumu belirlemek için, olayı geniş boyutlar içinde ele alıp irdelemek, hem boşuna yorgunluk olur hem de kimi yanlış yargılara yol açabilir. Konu, her gün yaşanan olaylar çerçevesi içinde gözlendiğindedir ki, açık seçik bir değerlendirme mümkün olacaktır.

Biraz açalım: Tanrılık davasına kalkışmış olan bir insanın, şu veya bu sebeple “Allah” demesini, Yüce Allah’tan söz etmesini -bir ümit ışığı gibi- dört elle sarılınacak bir ipucu olarak değerlendir­mek ve bu noktadan yola çıkıp da yorumlar yapmak durumunda varılacak sonuç, hep, yanlış olacaktır.

Veya aynı kişinin bu davada olduğunu belirlemek için -ille de- ağzından “Ben tanrıyım!” gibisinden bir söz çıkmasını beklemek ve bunu duymadıkça da böyle bir davada bulunmadığı görüşünde ısrar etmek,-yine- korkunç bir yanılgıya sürükleyecektir.

Tanrılaştırma eylemi içindekiler için de durum, aynıdır. Kişinin, Yüce Allah’a ortak koşanlardan olduğu kanısına varmak için, kendisinden “Filanca da tanrıdır..” sözlerini beklemek veya daha değişik bir tapınma eylemi içinde olup olmadığını araştır­mak -düpedüz- saçma bir değerlendirme yöntemini uygulamaya koymaktır.

Çünkü bütün bunlar, olağan sayılamayacak durumlardır. Her olağan dışılık gibi gözleri üzerine çeker. Kendi gerçeğini çıplaklık içinde alana sürmek olur. Tepkiler doğurabilir. Böylece de, güdülen tanrılık davasının veya sürdürülen tanrılaştırma tutumunun önüne engeller çıkmasına yol açabilir. Hatta, açıktan açığa karşı koymaları gündeme getirebilir.

Bu yüzdendir ki, gücünün karşı konulmaz olduğunu sanan Nemrut ve Firavun gibi sayılı bir iki kimse dışında, tanrılık dava edenlerden hiçbiri, açık oynamamışlardır. Duruma ve ortama göre, kimisi, “tanrı'inancını dışlamak; kimisi de, inandığını söyleyerek gözleri boyamak yoluyla, tanrılık davasını ayakta tutmağa ve yürütmeğe çalışmışlardır. Tanrılaştıranlar, böylece, daha kolay bir biçimde elde tutulabildikten başka, kendilerini tanrılaştırmağa yanaşmayanların gösterebileceği tepkiler de en aza indirilmiştir.

Oyun; bir alacakaranlık ortamda, bir gel-git içinde, bir “hem evet - hem hayır” düzleminde; uyutarak, avutarak, gerektiğinde sıkıştırarak ve sindirerek sürdürülmüştür.

Böylesine bir karmaşıklık içinde, takınılan tutumun tanrılık davası gütme veya tanrılaştırma eylemi olduğunu ayırt edebilmek zordur. Hele -dediğimiz gibi- konuya kimilerindeki “Tanrı inancı”nın gerçek oluğunu varsayıcı ölçeklerle yaklaşılırsa, daha bir açmaza düşülecektir. Tanrılık davası güden ve onları tanrılaştıranların bir bölümünde bulunan -kısmi diyebileceğimiz- bir “Allah inancı”ysa, bu açmazı büsbütün arttıracaktır. Kafalar daha bir karışacaktır.

İşte, bu durum, konunun günlük yaşantıda gözlemlenmesini zorunlu kılmaktadır. Günlük yaşantıda takınılan tutumlar, bize, hem tanrılık davası güdenleri, hem de Yüce Allah’tan başka bir tanrı edinenleri yakalamak, görmek, tespit etmek yolunda ipuçları verecektir.

Bu açılımda kullanılacak ölçek, alabildiğine yalındır. Kudret ve sorumluluk anlayışından edinilecek yargıların oluşturduğu bir ölçek olacaktır, kullanılması gereken... Olay, inceleme çerçeve­sine konulduğunda, şöyle bir soruyla irdelenecektir: Herhangi bir yaratığın bir başkasına herhangi bir zarar eriştirmesi veya bir iyilik yapması mümkün müdür, Yüce Allah bunu istemeden ve yaratmadan?.. Ve; yapılanların ve edilenlerin karşılığını verebilecek Yüce Allah’tan bir başka varlık var mıdır?..

Bu soruya “hayır” karşılığı verilebiliyorsa, sorun olacak bir durum yoktur. Ama ortada “Ben dilediğime dilediğim iyiliği veya kötülüğü eriştirebilir ve yaptığım kurallandırmaların dışına çıkanları da cezalandırırım..” gibilerden bir duyguya kapılanlar varsa, işte bu kimseler açıkça tanrılık davası güdenlerdendir. “Filanca güç bana iyilik veya kötülük eriştirebilir ve hesap sorabilir..” diye düşünüp, bu kaygıyla davrananlar da, onları tanrılaştıranlardır.

Çünkü böyle bir tutum, “Yüce Allah’ın, kullarının üstünde tam egemen olduğu” temel inancını yadsıyıcı bir “ortak koşma” eylemidir.

 

İNKÂR

Yüce Allah’ı inkâr, yalnızca “yoktur” sözüyle anlatılan bir tutumdan ibaret değildir. “Vardır” denildiğinde bile, kimi durumlarda, inkâr söz konusu olabilir. “Vardır”ın yanı başına kimi doğrulamalar konulduğundadır ki, “vardır” sözüyle “ikrar” gerçekleşebil­mektedir.

”İkrar” doğrultusunda ilk adım, “yaratma”yla ilgili düşünüş ve inançlarla atılır. Göklerin ve yerin yaratıcısının Yüce Allah olduğuna inanmak, “inkârdan ikrara” doğru çıkılan ilk basamağı oluşturur. Bu noktada, evet, “ikrar”a doğru bir yükseliş başlamıştır, ama inkâr alanı içinde bulunma durumu sürmektedir, hâlâ. Cahiliye Arabının, göklerin ve yerin yaratıcısıyla ilgili soruya, “Allah yaratmıştır.” karşılığını vermesi, inkârdan kurtuluşu sağlamağa yetmemiştir.

Öyleyse; “vardır” demek, nasıl ki, tam bir “ikrar” değilse, “Gökleri ve yeri yaratmıştır.” inancını taşımak da -ikrara doğru bir adım olsa bile- inkârdan kurtuluş değildir. Gökleri ve yeri var eden Yaratıcı’da bir de görüle gelen olayları yönlendirici bir güç görmek gerekecektir. Yaratma eylemini, geçmişte kalmış bir olgu olmaktan çıkarıp, “sürekli” bilici bir algılama noktasına gelmek...

Her doğa olayında ayrı bir tanrısal güç görme ve bu yüzden pek çok tanrılar edinme yerine, tüm bunların yaratıcısının ve yöneticisinin Yüce Allah olduğunu kavramak, bilmek ve söylemek. Karanlığı ve aydınlığı var ettiği için, tek yaratıcı olan, göklerin ve yerin yaratıcısı Yüce Allah’a hamd etmek.

“İkrara giden yol üzerinde bu noktaya gelmekle, insan, hem “Tek Tanrı” düşüncesine yaklaşmış hem de bu “Tek Tanrı”nın “ilk yaratıcı güç” olmanın çok ilerisindeki bir anlam içinde Yaratıcı olduğunu, sürekli yaratmada bulunduğunu kavramış olacaktır. Gözlere alabildiğine doğal bir olay gibi görünen karanlık ve aydınlığın “kendiliğindenlik” çizgisinden arındırılarak Yüce Allah’ın var ettiği bir olgu olarak algılanmasıyla, artık, “ikrar”ın eşiğine varılmıştır.

Bu düzlem, Rabb’e başkalarını denk tutma yanılgısının aşıldığı bir düzlemdir. Rabb’e denk başkaca varlıkları varsayıcı bir inkârın duvarları yıkılmış, “ikrar”la yüz yüze gelinmiştir; İnsan ile “ikrar” arasındaki nesnel engeller ortadan kalkmış durumdadır.

İnsan bu aydınlığa kavuştuğunda -eğer- kendini de aşar, kendi benliğini de aradan çekebilirse, “vardır” dediğinde, işte, tam bir “ikrar”da bulunmuş olacaktır. Bu kendini aşma, kendi öz-benliğini aradan çekebilmeyse, yaratılışından başlayıp da Yaratıcı’ya dönüşüne dek uzanan çizgiyi tam olarak algılamayla mümkün.

Var olduğu düşüncesinin yerine yaratılmış bulunduğu inancını yerleştirmek biçiminde bir algıdır, bu. Çamurdan yaratılmış olduğu...

İnsanın çamurdan yaratılmış olması -elbette- onun diğer yaratıklar karşısındaki/arasındaki üstün yerini sarsmaz ama kulluğunu kavramasına büyük ölçüde açıklık getirir/yardımcı olur. Yüce Yaratıcı’ya, kulluğunun gereği olarak, daha bilinçli boyun eğişine yardım eder. Bu açılımda, Yüce Allah tarafından, “çamur” yaratılışının “üstün” kılındığını anlayarak, bir başka yolla üstünlük arama ve kendince bir üstünlük davasına kalkışma sapkınlığına düşmekten korunmuş olur.

Yine Yaratıcı’ya döneceğinin bilgisiyse bu çamurdan yaratılmış yapının zaman-zaman azgınlaşma eğilimleri göster­mesi durumunda, yatıştırıcı ve yola getirici bir işlev verir. Hele de bu dönüş sürecinde iki sürenin bulunması, dengelenme bakımın­dan, büyük nimet.. Yüce Allah, çamurdan yarattığı insana bir süre koymuştur. “Belli bir süre de kendi katında vardır”. İnsan, ebediliği yakalayamayacağına göre, konulan süreyi, şeytani bir doğrultuda tam doyuma yönelik geçirmek isteyebilecektir. Ama “O’nun katındaki süre”, ölümden sonraki diriliş gerçeği, işte, böylesine bir kaçamağın yollarını da kesecektir.

Yüce Allah’a teslimiyetten başkaca bir çıkışın kalmadığı alana gelinmiştir, artık. İşte, bu kapsamı kuşatıcı anlamıyla “vardır” denildiğinde “ikrar” gerçekleşmiş; insan, başkalarını Rabb’e denk tutucu bir inkâr türünden kurtulmuş olacaktır.

Bunun anlamı, O’nu, O Tek Yaratıcı’yı göklerde de, yerde de “Allah” bilmektir. Yaratmasıyla yalnızca ilk var ediş çizgisinde görmeyip; Yeryüzünün de Allah’ı olduğunu, orada da egemenliğinin sürdüğünü anlamaktır. Her alanda ve her zaman O’nun gizlimizi de, açığımızı da, ne edip/eyleyip edindiğimizi de bildiğinin inancı içinde O’nun  katındaki sürede de bu egemenliğe boyun eğileceğini bilmektir.

 

YARATIŞ

Yüce Allah’ın gökleri ve yeri “hak”la yaratmış olması, “hak”la yaratmış olduğunu bildirmesi, Müslüman’ın varlıklar karşısındaki tutumunu yönlendirici ve belirleyici bir ölçüdür. “Hak”la yaratılmış olmaklık, yaratılana Gerçeklik kazandırmakta; -böylece- geçi­ci bir “oyun ve eğlence” olmasına karşın “dünya yaşantısı”nın -öte yandan da- bir olgu sayılması gere­ğini vurgulamaktadır. Bu durumda, varlık ve Yeryü­zündeki yaşantı daha ciddiye alınması gereken bir niteliğe bürünmektedir. Boş vermişliğin, dünya yaşantısından el çekmişliğin, -bir bakıma- Yeryüzü egemenli­ğini başkalarına bırakıvermişliğin önüne set çekici bir açılımdır, bu.

Müslüman, -bu açılımla- “hak”tan bir pay taşıyan yaratıklara karşı kalıcılık görünümünde kimi tutumlar sergilemek zorunda kalacaktır. “Hiç ölmeyecekmiş gibi..” dünya için çalışma buyruğu -bir yanıyla da- gözlerin bu gerçeğe çekilmesi anlamını taşmıyor mu? Gerçek olmayan, bir sanıdan başkaca anlamı bulunmayan bir durumun algılanması konusunda Efendimiz âleyhissalâtvesselâmın “kalıcı”lığı andırır bir tutum takınılmasını buyurması mümkün olmayacağına göre, demek ki, yeryüzü yaşantısında gerçeğin/gerçekliğin payı oldukça önemli bir yer tutmaktadır..

Olaya “hak ile yaratılan şeyin temeli hak olduğuna göre” açılımında bir düşünme zincirini izleyerek yaklaştığımızdaysa, yeryüzü yaşantısının gerçekliği daha güçlenmekte, “geçici bir oyun ve eğlence” olmaklığının bu gerçekliğe gölge düşürmediği daha açık bir biçimde görülmektedir. Böylece Dünya bir ya­nıyla geçici bir “oyun ve eğlence” olarak görülebilecek ölçüde önemsiz, diğer yanıyla temelinde “hak” bulunan bir açık ve seçik gerçek oluşuyla da alabildiğine önemli ve üzerinde titizlikle durulacak iki ayrı anlamı yapısında birleştirmektedir.

Bu son anlam, bir de, Yeryüzündeki '”batıl”ın, batıla dayalı egemenliklerin ve güç gösterilerinin köksüzlüğünü, yapaylığını, geçiciliğini anlatmaktadır. Temelinde “hak”la yaratılmışlık bulunan bir âlemde, çünkü “hakk”ın dışında kalan tüm durumlar ve görün­tüler -evet, özellikle bunlar- birer gelip geçici, olay bile denilemeyecek titreşimler ve gölgeler olmaktadır. Ne ölçüde güçlü, büyük, etkili ve kalıcı görünürse görünsün, “batı”' yıkılıp gitmeğe yatkın ve tutkundur, tutukludur.

Kalıcı olan, yeryüzü yaşantısı çerçevesini kapsayıcı bir anlam içinde gerçekten kalıcı olan; bu kalıcılığıyla da temel etkinliği, gerçek gücü, tutarlı büyüklüğü elinde tutansa, “hak”tır. “Batıl”, “hak”ın ve haktan yana olanların karşısında silinip, gidecektir.

Yaratış’ın “hak”la olması, Yaratıcı’nın sözünün “hak” oluşunun bir göstergesi olarak gündeme girer, bir başka açılımda da. Çünkü yaratış “ol” sözüyle, Yüce Allah'’ın “ol!” demesiyle gerçekleşivermiştir; gerçekleşivermektedir. Oldurmak için “ol!” demesi yeterli olan Yüce Yara­tıcı’nın, öldürmek için “öl!” demesi de -elbette- yeterli- olacaktır..

Bu ikisi arasındaki gidişin, sürecin “hak” olabilmesi de, O”nun “Hak” olan sözündeki “hakka teslimiyet”le mümkündür, ancak. Yaratan’ın yönetmesi ve yönlen­dirmesi, O’nun yönetme ve yönlendirmesinin kabul edilmesini gerektirir, çünkü. Her olay ve oluşun -yalnızca- kendi temeli ve başlangıç noktası üzerinde ve doğrultu­sunda -sağlıklı bir biçimde- sürebileceği gerçeği, bu açılımda, bu sonuca götürür. İşte bu gerçek, bizi, Yüce Allah’tan gelen tüm buyrukların “hak”; O’ndan ve O’nun gönderdiklerinden kaynaklanmayan tüm kural ve ölçülerin ise -alabildiğine titiz ve duyarlı davranılsa bile- kesinkes zulüm olduğunu ortaya koyar.

Sur’a üfleniş gününün biricik egemeni olan Yüce Allah’ın bu dünyadaki egemenliğin de gerçek sahibi olduğunu gözler önüne koyucu bir başka kanıt da, -işte- bu “göklerin ve yerin hak ile yaratılmış olması” gerçeğidir.

Gizliyi ve açığı bilen, hikmet sahibi, her şeyi haber alıcı Yüce Allah’tan bir başkasında bu hakkı görmek ve bu görüşle bir başkasına boyun eğmek mümkün müdür ki, O’nun sözü dışındaki sözlerde ve düşüncelerde “hak”tan yana bir pay bulunduğuna inanılabilsin?

 

YALVARMAK

Gelişmişliğin doruğunu tutanından en geri kalmış olanına dek tüm ülkeler dolaşılsa.. Üç evlik köyünün dışını bilmemiş yaşlı nineden tutunuz da devlet başkanlarına varıncaya kadar herkese sorulsa.. Hepsi insanoğlunun içinde bulunduğu sıkıntıyı, darlığı, bunalımı, daha nice sorunları vurgulayacak ve çıkar yol konusunda da -kesinkes, az veya çok- bir şeyler söyleyeceklerdir. Ama hiçbiri, Gökhan Evliyaoğlu’nun 1960 dolaylarında yazdığı şu dizelerdeki incelik ölçüsünde açık, seçik ve çarpıcı anlamı yakalayamayacaktır:

“Bu dünyayı biz bozduk böyle,

“Bir daha biz düzeltemeyiz;

“Ya birbirimize bağıracağız

“Ya sahibini çağıracağız..”

Evet; soruyu cevaplandıranlar ilk düşünülmesi gereken “Sahibini çağırma”yı, son çözüm olarak bile gündeme getirme­yecek ve -ama insanları, ama olayları suçlayıcı bir tutumla- “birbirlerine bağırma”yı sürdüreceklerdir. İşte bu; tanrısızlaştırılmak istenmiş toplumda, Yüce Allah’ı anımsayamayan ve anamayan insanın korkunç açmazıdır. İnsan, birçok çıkar yollara ve -çözüm getireceğine inandığı- nice kimselere başvuruda bu­lunmakta; Yüce Allah’ı çağırmayıysa, -bir türlü- düşünememektedir, bu yerdeyken.

Boğazına dek belaya batıp/saplanıp kalmış en geri ülkeler bir yana, bela savma gücündeki en gelişkinlerin bile belanın birini savuştururken bir diğerine yaka kaptırması ve -böylece, sürekli olarak- birinden diğerine sürüklenip belalar içinde bocalaması, -Rabbim!- nasıl olur da, insanları uyandırmaz? Neden, “Sahip”in çağırılması düşünülmez?

Kurtulamayacağını düşündüğü büyük korku ve sıkıntı anlarında Yüce Allah’a sığınmak insanoğlunun özyapısının bir parçasıyken, şunca sorun karşısında -hâlâ- Yüce Allah’tan başkasına doğru yöneliş, tanrısız bir yaşamı sürdürme yolundaki bu “inat” -öyleyse diyeceğiz- yine belalardan bir “bela”, belki de “baş-bela”... Unutmanın bedeli/faturası olan “bela”...

“Unutmanın doğurduğu bela”yı gidermenin tek yoluysa, unutulmuş olanı anımsamak; beladan kur­tuluş için Yüce Allah’ı çağırmak. Geçmişin her döne­minde -çünkü- “unutanlar”a darlık ve sıkıntı musallat edilmiştir. Yalvarsınlar, dik başlılığı ve başına buyruk olma sevdasını bıraksınlar da, benliklerini, Yeryüzünü ve toplumu “Sahip”ine teslim ederek kurtuluşa ersinler, diye.

Bununla birlikte, genellikle, insanlar “birbirine bağırma”yı yeğlemiştir, uyandırıcı olması gereken sıkıntı ve darlıkla uyanamadıklarından ötürü kalpleri daha bir katılaştığı için. Sıkıntı ve darlıkla yumuşayarak Yüce Allah’a dönecek olan kalpler, -O’nun hikmeti uyarınca- daha bir katı­laşmış, bu katılık şeytanın güdümüyle “süslü” bir tutum olarak görülmüş ve “bela” selinin önünde sü­rüklenme sürüp gitmiştir.

Evet; bu “unutma” düzlemindeki süslü-püslü kimi verimler ve im­kânlar ise, gerçekte, başkaca birer “bela”... Hem de, ”korkunç son”a sürükleyici bir bela.

Çünkü “unutanlar”ın toplumunda ilk “bela”, darlıktır; dar­lığın verdiği sıkıntıdır. Bu aşamada/ortamda uyanmak mümkün­dür. Uyanılmazsa, sırada kalplerin katılaşması vardır. Kalplerin katılaştığı toplumsa, artık, “bolluk” kapısına varmıştır.

Üzerlerine istediklerinden daha çok yağdırılacaktır, nimetler. Yaygın deyimiyle, “kalkınmış ve gelişmiş” bir toplum olma çizgisine ulaşılmış, o yola girilmiştir, bu basamaktayken.

Artık, bolluktan kaynaklanan sıkıntılar gündemdedir. Deliliğin türlü çeşitlisi, insanı hayvanlaştıran tüm davranışlar, toplumu çökerten uygulamalar; -üstüne üstlük- doğum kontrolü, çevre kirlenmesi, savaş yıkımı gibi nedenlerle “kuşakların yok oluşu”, tükenişi. Bolluk yüzünden kararan, biten, tükenen, çıldıran, öldüren, yok eden bir dünya... Tam da refah sevinci ve buna dayalı böbürlenmenin başladığı yerde/zamanda baş gösteren büyük ümitsizlik, kavuşulmaz özlem ve yoksunluğun boy vermesi.. Zalim toplulukların, böylece, ardının kesilmesi tehlikesinin birden bire ufukta belirmesi..

Artık, bu topluma, güvendikleri ve inandıkları “sahte tanrılar”dan hiçbiri -ister kişi, ister görüş, ister çağdaş bilimler- yardım edemez/edemeyecektir.

Geliniz, unuttuğunuzu ansıyınız; Yüce Allah’ı anınız. “Teslim olduk, Ya Rabbi!” çığlıklarıyla/hıçkırıklarıyla O’nu çağırınız; yaşamınızdaki egemenliğine boyun eğiniz. Göreceksiniz, belalardan kurtuluşun yolları açıla­cak, darlık ve sıkıntı bitecek ve O’na ortak koşulan rasyonalist kafadan çıkar yol dilenmeğe de gerek kalmayacaktır.

 

 

 

İKİNCİ KESİM

ÇAĞIN KARŞISINDA MÜMİN

 

I. Bölüm:

Mazeret Matrisi

 

ÇOĞUNLUK

İnsan şeytanları ve cin şeytanlarınca uydurulmuş yalanlardan oluşma “sanı”ların Yeryüzündeki yaygınlığına ve insanlar arasında genel bir düşünce ve tutum olarak benimsenmiş bulunmasına şaşmamak gerekir.

“Tek Yaratıcı” inancının tam bir bilinç halinde gönüllere ve zihinlere benimsetilmemiş olması ya da aklın bu noktada uğradığı/oluşturduğu şaşılık, bu genelleşme ve yaygınlıkta en büyük katkıya sahip olgudur.

“Tevhit/Birleme” olgusunun -gerçekten- insanın kendili­ğinden algılayabileceği, anlayabileceği ve kavrayabi­leceği; bu anlama, kavrama, algılama sırasında ayağının kaymaktan kurtulamayacağı en zorlu sorunsallardan biri olduğunu belirtmemiz gerekir.

Bu zorluk, çok garip görülebilir ama -temelde- insanın özyapısının “tevhit”e yatkınlığından ileri gelir. İlk yaratılış aşamasında insanın kalbine yerleştirilmiş bulunan “Tek Yaratıcıyı tanıma” sezgisinin daha sonra “Kaalubela” olayıyla pekiştirilmiş olmasının oluşturduğu bir yatkınlıktır, bu.

Bu “kalbî bilme”nin yatkınlığıyla dünyaya gelen insan, aklı gündeme gelip de olgu, olay ve oluşları aklıyla hecelemeğe başladığında “kalbî sezgi”sinin güdümünden kurtulamayarak, adeta, her şey için “tevhit”te bulunmanın yollarını arar.

Felsefede görüşlerin mutlaka bir ilk ilkeye oturtulması ve bu ilk ilke bağlamlı ve uzantılı sistemleştirmelere gidilmesi bundandır.

Nitekim, bakıldığında, Eski Yunan Filozoflarından başlayarak, ta Karl Marks’a varıncaya dek düşüncesini sistemleştirmiş olanların tümünün ve bunlarla birlikte mistik/Bâtınî inançlar taşıyan (her dindeki) tasavvuf erbabının “tevhit” temelli bir anlayış ve inanış içinde oldukları görülür.

Şu var ki, andığımız bu “birleme”ler yine andığımız “kalbî sezgi”nin akıl tarafından suiistimali sonucu olarak ortaya çıkar. Aklı bu çizgiye getiren, bu alanda işlevlendiren ögeyse, “vicdan”dır.

İnsanın insan olan ve insan kalabilen yanının eyleme geç­mesi, kişide, yapıp ettikleri için bir “mazeret” bulma gereksinmesine varlık kazandırır. İnsan, “insan olarak kalmak” biçimindeki yaratılıştan gelen “vicdanî emel”ini koru­mak, kollamak -ve hatta- gerçekleştirmek; insanlığın üzerine düşmekte olduğunu gözlemlediği leke ve kirleri gidermiş olmak adına Akla başvuruda bulunur. Ve akıl eğer vahyin yönlendirmesine bağımlı kılınmamışsa istenildiğinden daha çok “ma­zeretler” bulur veya üretir.

İnsan, yaratılışına ters tutumlar dolayısıyla vicdanının başlattığı “isyan” hareketini, böylece, aklının verimleriyle bastırmağa çabalar. Bastırır...

Vicdandın başlattığı isyan, demek ki, başına buyrukluğu/başıboşluğu sebebiyle Akla bir uyarıda bulunma ve doğruya yönlendirme sonucu vermedi­ğinde/vermediğinden, sapmaya yol açacaktır. İşte, bu noktada, “Bir” olanın “Bir” oluşundaki/olduğundaki gerçeklik gözlerden kaçırıldığından, insan tarafından, kendince/aklınca “birleme”lere gidilir; yeni yeni başkaca “bir”ler gündeme getirilmiş olur.

Evet; artık “buyruk” ve “yasak” için gerçekleştirilen kuramlaştırmanın gereği olan kural koyucu ve getiricilerin sayısınca yeni yeni “bir”ler türetilip sahneye konulmuştur.. Ve her başıboşluk ürünü gereksinme ayrı bir “buyurucu”dur. Ve de bu buyruklara set çekici “engeller” olarak görülen başkaca kurum ve kuralları akış dışı bırakmak eğilimindeki çırpınışıyla da bir “yasaklayıcı”dır.

Buyruk ve yasakların gerçek buyurucu ve yasaklayıcı olan Yüce Yaratıcı’dan insana kaydırılmak istenmesi girişimiyle karşı karşıya kalınan bir ortama atılan bu adımda, -hemen- Aklın, vicdanî olabilmek veya görünebilmek için -yeni mazeretler üretmek üzere- eyleme geçtiği görülür; başlangıçtaki “mazeret” üretimi -gide gide- kurallandırmaya yol açar.

“Akıl”, bu noktada, her tutum ve olay için -insana- ayrı bir “mazeret” üretmektense, kuralların bütününü sağlam bir kazığa bağlamak üzere bir “mazeret matrisi” oluşturur. Ki, ilk ilkeye dayalı sistemleştirme ve dolayısıyla “birleme” olayı, işte böylesine bir “mazeret matrisi” oluşturma kaygısının sonucu olarak ortaya çıkar.

İnsan, -işte şimdi- başlangıçta kendisini harekete geçiren vicdanın sesini bastırmak gibi bir ihtiyaç içinde de değildir. Çünkü onu/vicdanını -üretmiş ve türetmiş olduğu- kuralların kalıbına dökmüştür. Vicdan -bir bakıma- içgüdülerin aklandırıcısı akıl tarafından susturulmuş/kanalize edilmiş, hatta yedeğe alınmıştır.

Yeryüzündeki insanların çoğunluğunun sapması ve saptırması için elverişli ortamın oluşumu bu çizgi üzerinde gelişmekte ve bu düzleme yerleşmektedir. Kurgulanmış “birleme”lere dayalı sanıların ardından yürüyüş ve her adımda yalan uyduruş -çoğunluk için- artık bir “çözüm” olmuştur, öyle sayılmaktadır.

Yeryüzündeki insanların çoğunluğunun bu geli­şim içindeki sapkınlığını düşünerek, Müslüman, azın­lıkta kalmasına bakıp da gam çekmemelidir. Çünkü görünmekte olan, “İlâhî Hikmet”in bir izdüşümünden başka şey değildir.

 

İSTEK

Çağdaş yargılar ve yaşayış biçimi, “bilimsel” kimi yorum ve anlayışların ürünüymüşçesine görünse/gösterilse de, Yeryüzündeki insanların çoğunluğunun tutum ve davranışları -temelde- nefsin istekleriyle/istekleri doğrultusunda güdülenmektedir.

Sapıklıkların ve sapkınlıkların kökeninde -kimi bilimsel açıklamalar yapılmak için ne ölçüde çaba gösterilirse gösterilsin- “nefsin istekleri” yatmaktadır.

Kaldı ki, bilimsel açıklama diye öne sürülüp durulan kimi “yaldızlı sözler” de, gerçekte, nefsin isteklerini kuramlaştırmak, kurumlaştırmak ve böylece meşrulaştırmak dışında bir amaca yönelik değildir. vahyin yaşamda uygulamaya konulması için kullanılacak “araç” olmaktan öte bir yetkinliği bulun­mayan Aklın -bu alanın dışına çıkarak- yaptığı açıklamalardır, bunlar. Uygulanan yöntemde bir gerçeği açıklığa kavuşturmak ve olaylara gerçeğin aydınlığını getirmek çabası değil; olayları “gerçeğin elbisesi”ne bürünmüş göstermek eğilimi ve yönelimi vardır; buysa, “iltibas”tır.

Gerçekten de Gerçek ve Gerçeklik kendi köklerinden sökülüp bir yapay temel üzerine kaydırılmış, oturtulmuştur. Çağdaş bilimlerin -ve bunların insana, yaşama ve varlıklara ilişkin yaptıkları/sürdürdükleri yorumların/açıklamaların- gerçekle ilişkisi ve bağlantısı bir gerçek olgu olmaktan uzaktır. Aldatmaca, -işte- temeldeki bu bağlantı noktasındadır. Kendi öz temelinden koparıl­mış veya saptırılmış olan Gerçek ve Gerçeklik bir başka yalan ve yapay temel üzerine oturtulmuş, -daha doğrusu- oturuyormuş gibi gösterilmiştir.

İnsanlığa verilmek istenen yapılandırıcı eğitimin özü/temeli/gereği olan kimi gerçekte kurgu ve varsayıma dayalı önerilerin/önermelerin -aslının olup olmaması gözlerden saklanarak- biricik Gerçek ve Gerçeklik olduğu, bunların dışında Gerçek ve Gerçeklik bulunmadığı noktasından yola çıkıl­mıştır. Temelde bir “bilgi” değil, yalnızca varsayım/kurgu bulunmakta; bütün yorum ve açıklamalar -işte- bu varsayımlara dayandırılmaktadır.

Varsayımlarsa, -önceleri de değindiğimiz gibi- nefsin isteklerine -vicdanın isyanını da bastırmış olarak- mazeret bulmak, her birine uygun “mazeret matrisleri” halinde kurallar uydurmak işlevini yüklenen Aklın ürünleridir. “Akıl”, yaşamı gerçeğe ve ger­çekliğe, biricik gerçek ve gerçeklik olan vahye göre biçimlendirecekken, bu biçimlendiricilik yeteneğini -insan şeytanları ve cin şeytanlarının dürtüsü ve güdüsü/güdümüyle- kurallandırıcılık ve kendinden/kendince biçim vericilik yolunda kullanmağa kalkışmıştır.

Buna, -anlaşılma kolaylığı getirmiş olmak için, biz- “aklın tiranlığı” diyeceğiz. Çünkü “akıl”, bu tutumuyla -gerçekte bir “icra/yürütme organı” olduğunu unutarak- “teşri/yasama/kurallandırma yetkisi”ni de ele geçirmiş, kullanır olmuştur. Her tiranın tutumunda kişisel kimi istek ve çıkarların egemen oluşu gibi, “tiran-akl”ın bu yönelişinde de -yine- aynı etkilerin güdümü/yaptırımı gözlenir.

Gerçekteyse, “tiran” konumunda akıl görünüyor ol­makla birlikte asıl pay alıcı ve dolayısıyla da Aklı yönlendirici Nefistir; insanın iz benliği/iç benliğidir. “Akıl” gururu okşanarak ortaya sürülmüş, her şey kendisine bağlı ve kendisinin bağımlısı gibi gösterilmiş bir “araç”tan başka bir şey değildir, burada da. Egemen gibi gösterilerek Nefis tarafından kullanılmakta; vahye hizmet etmekten kaçınmışlığına ve böylece bağımsızlığını kazanmış havalara girmesine karşılık/karşın, gerçekte, bu kez de Nefse hizmet vermektedir. Nefis tarafından bir araç ve gereç olarak verimlendirilen bir öge derekesine indirilmiş olmak­tadır.

Böylece, sözüm ona eğilim ve tutumları daha seviyeli ve haysiyetli bir çizgide tutmuş olmak adına, olaylar ve oluşlar Akla bağlı ve “aklın gereği” gibi gösterilmektedir. “Akıl” bu oyuna gelmiş olarak Nefsin hem aracı, hem uşağı, hem fedaisi konumuna oturtulmuş bulunmaktadır. Bu ise, açıktır ki, ancak Şeytan”ın bir oyunu, bir hilesidir.

Yeryüzündeki insanların çoğunluğunun sapıklığa düşmesinde ve başkalarını sapıklığa düşürmesinde işlev veren akıl gerçek bir bilginin değil, Nefsin isteklerinin doğrultusundaki değerlendirme ve yorumlarıyla, -böylece- insanın açık ve gizli günahlarını da bir tür kurallandırma ile kurallandırarak yasallaştırma gibi bir ağır sorumluluk altına girmektedir. Çağdaş yargı ve tutumları yönlendiren “RASYONALİZM”, işte, budur...

 

ÇEKİŞME

Bir çekişme sürüp gider, şeytanlarla inananlar arasında. İnsanlardan şeytanlar ve cinlerden şeytanlar, inananları kendi yanlarına çekmek için didinip dururlar. Yaldızlı sözlerini daha bir allayıp pullayarak sunarlar, inananlara.

Üstelik -zaman zaman- inanmış olanlardan daha bir inanmış gibi görünerek, davranarak yaparlar bunu..

Bu yolla, uzlaşabilecekleri/birleşebilecekleri en küçük ortak paydayı yakalamanın peşindedirler. En küçük ortak paydayı yakalayarak buradan çıkıp, inanları saptırmanın yollarını ararlar, bu yöntemle..

Bunun için kimi yüzeysel görüntüler belirlerler/yakalarlar, -akıllarınca- inananlarda/inananlardan. Kendilerinin de katılabilecekleri şeyler... İlk bakışta kendileri ile inananlar arasında ortakmış gibi görünen/öyle gösterilen bu küçük şeyleri ön plana çıkarır da, -neredeyse- “İslam” o şeylermiş gibi, o şeyler bütünüyle İslam’ı belirlermiş gibi, İslam’la o şeyler özdeşmiş gibi, İslam -ancak- o şeylerden ibaretmiş gibi, İslam’ın temeli o şeyler üzerine kuruluymuş gibi bir tutum takınırlar.

Bu tutumlarıyla iki amaca varmak istemektedirler: Birincisi, İslam’ın gerçeğini gözlerden gizleme, İslam’ın bütününü ve bütünlüğünü akış-dışı, gündem dışı bırakma noktasında düğümlenir bu amaçların.

İkincisiyse, yukarıda değindiğimiz, bir ortak nokta yakalayarak doğruları kendi bakış açılarından doğrulatma yoluyla doğrunun “İslamsız” da bulunabileceğini vurgulayarak akılları çelip, ayakları kaydırma çabasına yönelik amaçtır.

Bu amacın gerçekleştirilmesin doğrultusundaki eylemler sırasında, çoğunlukla, şeytanların kendileri pek ortalıkta görünmez de, dostla­rını devreye sokarlar. Dostları eliyle/diliyle, konuyu veya sorunu gündeme getirmeği yeğlerler, bu açılımda; “suret-i haktan görünmek” olayı yaşanır.

Basit bir örnek verelim: Domuz etinin zararlarından söz ederler. Bu zararları ondaki kurtçuklara bağlarlar. Sağlık bakımından kurtçukların zararını vurgular ve ardından da “Günümüzde tıp o ölçüde ileri gitmiştir ki, artık bu gibi parazitlerle rahatlıkla başa çıkılmaktadır,” deyivererek, handiyse, domuz etinin artık zarar verici bir yanının kalmamış olması dolayısıyla haramlığının da söz konusu edilemeyeceğini belirtmeğe çalışırlar. Ya da, -sözüm ona- “modern kesim” yöntemleriyle kurtçukların o etten bütünüyle temizlenebildiğini anlatıp, o pisliği “nur-nimet” göstermeğe çabalarlar.

Hele bir de -bu şeytanların dostlarının- “Efendim, domuz eti çok yağlıdır ve yağlı et de Arabistan gibi sıcak ülkelerde sağlığa zarar verdiği için yasaklanmıştır; bu yasak, öyleyse, niçin yağ ihtiyacı içindeki insanların yaşadığı soğuk bölgelerde geçerli olabils­in?” diyebilecek ölçüdeki bir ahmaklığı sürdürenleri vardır ki, bunlar, -birazcık aklı başında inananlar için- kolayca tanınabilecek kimselerdir.

Alabildiğine basitleştirerek verdiğimiz bu örneği  bir de “sosyal yaşam”la ilgili bir bağlamda daha belirginleştirmiş olmak için, -sözün gelişi- “zekât”la ilgili “görüşlerini” anımsayabiliriz:

Zekâtın “alabildiğine mükemmel bir sosyal dayanışma” kurumu olduğunu öne sürerek söze başlar; ardından günümüzdeki kimi sosyal dayanışma ve yardımlaşma kurumlarını gündeme getirirler. Onların işleyişindeki düzenlemeleri sergiler ve bunları zekâtın çağdaş işleyişinin bir türü olarak gösterirler; Sosyal Politika ile ilgili düzenlemelerin erişmiş bulunduğu boyuta işaret ederek, çağdaş toplumda artık zekât gibi bir uygulamaya gerek kalmadığını vurgulamağa çalışırlar, açıkça veya üstü kapalı.

Yapılmak istenen, -açıktır ki- kimi kafaları İslam kurumlarından çağdaş uygulamalara kaydırmak; çağdaş uygulamalar adına inananların akıllarını çelmektir. Değil mi ki, -onlara sorarsanız- aynı işlevi gerçekleştiren kurumlar -artık- vardır, öyleyse, İslam’la gelen ve oluşan kurumlara gerek kalmamıştır.

Namazı mükemmel bir spor ve dinlenme vesilesi, orucu övülmeğe değer bir perhiz olarak tanımlayan kimsenin de, -konuşmada eğer Yüce Allah’ın bu buyruklarının birer “buyruk” olarak önemi vurgulanmamışsa- varmak istediği nokta, -işte- aynı kafa çeliciliğini gerçekleştirmeğe yöneliktir.

Evet, şeytanların dostları İslam’a kendilerince açıklamalar getirerek onun kimi hükümlerinin -neredeyse- geçersiz olduğunu vurgulayıp, inananları, özellikle de din bilgi ve bilincinden yoksun olanları kendi yanlarına çekmek isterler. Ve bunda başarılı olamayınca da, -bu kez- inananlarla açık açık bir çekişme içine girerler. Yanlarına çekemeyince, çekişirler.

İnananlar, şeytanların dostlarını iyice tanımak ve suret-i haktan görünme çabalarına karşın onlara karşı uyanık olmak ve sözlerine kapılmamak zorundadırlar.

 

DÜNYA

Dünya, tek düzlemde irdelenemeyecek -çok yönlü- bir olgudur. Her açılım ona ayrı bir anlam verir, değişik değerler yükler. İlişkilerdeki -saplantı ürünü- yanılgıların yolunu tıkamak, Dünyaa yöneltilen her bakışta tutarlı bir ölçek kullanımıyla mümkün olabilir.

“Ahiret’in tarlası” olan Dünya, İnsan’ın/Müslüman’ın -halifelik gereği- egemenlik kuracağı bir alandır. Ahiret için yaratılmış bulunan Müslüman’ın -o dönülüp, kalınacak- öz yurdunda kavu­şacağı konum, Dünyaya yönelik etkinliğiyle biçimlenecektir. “Dünya’nın Müslüman için yaratılmış olduğu gerçeği, böyle bir etkinliğe zorlayıcı etmendir.

Bu açılımda Dünya sırt dönülecek, boş verilecek, dışlanacak bir olgu sayılmanın ötesindedir. Avuç içine alınıp, biçimlendirilecek; boyunduruk takılıp, güdülecek; Müslüman’ca işlenip, “Ahiret ürünleri” devşirilecek bir tarladır.

Ahiret’e azık sağlamağı amaçlayan bu eylem sırasında, Müslüman, -ayrıca- Dünyaya özgü kimi nimetler de elde edecektir. Güzel bir durumda “yerleşmek”, Yüce Allah’ın yarattığı “süsler”den ve “rızıkların temizleri”nden yararlanmak, saygın bir konum edinmek, inanmış olmanın sonucu -ve gereği- bir üstünlüğe erişmek, -Ahiret’inkiyle birlikte- Dünyanın da “sevabına kavuşmak”, -hep- "Ahiret’in tarlası" üzerinde “halife olarak egemenlik kurma”nın -şu yaşamımızdaki- verimleri olacaktır.

Yüce Allah’ın “Dünya’nın güzellikleri” ile “Ahiret’in güzellikleri”nin birlikte istenmesi yolundaki buyruğu, söz konusu verimin gerekliliğini ve önemini belirlemeğe yeterlidir.

Şu var ki, Dünya çerçevesi içinde kalıcı bu verimler, bir yerde “yan ürün” gibi görülmelidir. Amaç, Ahiret’tir. Ahiret’teki amacın ele geçirilebilmesi, bu verimleri gerçekleştirici, bir “yan ürün” olarak sağlayıcı etkinliklerle mümkün.

Etkinliğin -Ahiret dışlanarak- “Dünya nimetleri”ne yönlendirilmesi/yöneltil­mesi, amaçta böyle bir sapma olması durumuna gelince... Büyük aldanıştır, bu.

Çünkü bu açılımda, “Dünya’nın süslü gösterilmesi”,  haliyle de öyle görülmesi tehlikesi vardır. Dünya süslerinin insanoğlunu ayartması, kendine bağlaması, kendini “amaç” saydırıcı bir eğilime sürüklemesi vardır.

Bu bağlamda ortaya çıkacak en küçük sapma, Dünyanın süslerine boyun eğme doğrultusundaki kimi tutumlarda kendini gösterir. Kadın/eş, çocuk, malvarlığı -artık- “gözde”dir. Yitirilmeleriyle tedirginlik doğuracak/duyulacak bir üst-anlam kazanmışlardır. Yaşamdaki “durağanlık” da öyle.. Sürdürülen düzende değişim olmaması amaçlanmış, bu noktaya yoğunlaşılmıştır. Yüce Allah yolunda “cihat” bile, durağanlığı örseler korkusuyla, kaçınılan bir iş/tutum gibi görülebilecektir, bu gidişte/gidişle..

Durağanlık isteği/işleği ve “gözdelere bağlılık”, giderek, -kişiyi- bu imkânları elinin altında bulunduranlardan ve sunanlardan/sağlayanlardan yana, onların yanında/safında bir “uğraş”a itecektir; insanı ayağa kaldıran, yürüten, -artık- iman değil, “imkân”dır. İmandan ve imanı olandan değil, de, imkânı olandan yana bir tutum izlenecektir, bu çizgideyken.

Böyle bir gidiş/gidişat ise, “Ahiret’i Dünya’ya/Dünya için satmak” eyleminin oluşabileceği bir eğim içinde, kendileri için “Dünya’nın süs­lendirilmiş” olduğu kâfirlere özgü alanın sınırına dayanmaktır, neredeyse. İnsanın insana kullaşmağı göze aldığı, gönlünü buna yatıştırdığı bir ortamdır, artık, yaşanan/yaşanmakta olan. İşte, bu anlam doğrultusundadır ki, Dünya, sırt dönüle­cek bir olgu durumuna gelmektedir.

Sınanmak üzere gönderildiği Yeryüzünde, insanoğlu, Dünyayı bu iki anlamından biriyle benimsemek durumunda: Egemen olunan “Ahiret tarlası” veya egemenliğine boyun eğilen “süslü gözde”. Dünya­dan soyutlanılamayacağına göre -ondan el etek çekici- bir başka konum/durum/tutum yoktur. Evet; ipleri ele geçirilemediğinde -kesinkes- avucuna düşüle­cektir, onun.

Bununla birlikte, üçüncü bir tutum/durum ise, ancak, Dünyanın süslerini ve imkânlarını ele geçirmişlikle/elde bulundurmakla büyüklenip de, bu büyüklenme dolayısıyla Yüce Allah’ın ayetlerini “bile bile ve inadına” inkâr eden “Cehud”lar karşısında takınılacak tavırla gündeme girebilir.

Bunların karşısında hüzne düşmemek/kapılmamak ve onların dayanakları olan Dünyayı “yalnızca bir oyun ve eğlence” olarak görmek; böyle­ce, “Ahiret Yurdu”nun “daha iyi” olduğunu, kalıcılığını vurgula­mak. Ahiret’in nimetlerini düşünüp, “Dünyalık”ları küçümsemek...

İşte Dünyanın üç ayrı bakış açısında ortaya çıkan üç ayrı anlamı..

 

YALANLAMA

Dünyadan edindikleri kimi imkânlara dayanarak büyüklenenlerin “bile bile ve inadına” sürdürdükle­ri yalanlama ve inkâr, -inananlar için- güçlükle katla­nılabilecek türdendir. Bu “Cehud”ların görünürdeki üstünlük ve güçleri, -toplum genelinde- yalanlamala­rının tutarlı bir tutum olduğu izlenimini verdikten başka, inananları baskı altına sokucu bir sonuç da doğurmaktadır, çünkü.

Öyle ki, onlar için inkâr, “özgürlük”ten sızdırılmış kaçamağın ötesinde bir nite­liğe bürünerek, -sanki- doğal hak görünümüne bürünmüş/dönüşmüştür...

“Cehud”ların bu “haklılarmışçasına” tutumlarının -çevrede- “inananların yanılgı içinde bulunduğu” gibi kanılara/sanılara yol açması da, kesin gerçeklerin anlatılmasını köstekleyici bir diğer olgu olarak ortada durmaktadır. Toplumun yapısı, -çünkü- güçlünün yanında yer almak eğilimindedir. Güçlüyse, bu açılımda, “güçleri” gözlemlenip duyumlanabilenler olmaktadır.

Bir yandan yalanlanmayla birlikte karşılaşılan “alay” -ya da alaylı biçimde yalanlanma-, öte yandan uygulanan kimi -açık veya kapalı- baskılar; kesin gerçekleri topluma götürmenin yollarını tıkayıcı engel­leri de yanlarında taşıyınca.. Ortaya çıkan dışlama/yüz çevirme görüntüleri -inananlar açısından- katlanılması zor bir ağırlık oluşturur.

İşte, bu nokta, “sabır” pınarının gözesinden kalbi emzirme zamanının yaşandığı bir duraktır. Gönül, -olayların birikintisi burukluktan- “sabır pınarı”ndan kalbe saçılan iman ve güven duygularıyla duru­lacak, arınacak ve durulanacaktır, bu durakta.

“Dosdoğru Yol”a çağırma uğruna -geçmişte--uğraş vermiş olanları çevreleyen/haleleyen olaylar -ve hele-Yüce Allah’ın insanlığı kurtuluş çizgisine iletsinler için gönderdiği elçilerinin haberleri, “sabır pınarı”nı besleyici birer kaynak.

Yalanlanmanın da, baskı altına alınmanın da, zulüm görmenin de en ileri örnekleri onlarda... Yüce Allah’ın -en uygun ortamda- yardımını eriştirdiği kimseler, yine, O’nlar... Sonuçta kazançlı çıkanlar da, sonunda kurtuluşa vardırılanlar ve varanlar da -evet- O’nlar...

Bilinmesi gerekir ki, Yüce Allah’ın iman eden­lere olan yardım vaadi sürekli geçerlilik içindedir. İman etmiş olarak ve imanının gereklerini gerçek­leştirme yolunda yürümüş bulunarak yaşayan bir kimsenin aldığı tek nefes yoktur ki, Yüce Allah’ın yardım ve lütfundan uzak veya yoksun kalmış olsun.

Yüce Allah’ın bu vaadi taşıyan kelimelerini değiştirebilecek herhangi bir güç ve güçlünün bulunmadığını, bulunamayacağını düşünmek, iman edenlere olan yardımın sürekli geçerliliğini ve sürekliliğini vurgulatıcı kanıt olarak yeterlidir.

İnananların bu sürekli yardımı kavrayabilmesi, gönlünü bu rahmete açık bulundurması, “sabr”ı pekiştirecek/keskinletecek; yüz çevirmelerle karşılaşmaların doğurduğu ağırlığı ve karşılaşılan baskıların izlerini kalplerden silecek/giderecektir

İnanma noktasında dimdik durulurken, yaşamaya dönüştürülmüş iman -sürekli- bildirimlerle bir “çağrı bayrağı” yapılacak; ama “bile bile ve inadına yalanlama”lardan doğmuş yüz çevirmeler gönüllerde burukluklar oluşturmayacaktır, artık...

Yüce Allah’ın yardımının sürekliliği bilgisi, inananı, yüz çeviricileri inandırabilmek yolunda kimi olağanüstülükler araştırma ve dileme çırpınışından kurtarıcı bir işlev verir, ayrıca. Çünkü Yüce Allah istemedikçe, -hiç kimse- yeri delebilecek ya da göğe tırmanabilecek -ve oralardan- inandırıcı olağanüstü­lükler devşirebilecek durumda/konumda/güçte/kudrette değildir.

Böylesine bir “olamaz” için çırpınmak eğilimi/beklentisi, -yardımın kesintisiz sürekliliği bilinince- gönülden silinecektir. Değil mi ki, Yüce Allah dileseydi, -elbette- onları hidayet üzere/üzerinde toplayabilirdi.. Değil mi ki, onlara hidayette bulunmamıştır, öyleyse bunu dilememiştir. O’nun dilemediği bir işin olamayışından/gerçekleşemeyişinden dolayı hüzünlenmek ve “olsun” için çırpınmaksa, -ancak- “bilmezler”den olanlara yakışır bir tutum.

İşte bu açılım, Müslüman’ı “Cehud”lar karşısında “sabır” kuşanımıyla donatıcı hidayetin apaçık görülebileceği pencere, “sürekli yardım”ı kavratıcı bir aydınlık alan...

“Cehud”ların durumuysa şu: “Ancak işitenler (çağrıya) uyar; ölülere gelince Allah onları diriltir, sonra O’na döndürülürler...”

 

CEZA

Kur’an-ı Kerim, tırnaklı hayvanların hepsinin, bu arada sığır ve koyunların da içyağlarının Yahudilere haram edildiğini belirttikten sonra; bunların -özellikle- onlar için bir ceza olarak, zulümle­rinden dolayı bir ceza olarak haram kılınmış olduğunu vurgular.

Yahudilerin gerçek anlamda bir Ümmet oldu­ğunu ve kendilerine birçok peygamberlerin gönderil­miş bulunduğunu anımsarsak, bu ceza nitelikli veya amaçlı “haram”ın pek de tepeden inme olmadığını, durup dururken ortaya konulmadığını anlayabiliriz. Musa âleyhisselamın peygamberliği sırasında -gerek yıllar yılı süren Mısır tutsaklığı ve gerekse o Büyük Peygamberle birlikte kırk yıl boyunca çölde aynı kaderi paylaşmanın sonucu ve birikimi olarak- tüm çizgileriyle iyiden iyiye ortaya çıkan Yahudi ve Yahudilik, daha O’nun zamanında -ve her fırsatta- bin bir sapkınlık içine düşmüş ve hele peygamberler gönderilmeyen dönemlerde bu sapkınlıklar sınır tanı­maz boyutlara varmıştır.

Bu tutum ve durumları, Yahudileri hem “çok peygamberli” bir ulus haline getirmiş, hem de her gönderilen -bu çok sayıdaki- peygamberlerin onlar için bir mutluluk ve kurtuluş olduğu ölçüde bir korku­tucu ve -şeriatlarıyla da- cezalandırıcı olmaları sonu­cunu vermiştir.

Öyle ki, Yahudilere gelen her pey­gamber, onları kimi badirelerden kurtarmış, ama Yahudiler de -dur durak bilmez tutumları yüzünden- her seferinde daha sıkı bir şeriatla karşı karşıya gelerek bunun bedelini çok pahalı ödemişlerdir, deni­lebilir.

Ki, bu, aslında kurtuluşlarının bedeli olmaktan çok, o kurtuluştan önceki açmazlarını da doğuran sınır aşıcılığın ve tevhitten sürekli yüz çevirişin bir karşılığı olarak görülmelidir.

Öte yandan, İslam Milletinin Efendimiz âleyhissalâtvesselam çevresinde oluşan Ümmet topluluğunaysa bir başka peygamber gelmemiştir ve gelmeyecektir. Bu topluluğun, O’nun risaletinden buyana İslam Milletinin -öyleyse- çok peygamberli bir ulus olan Yahudiler örneği -her seferinde şeriatı daha sıkı duruma getirerek- bir cezalandırmayla cezalandırılması söz konusu olmayacak demektir; bugüne dek olmadığı gibi.

Nitekim, haramlar da, helaller de Kitapta ve “Sünnet”te açık açık bildirilmiştir. Bunların değişti­rilmesi ve hele “ceza” olsun diye kimi yeni haramla­rın gündeme girmesi mümkün değildir.

Bununla birlikte, Kur’an-ı Kerim’in -yazımızın girişinde anlamını andığımız- ayetinden anlaşılacağı üzere de, Yüce Allah’ın kimi helâlleri haram kılarak cezalandırmalar yapması gibi bir uygulama gerçekleşmeyeceği düşünülerek bu “adetullah”ın artık gündeme girmeyeceği de sanılmamalı; “cezalandırma”nın her an yaşanabileceği göz önünde tutulmalıdır.

Yüce Allah’ın “haram ve helâl” bağlamında koyduğu hükümlerde -artık- bir değişiklik söz konusu olamayacağına göre, acaba, bu “adetullah” -bizim dönemimizde- ne tür bir uygulamayla yaşama geçebilecektir, diye sorulabilir.

Böyle bir sorunun açık ve seçik karşılığını bulup buluşturmak mümkün olma­makla birlikte, sürüp giden kimi olaylar ve gözlemle­nen gelişmeler, “adetullah”ın sürmekte olduğu çizgileri yakalayıcı kimi izle­nimleri vermekten de geri kalmamaktadır..

Helâllerin hükmen haram kılınmamış olmasına karşın, ama Müslümanların kendilerinin, ama düşmanlarının uygulamalı bir biçimde helâlleri haram sanıcı/sayıcı bir tutum takınmaları ve bunu da toplumda genel geçer bir baza oturtmuş olmaları, ola ki, andığımız tür bir “cezalandırma”nın örneklerinden biridir.

Müslümanların kendi elleriyle gerçekleştirdikleri bu tür uygulamalar, elbette, cehaletlerinden kaynaklan­makta; “cahil” olmanın verdiği büyük korku sebe­biyle züht ve takva adına en mubah -ve hatta bazen sünnet- olan haller ve işler bile “haram” sanılmakta/sayılmakta; öylece davranılmakta ve yaşanmaktadır. Bu, Yüce Allah’ın Dini öğrenmek istemeyen ümmete olan cezasıdır. Böylece, helâller hükmen helâl kalmakla birlikte, uygulamada, birer harama dönüşmekte, bunun sonucu dinli yaşam zorlaşmakta ve bir tür zulüm olan cehaletin cezası “adetullah”a uygun olarak çekilmiş olmaktadır.

Müslüman olmayanlar eliyle gerçekleştirilen ceza ise, Müslümanları en doğal kimi haklarından yoksun kılıcı durumlarda gündeme girmektedir. Ortada yine hükmen bir haram kılınma yoktur. Müslümanlarda o şeyin haramlığı sanısında ve kanısında değildir, ama helâl olan bir şey, uygulamada haram olmuştur.

Yüce Allah’tan bağışlanma dileyelim, olmaz mı?.

 

YERLİYERİNDE

Yaratılmış ve yaratılmakta olan her şey yerli yerinde. Ne eksik var, ne de artık. Yersiz tek görüntü, düzensiz tek durum, gereksiz tek oluş söz konusu değil. Varlıklar bir yana, yokların yokluğu bile yerli yerindeliğin birer ögesi. Ne ki yaratılmamıştır, işte o, yaratılmamış olmasıyla bu düzenleme içinde yerini almış, işlevini gerçekleştir­miş olmakta. Ve ne ki yaratılmıştır, yaratılmaktadır, o da varlığı ve oluşum çizgisiyle “bütün” içindeki yerine oturmuş bulunmakta. Çarpık ve yanlış tek görüntü, tek renk, tek oluş, tek durum yok.

Çarpıklık ve yanlışlık “bütün” çerçevesinde ve de yaratılmış olanlarda değil de, parçaların birbirine göre durumlarında -belki- göze çarpmakta. Bir parçanın -kendi dar açısıyla- diğerini irdelemesi ve değerlendirmesi durumunda “öyle gibi” algılanan olgulardır, bunlar da. Olay veya durum “bütün” içinde gözlendiğindeyse, tek çarpıklık ve yanlışlık bile ne mümkün?

Öyle ki, çarpık ve yanlış gibi görünenler/görülenler de belli bir “düzen”in gereği. Onların çarpıklık ve yanlışlığı giderilmiş olsa -diyelim-, “düzen” altüst oluverecektir. Demek ki, “yanlış” ve “çarpık” gibi görünen şey/şeyler, -gerçekte- kendi yeri, durumu, işlevi bakımından dos­doğru, tutarlı ve gerekli bir olgudan başkası değil.

İnsanoğlunca “hayır” sanılanların “şer”; “şer” görülenlerinse, "hayır" olabileceğini bildiren Buyruk da -bir açılımıyla- bunu anlatmış olmuyor mu?

Yüce Allah ve O’nun Sevgili Elçisi Efendimiz âleyhissalâtvesselâmın “hayır-şer”, “iyi-kötü”, “doğru-yanlış”, “günah-sevap”, “yararlı-zararlı”, “iman-küfür”, “emir-yasak”, “helâl-haram” nitelemeleri -elbette- yaratıkların düzlemi düzeyinde birer değerle­me. Bunların hepsi de, “bütün” içindeki konumu bakımındansa, yine yerli yerinde. Zararlar veya yararlar, kullara. Yüce Allah, her şeyden münezzeh, her şeyden beri..

Ve her şey -kulun bakış açısında ister iyi, ister kötü olsun- O”nun takdirdi gereği belli bir “hesaba göre”. Böyle bir “hesap”taysa, yanlışlık ve çarpıklık olamaz...

Kula gereken, -yaratıklara doğrudan bir eleştiri yöneltmeksizin- Yüce Allah’ın ve O’nun Sevgili Elçisi Efendimiz âleyhissalâtvesselamın buyrukları doğrultusundaki değerlendirmelere baş eğmek. “Kötü” derken aklıyla ve düşüncesiyle -o şeyi- “kötü” görerek değil, ama “kötü” olduğu bildirildiği için öyle demek. “İyi”yi gönlüyle ve duygusuyla değil de, -yine- o buyruklar ışığında seçmek ve beğenmek.

Çünkü “iyi” bilinen şeyler için, -Efendimiz âleyhissalâtvesselama Kitap’ı ve bir o kadarını verdiğinde- Yüce Allah “kötü” buyurmuş olsaydı, o şey şimdi “iyi” olmaktan çok uzak, kaskatı bir “kötü” olmuş olacaktı. Ya da, bunun tersi: “Kötü” sayıla gelen de “iyi” sayılacaktı. O’na gerçek anlamda teslimiyet, ancak, böylesine bir tutumla ve anlayışla...

Varlıklara ve varlaşmaya bu açılımda bir yöneliş, -Yüce Allah’ın inayet ve hidayetinin verimi sonucu- gerçek bir aydınlığa ka­vuşmaktır. Kulak, O’nun buyruklarından başka her ses ve söze karşı sağır; dil, O’na olan imanı “tasdik ve ikrar”dan özge her konuşma ve anlatım için lal bile olsa, insan, varlık âlemindeki yerini -yine- belirleyebilecek­tir, bu aydınlık içinde.

Ayetleri yalanlamış olanlarsa, -bu aydınlığı yitirmiş olmakla- kopkoyu bir karanlık içindedirler. Kulakları duysa, dilleri söylese bile -o koyu ve katı karanlık içinde- çıkardıkları seslerin peşine düşerek yollarını bulmaları mümkün değildir.

Kaldı ki, Yüce Allah’ın buyruklarını dinlemedikleri ve söylemedikleri için, gerçeklikle gerçek bir iletişim ve anlaşmayı da sağlaya­mayacaklarından, -onlar, gerçekte- birer lal ve sağır durumundadırlar. Kopkoyu karanlık içindeki lal ve sağır bir kimsenin durumunu düşünmek, “gözlem” üzerine kurulu çağdaş bilimlerin şaşkınlığını ve açmazını anlama yolunda yeterli bir ip ucunu ele geçirmektir.

Bu kafa yapısına kapılmış ve çakılmış olanlar, inanmak için, kendilerini enselerinden tutup “iman iklimi”ne sürükleyecek bir zorlayıcı olağanüstülük gereksinmesi içindedirler. Zoraki güdüm ve eğitiminse, ancak insandan aşağı birer ümmet olan hayvanlar âlemi üyeleri için geçerli oluşu, -işte- bu tutumun sürdürücülerinin kendilerini nerede saydıklarını göste­rici bir açık belge. Evet, onlar, -hayvan ne kelime- hayvandan da aşağıdırlar.

 

VAHYE UYMAK

Topluluklar oluşturan, çevresinde toplanı­lan ve uğrunda birlikte davranımları mümkün kılan -başlıca- iki öge var olagelmiştir: Maddî imkân ve manevî güç..

Seçkin kimi örnekler bir yana bırakılırsa, insanlığın tüm geçmişindeki bütün çıkışların ve davranışların, kitlesel dalgalanma ve çatışmaların -kaynak veya amaç olarak- bu iki ögeyle ilintili olduğu görülür. Her ikisi de, ön sıraya çıktıkları dönemlerde, öylesine güçlüdürler ki, bütün bir Yeryüzünde kendilerinden başka bir kök, bir amaç, hatta bir olgu olmadığı izlenimini verirler, artlarından sürükledikleri kitlelere.

İyinin de, güzelin de, doğrunun da -ancak- Gerçeklikte oldu­ğunu unutturucu; hem iyi, hem güzel, hem de doğru olanı kendinde gösterici; kendini gerçek ve biricik gerçeklik yerine oturtucu bir görünüm ve güç sergilerler, bu ögeler, egemen oldukları dönemlerde, yerlerde, topluluklarda.

Bu özellikleri dolayısıyla -veya insanın bu doğrultudaki eğilimi sonucu- her iki öge de -zaman zaman ve yerine göre- kullanılmışlardır, geniş kitleleri etkilemek isteyen kimselerce.. İkisi­nin bir arada gündeme getirildiği dönemler de olmuştur, zaman içinde.

İnsanın çift yönlü gereksinmelerinin böyle bir kullanım alanı oluşturduğunu; hangi yönde istek artarsa, -hemen- o doğrultudaki alanın göze görü­nür ölçüde büyüdüğünü, ardından da o yana ağırlık verici, o yanı “amaç” gösterici bir yönelimin gündeme geldiğini eklemeğe -bilmem- gerek var mı? Gereksinmeler doğrultusunda doğal bir yöne­lim olayı...

Evet, ilk bakış ve dış görünüşte -insanlık çerçevesinde- neye gereksinme duyulmuşsa, toplu­mu oluşturan bireylerce neyin eksikliği duyumlanmışsa, o şeyin giderilmesini veya tamamlanma­sını sağlayıcı bir davranış ve çıkış gözlenmektedir, geçmişteki olaylarda. “Üstün yaratık” insana “hizmet”i amaçlayıcı gelişmeler görünümündedir, üstelik olanlar. Bu yanıyla da -genelde- ilgi çek­mekte, destek görmekte ve -hatta- övülmeğe değer görünmekte.

Bunun da ötesinde; kendini tanıtmak, varlığını duyurmak, ilkelerini benimsetmek ve -böylece- kitleleri Gerçek saydığı ölçülere ve davranımlara yöneltmek ve gütmek isteyenler, -genellikle- gü­nüne göre, bu iki ögeden birini -veya biri ağırlıklı olmak üzere her ikisini- kullanmayı bir “politika”, bir “strateji ve taktik” gereği görüp, değerlendir­mektedirler.

Öyle ya, -böylece- hem insanlığın bir gereksinimi karşılanacak, hem toplumun “kendi ger­çeklerine” yönlendirilmesi sağlanacak, hem de, sürekli “iyi-güzel-doğru” yolundaki söylemlerle bir güdüm ve gidiş ger­çekleştirilmiş olacaktır. Amaç, -benimsenen inancın doğrultusunda- insanlığa bir hizmet götür­mektir, çünkü.

Bu oldukça aklî ve mantıkî görünen yol ve yordamın -geçmişe baktığımızda- olayların kalıcılık belirten geliş çizgisiyle uyuşmadığını, geçmişteki olaylarca doğrulanmadığını görmekteyiz, ancak. Kimi kitle­ler için “doğru” görünse de, onların dışındakiler için bir “açmaz”a yol açtığını gözlemekteyiz, geç­miş olayların gelişmeleri sırasında.

Tüm insanlık çerçevesindeki bir değerlendirmede, kimi kitlele­rin lehiyle, kimilerinin aleyhinin bir arada söz konusu olduğunu; sağlanan yararların yol açılan zararlarla dengelendiğini ve sonuçta insanlık için ortada elle tutulur bir “gelişim” olmadığını, gerçek bir “kurtuluş”un çok uzaklarda kaldığını; kimileri için kimilerinin “özveri”ye tutsak kılındığını anla­maktayız.

İşte bu durum, İslam adına ortaya çıkmalarda, -tutarlı görünümüne karşın- bu iki ögeyi gündeme getirmekten kaçınmağa zorlayıcıdır. İnsanlığın geçmişindeki kimi yıkım ve zulümlerin, uzantısı günümüze dek gelen yanılgı, sapkınlık ve kinlerin de, bu iki ögeyi “yem” olarak kullanan uygulama­lardan doğduğunu düşünmek bu zorlamayı daha bir zorunlu kılmaktadır.

Öyle bir zorunluluk ki, Müslüman için, “BEN YALNIZCA VAHY’E UYUYORUM” deyip de, insanları -özellikle- VAHY’e çağırmaktan başkaca tüm yolları kapamaktadır.

Müslüman’ın, “Yüce Allah’ın hazineleri yanımdadır..” dercesine maddî, "”Gaybın anahtarları bendedir..” dercesine manevî ögeleri gündeme getirip kitleleri toparla­mağa çalışmasının, kalkışmasının yolları tıkalıdır. Kendini her türlü dünya bağından kurtulmuş ME­LEK gibi göstermesi için de, durum aynı. Ne görünür imkâna, ne görülemez güce, ne de beşer üstü tutum takınıcılığa çağrı.. Bunlar, yok!

Ona açık olan tek yol, -açıkça- “BEN YAL­NIZCA VAHY’E UYUYORUM” diyerek, insanları “vahy olunan”a çağırmaktır. Görebilenler ve duyabilenler için bu çağrı yeterli olacak ve onlar buna geleceklerdir; çağırmayı bilirsek...

 

 

II. Bölüm:

İnsanlar - İnsanımsılar

 

HARCAMA

Ortalıkta tanrılığı açıkça öne sürülen kimi putlar olmadığına göre, biz, günümüzde sim­gelediği anlam çerçevesinde yorumlayacağız, “put” sözcüğünü. Buysa, kişinin yönelimlerini ve tutumunu etkileyen ve kuşatan “güç”ler ve “dürtü”ler olarak göze çarpar. Dıştan gelen yönüyle “güç”ler, içten doğan yanıyla da “dürtü”ler ayrı ayrı birer “put” olmuşlardır. Geçmiş dönemlerde tapınakları, meydanları ve evleri dolduran putlar günümüzde ama korku, ama sevgi, ama çıkar elbiselerine sarınmış olarak gözlerden giz­lenmiş bir biçimde varlık ve etkinliklerini sürdür­mektedirler.

Günümüz insanı hemen hemen her adımında olduğu gibi “harcamalar”ı ve parasal tutumları konusunda da -gerçektir ki- putlarının yönetimi, dürtüsü, güdümü ve egemenliği altında sürdürmekte­dir yaşamını. Bu alanda da, pek çok durumda olduğu gibi, Yüce Allah’ın rızasını gözetmek ve O’nun için “pay” ayırıp da “rıza” doğrultusunda “harcamak” niyet ve düşüncesini taşıyanlar bile yakalarını bu putlardan kurtaramamakta; Yüce Allah’a ayırdığı gibi putlarına da pay ayırmaktadır, Yüce Allah’ın kendisine vermiş bulunduğu her türlü zenginlikten.

Şu var ki, geçmişte olduğu gibi günümüzde de “putlar”a ayrılan payın büyüklüğü pay ayırıcıyı pek tedirgin etmediği halde; “Allah için” ayrılmasına niyet olunan parça biraz büyüyecek olsa, hemen göze gelmektedir. Ve bu göze çarpan “pay”dan yine “putlar”a pay çıkarmaksa, oldukça sık başvurulur bir yordam olmakta; böyle bir tutum için sözüm ona geçerli gerekçeler bulunmasında zorluk çekilmemekte; dolayısıyla, “putlar” için yapılan harcamalar -genelde- ön sıraya geçmektedir.

Gerekçe mi yok, buyurun gerekçeler: Çünkü “evde evlad ü ıyal vardır”.. Çünkü "Evladü ıyal Allah emanetidir"... Çünkü "Allah için harcama yapabilme imkânını elde tutmak amacıyla sürdürülen çalışmanın yürütülmesi zorunluluğu daha idareli olmağı gerektirmektedir”.. Çünkü “saçıp durmak hiçbir konuda doğru değil­dir”.. Çünkü “Tüccarın cesuru Efendimiz âleyhissalâtvesselam tarafından övülmüştür”... Çünkü “Yüce Allah, zengin mümini daha çok sevmektedir”.. Ve daha bir sürü çünküler peş peşe sıralanabilmektedir.

Dolayısıyla da, sürdürelim gerekçeleri: “Evlad”a hanlar, hamamlar, apartmanlar, çiftlikler bırakmak gerekir... “Evlad”ı başkalarında gördükleri kimi şeylerden yoksun bırakmak iyi bir ebeveyne yakışmamaktadır.. Ve de, ileride kimseye muhtaç olmamak ve “evladı ıyal”i bu durumda bırakmamak için arkaya bir şeyler atmak bir zorunluluktur. Yoksa”alimallah insanın ölüsü yerde kalır da kimseler yüzüne bakmaz”...

Ve dolayısıyla/dahası da “İslam’a hizmet etmek” için insanın belli bir malvarlığı edinmesi gerekir... Paraca güçlü birinin İslam’a olan desteği daha büyük oldu­ğundan öncelikle parasal alanda güçlü olmak gerek­mektedir.. Ve daha neler, neler, neler ve neler...

Evet; bütün bunlar işte “putlara pay ayır­mak” ve “putlar için harcama yapmak”tır; üstelik bunu Allah için ayrılması gereken paydan veya bu amaçla gerçek­leştirilmesi gereken “harcama”dan kesip de kısma yoluyla oluşturmak doğrultusundaki “akılcı” ve “akıllıca” tutumlardan kimi örnekler halinde göze çarpmaktadır.

Bu akıllılık ve akılcılık, böylece Yüce Allah için yapılması gereken harcamalar konusunda Müslüman’ın avucunu sıkı hale getirmekte; Müslüman’da farkı­na varamadığı bir “dünya sevgisi”nin boy vermesine yol açmaktadır.

Değil mi ki, Yüce Allah affeder de, insanlar asla affetmezler.. Değil mi ki, Yüce Allah’ın merha­metli oluşuna karşılık, “toplum” çok acımasızdır. Ve değil mi ki, Yüce Allah yolunda harcama yapabilecek başka kimseler çıkabilir ama kendisi dara düşer­se, çoluk çocuğu sıkışırsa, hiç kimseler el uzatmaz. Ve de, değil mi ki, Yüce Allah’ın hiçbir şeye gereksinmesi yoktur... Öyleyse, “her imkân putlar yolunda kullanılmalı” ve böylece Dünya için “dünyalık” güvence altına alınmalıdır.

Bir yerde “kader;e rıza gösterememekten kaynaklanan bu tutum, ne kötü bir yargının ürünüdür, anlayabilsek..

 

ÖLDÜRMEK

Yüce Allah’ın yaratmağı takdir etmiş bulunduğu herhangi bir varlığı yaratılış düzlemine geçmek­ten alıkoyacak bir güç var mıdır? Yüce Allah’ın belli bir kimseye “kısmet” yazdığı bir rızkı, ondan başka yiyebilecek herhangi bir canlı söz konusu olabilir mi? Yüce Allah’ın “nasip”ten çıkardığı herhangi bir şeye herhangi bir kimsenin sahip veya egemen olması veya onu kullanımı altında tutması mümkün müdür?

Bu sorulara alışılagelmiş kimi karşılıklar vermek ve bu karşılıkların “teselli”si içinde belli bir iman çizgisini tutturmuş olmanın rahatlığını yaşa­mak mümkün ve hatta kolaydır. Ama sıra uygula­maya geldiğinde, devreye, “harcamalar” (siz buna isterseniz ekonomi deyin) üzerinde egemen olan, etkinlik gösteren putlar girmektedir.

İnsanlarda karşı cinsler arası ilişkiler sonunda -taraflar sağlıklı olduğunda- dokuz ay on gün sonra “doğum” denilen olay gerçekleşir mi? Bu sorunun karşılığı, Yüce Yaratıcı’nın koymuş bulunduğu doğal kural açısından, elbette, “evet”; yine Yüce Yaratıcı’nın “takdir”ini göz önünde bulunduran bir kimse bakımındansa, ne “evet”, ne de “hayır”dır. Çünkü böyle bir soruya verilebilecek karşılık –“hem evet, hem hayır” anlamını içerici bir anlatımla- “Yüce Allah bilir” biçiminde olacaktır. Doğrusu budur.

Yüce Allah, -eğer- herhangi bir kimsenin yaratılmasını “irade"” buyurmuşsa, hiç bir baba ve hiçbir anne olmadan da onu yaratıp, insanlar arasına bir insan olarak katabilir. Bugüne dek olmamış olması, -ki, Atamız Âdem âleyhisselamda olmuştur, aslında- hiçbir zaman olmayacağının kanıtı değildir.

Veya aralarında ilişki bulunmaksızın bir kadın ve bir erkekten; kadınla ilişkide bulunmaksızın -Havva Anamızın Âdem âleyhisselamdan çıkarılması gibi- erkekten, erkekle ilişkide bulunmaksızın kadından -ki, bunun örneği de Meryem Anamızdır- bir çocuğun dünyaya gelmesi de -Yüce Allah diledikten sonra- oldukça kolaydır; mümkünlerin en mümkünü ile de mümkün olacaktır.

Bunun tersine, karşı cinsten tüm çiftlerin çocuk edinmek için sürekli olarak -ve hatta kimi destek yöntem ve ilâçlara da başvurarak- ilişkide bulunma­ları durumunda bile, -eğer takdiri öyleyse- Yüce Allah’ın bir tek yeni bebek yaratmayacağı da, -en az- yukarıdaki veya günlük olaylarda karşılaştığımız doğumlar ölçüsünde bir gerçektir.

İşte, bütün bu gerekçeler ve sebeplerle de, “doğum” olayı, -ancak- Yüce Allah’ın bileceği bir iş durumuna gelmektedir. Tıpkı bütün diğer işler, oluşlar ve olamayışlar gibi.

Gerçek buyken, “takdir” ve “yaratma” bağlamında insanın buna inanması ve bunu yaşaması gerekirken, hâlâ, “sebep”lere -olduğundan daha çok önem vererek- dört elle sarılmak,..“Harcamalar”ı (ki, “Buna ekonomi de diyebilirsiniz,” demiştik) egemenlik, etkinlik ve denetim altına almış “put”ların etkisi altında ve güdümü doğrultusunda başkaca yorumlar yapmak, “lâfın gelişi” sözlerle sarılınan bir tesellinin kısır döngüsü içine yuvarlanmak demektir.

Ve doğması -doğal kimi oluşlara bakarak- muhtemel bir bebeği –sözüm ona- doğurmamak, doğurtmamak, dünyaya gelmekten alıkoymak ve de -böylece- onun rızkını başka insanlara pay etmek gibi girişimler, bu yoldaki önlemler, -üzerinde durmakta olduğumuz- “inanç”ın yaşanıp yaşanmaması açılı­mında büyük ağırlık kazanmaktadır.

Öyle ki, Yüce Allah, -mealen- “O (putların) ortakçıları ortak koşucuların çoğunluğuna çocuklarını öldürmeği süslü gösterdi..” buyurarak, iman çizgisindeki bu açılıma dikkatleri çekmektedir. Kur’an-ı Kerim’in -bu çocuk öldürmeğe özendiriliş için- haber verdiği sebepse, “dinlerinde karmaşa ve yanılgıya, aldanmaya düşmek” cümlesiyle anlatılabilecek bir anlam taşımaktadır.

“Harcamalar”ı denetim ve yönetim altına aldırıcı “putlar” -ve bunların ortakçıları- ne gibi gerekçeler gösterirse göstersin, -öyleyse- çocuk öldürme girişimlerinin temelinde -yalnızca- kendi dinlerinin korunması amacı yatmaktadır. Bunlara uyarlanıp “putlar”a uyduğu için -bir bakıma- “müşrik” durumuna düşen çoğunluksa, yarın, uydurdukları yalanlarla baş başa kalacaklardır.

 

DÜZMECE

Gönülleri ve gözleri Yüce Allah tarafından çevrilmiş/döndürülmüş olanlar, -hep- kimi yaldızlı sözlerin etkisi altında düzenlerler yaşamlarını.. Bu; bir tür yalana tutsaklıktır. Düzmekte oldukları yalana -yine- kendileri tutsak düşmüşlerdir..

Bu düzlemde cinlerin şeytanlarıyla birlikte in­sanların şeytanlarının da büyük pay sahibi olduklarını, etkin rol oynadıklarını görürüz. Onlardan kimisi kimisini aldatmak üzere yaldızlı bir takım sözler uydurmakta ve telkin etmekte; sonuçta, -böylece- düzülmekte olan bir yalana tutsaklık durumu gerçek­leşmektedir.

İnsanların ve cinlerin şeytanlarının verdiği işlevin en belirgin özelliğiyse, -tüm peygamberlerin gönde­rildikleri bütün toplumlarda ve dönemlerde- vahye karşı çıkma biçiminde oluşan, gelişen ve gözlemlenen bir düşünce/eylem oluşunda düğümlenmekte, odaklanmaktadır.

Bu açılımla, belirleme, daha bir açıklığa kavuşmuş olmaktadır. Çünkü burada ayan ve beyan iki özelliği birden görmekteyiz. Birincisi, “yaldızlı sözlerin telkin edilmesi.. İkincisiyse, -bu telkinlerle- peygamberlere -ve getirmiş olduklarına- düşmanlıkta bulunulması. Bu iki özelliği birden taşıyan “düzmece” -evet, sonuçta- insanların bir bölümüne ve onların yaşantısına egemen bir söylem olarak gündeme girmekte, işlev vermektedir.

Birazcık da olsa duyarlı bir değerlendirme yapağımızda, günümüzdeki “sosyal bilimler” kumkumasının bu iki özellikle belirginleşen “düzmece”ye -tıpatıp- uyup benzediğini kolayca anlayabiliriz.

Alımlı sözler, çekici açıklamalar, süslü ifadeler, gizem katılmışçasına bir eda içinde sıralanan kalıplar ve formüller, “havalı” birer gereç olarak kullanılması mümkün ve kolay olan düzenlemeler -gerçekten de- birer yaldızlanmış söz dizisi durumunda tüm insanlığa telkin edile gelmektedir.

Cin şeytanlarının kimi insanlara yönelik bu tür telkinlerinin oluşturduğu yönelimlerle İnsan şeytanlaşmakta; ardından da, -böylece şeytanlaşan- aynı insan, insan şeytanları olmuş olarak, işbu yaldızlanmış sözleri daha bir allayıp pullayıp -temcit pilavı örneği- durup durup ortaya sürmektedirler.

Söylenen sözlerin biraz kurcalanması, aslında, dış yüzdeki yaldızların dökülmesine yeterlidir. Gerçek, -eğer ortada bir şeytana satılmışlık veya kapılmışlık veya aldanmışlık veya uymuşluk yoksa- apaçık ortaya çıkmakta; düzmekte oldukları yalanlar cascavlak sırıtmaktadır.

Bununla birlikte, inananlar bakımından, böylesine bir kurcalama zorunluluğu söz konusu değildir. Belki kendine -inanış, düşünüş, biliş ve yaşayışı doğrultusunda- yönelik bir özeleştiri çizgisinde bir kurcalama gerekli ve yararlı olabilir. Ama bunun belli bir sınır içinde tutulması, yaldızların tümünün cascavlak kelleden sıyrılması yolundaki kimi çırpın­malardan el çekilmesi de kendini bir başka zorunluluk olarak duyurur.

Çünkü onlara melekler indirilmiş olsaydı, kendi­leriyle ölüler bile konuşsaydı veya söylediklerini yadsıma düzleminde tüm yaratılmış varlıklar bir araya toplanmış bulunsaydı dahi -onlar, yine- iman edecek değillerdi.

Çünkü Yüce Allah tarafından gözleri ve gönülleri çevrilmiş/döndürülmüş olan onlar için Yüce Allah’ın bu yönde bir dilemesi yoktur. O dilemedikçe de, -her ne olursa ve yapılırsa, olsun ve yapılsın- onların iman etmeleri mümkün değildir.

Ve bu çevrilme/döndürülme sonucu yaldızlanmış sözlerin telkininde (bu telkini Yüce Allah’ın dilemiş olmasın­da) inanmazların gönüllerinin o sözlere ağması, böylece telkin olunandan hoşlanmaları, sonuçta da kazandıklarının kendilerine yüklenmesi baş sebeptir.

“Düzmeceler”i, Yüce Allah’ın güzel hikmetlerinden birinin gereği olarak, tanımak ve onları dışlamak durumunda olan Müslüman, elbette, kendi dinini anla­mak ve anlatmak için bir dışyüz yaldızından ibaret bu anlatımlara başvurmak gereğini duymayacak; söylemlerinde “güzel söyleme” ile “yaldızlama” arasındaki sınırı göz önünde bulunduracaktır.

 

UYMAK

Yüce Allah’ın haram ettiğini helâl, helâl kıldığınıysa haram sayanlara verilecek tek karşılık, bu yaptıklarından dolayı onlardan “tanıklar” istemektir. Tanık olarak, -hani- ille de vahy örneği kimi belgeler getirmelerinin istenmesine de gerek yoktur.

Çünkü böyle bir istek onlara yalanın, yalanı kanıt diye öne sürmenin, yeni yalan üretebilmeleri yolunda tutamak oluşturma imkânının kapısını aralamak; belki, birçok “düzmece peygamber”e, -ama geçmişteki, ama şimdilerdeki- yeni yeni “düzmece peygamber”lere ortam hazırlanmasına yol açmak olacaktır. Onların “yalan” üzerine kurulu düzenleri­nin her alanda olduğu gibi burada da “yalan”a yatkın bulunması, evet, buna el verecek; eğer göz göre göre “yalan”a dayalı bir “düzmece peygamber” üretiminde bir sakınca görürlerse, en azından “O da insan, biz de..” gibisinden bir savla vahyi yoksamağa kalkışacaklardır.

Bu bakımdan, onlardan savları/sanıları için “tanıklar”, kendi alanla­rından istenmelidir. Bir bakıma -az uygulanması gereken bir yöntem olarak- burada onların minderinde güreş tutmağa soyunulmalıdır. Böylesine bir tutum, hem onların yalanlarına yenilerini ekleyerek kimi yalancı peygamber üretmelerini, hem sınırı aşarak peygamberlerle yarışa kalkışmış bir davranımı sergilemelerini önleyecek; hem de kendi alanlarında kıskıvrak yakalanmaları sonucunu verecektir. Tanıklar istenecek olan bu alansa, onların süsleyip püsleyerek ortalara sürdükleri Akla dayalı –yücelte geldikleri ve de “pozitif” etiketini yapıştırdıkları- “bilim/bilimsel bilim” alanı olacaktır, olmalıdır.

Sözün gelişi alkolü helâl saymışlarsa, tıptan psikolojiye dek nice bir bilimlerinin bu konudaki gözlemleri ve değerlendirmeleri kendilerinden isten­melidir.

Bu çerçevede getirecekleri “bilgiler” birer “belgi” gibi onların önüne sıralanmalıdır. Alkolün insan yapısı ve toplum örgüsüyle bağdaşmazlığı, doğurduğu açmazlar, soktuğu çıkmazlar, ürettiği sorunlar gözler önüne serilmelidir. Böylece, helâl saydıkları bir haramın yaşamla bağdaşmazlığı vurgulanmalı; haramın haramlığına “kanıt" onlardan devşirilmekle de, getirebilecekleri başkaca bir karşı-tanık olmadığı vurgulanmalıdır. Onlar tanık getirme konusunda aciz bırakılmalı, sımsıkı cen­dereye sokulmalıdır.

Faiz konusunda, onlardan, ekonomik ve sosyal sonuçlar istenmelidir. Evet, ekonomik çar­kın “faiz” olmaksızın işlemeyeceğine, işleyemeyece­ğine dair nice bir lâf söğüşü yapacaklardır. Onlar­dan lâf salatası değil, yaşanan gerçekler istenmelidir. Toplumsal çatlamaların, çatışmaların, bölünmelerin, huzursuzluğun temelinde yatan zengini daha zengin, fakiri daha fakir yapıcı faiz uygulamasının ekonomik ve sosyal verimleri/sonuçları onlardan istenmeli; böylece,faizin haram olduğunun kanıtı da onlardan derlenmiş olarak, bu alanda da haramı helâl sayıcı tanık­lardan yoksunlukları bir kez daha ortaya konulmalıdır.

Veya bunun tersi yapılmalıdır. Sözün gelişi Kur’an-ı Kerim’de sınırları gösterilen evlenme ya­saklarından biri durumundaki “yakın akraba evlilikleri”nin dışında, o alanı daraltıcı kimi söylentileri için de tanık istenmesi yoluna gidilmelidir. Ceplerinde hazır bekleyen “sakat doğum” bahanesi için istatis­tik istenmelidir. Ardından da, -istisnalar bir yana tutularak- sakat çocuk doğumlarının yakın akraba evliliklerine iliştirmek kadar, meşru olmayan birleşmelere de -ve bu yolla rast gele birleşmeler sonucu doğan ve birbirini tanımayan kardeşler arasında bile ilişki olduğu ihtimaline de- bağlamak imkânının bulunduğu gün­deme getirmelidir. Böyle bir öne sürüşte birinciye kesin evet, ikinciyeyse kesin hayır diyebilecek du­rumları kalmayacağından, yine, tanıktan yoksun duruma düşeceklerdir.

İnsanda, toplumda ve yaşamda bin bir uyumsuz­luk ve açmazlara yol verici benzeri örnekleri alabildi­ğine arttırmak mümkündür. Ve bu, onları tanıksız bırakacaktır. Tanıkları olmadığına göre de onların doğrulanmak taleplerini ve savlarını doğrulayıcı imkânlar ortadan kalkacaktır.

Yüce Allah’ın buyruk ve yasaklar çerçevesindeki -ve diğer tüm- ayetlerini yalan sayanların bu durumu­nu ortaya dökmek, onlara uyma eğilimini gün­demden çıkarıcı bir yöntem olarak sürekli uygulama­da tutulmalıdır. Putlara karşı koyuşun bir yolu da budur.

 

AYIRIM

Batılı’nın kendi dışında kalanları -pek de- insandan sayma­dığını hep biliriz. Öyle ki, “Batı” kökenli olmayıp da, kendi ülkelerinde Batı’nın düşüncelerini yürürlükte tutarak Batı emellerine hizmet veren Batıcılara bile aynı gözle bakar; onları da pek insandan saymazlar da, -hoşgörülü bir davranışa zorlanırcasına- ancak, “insanımsı” bir yaratık olarak görüp, öylece değerlendirirler. Köy ağasının köydeki “uşak”arıyla bağlantısını sürdüren ve diri tutan “uşak ruhlu” kâhyasını, -sözüm ona- uşaklarından ayrı tutması, ona biraz daha ayrı bir yer tanıması gibi.

Bu; derebeylik düzeni içinde zincirleme “serf-senyör” ilişkileriyle pişmişlik dolayısıyla bir dizi uşak ve bir dizi efendinin bulunduğu yaşantı biçiminden başkasını bilmeyen Batılı’nın, -tırnağı yer tutar tutmaz- kendini Batı-dışı tüm ülkelerin senyörü görmeğe başlaması olayıdır.

Batılı’nın bu yapısının (kâhyanın “ağa” gibi davranmağa öykünmesi örneği) Batı-dışı ülkelerin Batıcılarına da yansıdığı görülür, günlük yaşantıda. Adını kimi “loca” ve “kulüp”lere yazdırarak Batı’ya ve Batılıya satılmışlığını vurgulayanlar, birden -aralarındaki dayanışmanın da sağladığı güce dayanarak- kendini “küçük tanrı” görücü ve gösterici tafralar atmağa başlarlar. Çevrelerinde yardakçıları halkalanır, hemen. Böylece kurulan bir zincirleme bağlantıyla, Batı’nın/Batılı’nın uşağı bir Batıcı olarak ve çevrelerinde halkalananları da “Batıcı” sayma lütfunda bulunarak, kendi ülkelerinin insanları üzerinde bir zorbalık düzeni kurmağa çalışır; Batılı’nın kendilerini insandan saymayışı örneği -güya insanlıklarını belirlemek için- kendi ülkelerinin insanlarını insandan saymamağa başlarlar.

1975’lerde bir yazımızda belirttiğimiz üzere, Batıcı olmayanların akan kanları gövdelerini götürse pek umursamazlar da, bir tek Batıcının burnu kanasa yeri yerinden oynatmağa kalkışırlar. Onlar da, -tıpkı Batılı ağababaları gibi- kendi emellerine gönüllü hizmet veren halkayı "insanımsı" sayar da, dışta kalanları bir “çetele emtiası” görmek gereğini bile duymazlar.

En belirgin örneğini -günümüzde- Batı'’da ve onların uşakları arasında gördüğümüz bu uygulama, gerçekte, vahyin ışığından yoksun kalmış tüm toplumlarda ve her dönemde örnekleri görüle gelen bir olgudur, öte yandan da.. Dahası: böyle bir ayırımın, kulun kula kulluğunu ayakta tutmağı ve sürdürmeği amaçlayanlarca diriliği sürdürülen bu ayırımın, vahy düzeninden çarpıtılarak apartılmış olduğu  da bir gerçektir.

Evet; insanlar arasındaki ayırım -bir başka biçim ve içerik içinde de olsa- vahy düzenlemeleri arasında yer alan bir uygulamadır. Ona karşı çıkanlar, -onun- bu ölçüsünü aşırmış, kendilerince biçimlendirip gündeme getirmiş, uygulamaya koymuşlardır. Ve insan aklının “güçlü” olana olan eğilimi de, giderek, insanları buna yatkınlaşmıştır. vahyin getirdiği ayırım gözden gizlenip yitirilirken, onu aşıranların düzenlemeleri yürürlükte kalmış; üstelik -zaman zaman ve sıkça- vahye teslim olanlar arasında bile etkinliğini gösterebilmiştir, çarpık içerikli anlamıyla.

Hayır, bu sözlere karşı çıkmakta acele etmeyelim. Düşünelim:

Evet; Yüce Allah, dinleri, Elçileri eliyle tüm insanlara göndermiştir. Ayırım, yok. Ama kimin “said”, kimin “şaki” olacağı “ezel”den belli olduktan başka, bir de, cenin ana rahmindeyken “yazılmaktadır”. Demek ki, daha gözlerini dünyaya açmadan önceki süreçte insanlar iki kümedir; “saidler” ve “şakiler” olarak. Ve Yüce Allah da -elçileri eliyle- uyarılarını, ancak, “said”lere yapmaktadır. Çünkü vahyden pay devşirecek olanlar bunlardır. Öbürlerininse, yalnız­ca, küfür ve şekavetleri belirginleşmekte ve pekişmekte/perkişmektedir. Kitap, Vahy, uyarı ve muştu, -gerçek anlamda, hep- “said”ler için. İnananlar ve inandığını yaşayanlar için... Bu; Yüce Allah’ın -hikmeti gereği- kulları arasında bir seçme yaptığını gösterir.

Şimdi, biz, bizi ezenlerce bize karşı kullanılan bu ayırım ve kayırımı, yeniden gündeme getirmek zorundayız. Üstelik vahyin düzenlediği yapısıyla... “İnsanlar, insanımsılar, inansılar, insan olmayanlar ve hayvandan daha aşağılıklar..” gibi bir düzenleme. Bunu en kısa zamanda yaşama geçirerek böylece -ezmek isteyenleri- hor görücü, hırpalayıcı bir tutumu uygulama…

işte; bize yapılanlara karşı yapmamız gereken şey....

 

SAYGINLIK

Ölçü, ikidir:

Birincisi, büyüklenen karşısında büyüklenmenin ibadet oluşu.. Diğeriyse, insanlar arası üstünlüğün -ancak- “takva”yla mümkün bulunuşu. Günümüzde horlanan Müslüman, kendisini horlamağa kalkışanlar, ezmeğe çalışanlar karşısında -kesinkes- bu iki ölçüyü gündeme getirmek, uygulamaya koymak ve diri tut­mak zorundadır. Bunun için ne mümkünse değil de, -doğrudan doğruya- ne gerekiyorsa, o yapılmalıdır. Hatta, hatta -gerektiğinde- kalp bile kırılmalıdır.

Al­çakgönüllülüğün, kendini saydırmaktan kaçınmanın, inceliğin ve daha benzeri iyi davranışların Müslümanlar arasında geçerli bulunduğunu; Müslüman olmayan­lar, hele onu horlayanlar karşısındaysa, -bu tutumun- ancak Müslüman’ın üstünlüğünü onayan ve onaylayan bir toplumda uygula­nabilir olduğunu -artık- anlamalı, bilmeli, görmeli ve ona göre davranmalıdır, Müslüman.

Çünkü toplum, hor tuttuğu Müslüman’ın alçakgö­nüllülüğünü bir “alçalmışlık” belirtisi, kendisini say­dırmaktan kaçınmasını bir “güçsüzlük” göstergesi, inceliğini de bir “eziklik” görüntüsü olarak saymakta ve bu değerlendirmesinin sonucunda da, -handiyse- onu ya acınılır veya iğrenilir bir yaratık gibi tutmaktadır. Yem verilirken acınılan, yanından geçilirken iğrenilen, iş gördürtüleceğinde “Allah yarattı” denilmeden yük bindirilen, iyi iş gördüğünde sırtı -şöylece- bir sıvazlanan, boyun eğmediğindeyse dayağa çekilen bir “eşek” gibi, belki ondan da beter görmektedirler, dersem, -bilmem- fazlaca mı incitici konuşmuş olurum?

Yoksa yürekler bu acı, bu katı, bu kaba ve bütün bunlar oranında da Gerçek olan bu “teşbih/tespit” karşısında -içten içe- “cızzz” diye yanar da, -olur a- bir uyanışa, bir derlenişe mi yol açmış olurum?

Bunu bilmiyor ve üstelik önemsemiyor; öyle de yorumlansa, böyle de görülse -sözü geçen iki ölçü unutuldukça- bu durumun sürüp gideceğini bir kez daha vurguluyorum.

Yüce Allah’ın “inananlar” için olan vaatleri, övgüleri, yüceltmelerine karşın ve inkârda bulunanları “sağırlık, körlük”, dahası “hayvandan aşağılık” olmakla niteleyip horlamasına karşılık, -evet- hala herhangi bir kimsenin bu ayırımı ve değerlendirmeyi göz ardı ederek, insanlar arasında kendince bir “ölçek/ölçüt” kullanmasını, değerlendirmeyi buna göre yapmasını, -kusura bakılmasın ama- bir tür “eşeklik” olarak görüyorum, çünkü.

Herhangi bir kimsenin Müslüman olmasına karşın, Yüce Allah tarafından “cahil” diye nitelenen birilerinin bilgisini varsaymağa, o bilgiden yararlar sağlamağa hakkı yoktur. Herhangi bir kimsenin Müslüman olduğu halde, Yüce Allah’ın “kör” diye nitelediği kimselerin gözlemlerinden derlediği bilgi­leri Gerçek olarak görmeğe hakkı yoktur. O kimsenin, keza, “sağır”lığını Yüce Allah’ın Kitap'ında açıkladığı herhangi bir kimseye me­ram anlatarak, ondan anlayış dilenmeğe; dilendiği­ anlayışın gölgesine sığınarak “atın kuyruğu altın­daki sinek yaşantısını sürdürme” yolunda çabalamağa da hakkı yoktur.

Ve bir Müslüman’ın “Müslüman”' olması dolayısıyla çe­kingenlik, ürkeklik, korkaklık, kıtıpyozluk ve daha bilmem ne’likten ötürü, Müslümanlığı yok sayan, Müslüman’ı hor gören kimseler karşısında perendeler atmağa, lâfazanlık etmeğe, hoşgörüler sağlamağa, gölgelere sığınmağa da hakkı yoktur.

Çünkü bütün bu tavırlar Müslümanların/Müslümanlığın hor ve hakir görülmesi yolundaki tutu­mu pekiştirecek, geliştirecek davranışlardır. Ve hiç bir kimsenin, bir Müslüman olmak dolayısıyla, Müslümanları horluk ve hakirlik çizgisinde bıraktırıcı böyle bir iş üzerin­de bulunmağa da hakkı yoktur.

Öyleyse benim, sizin ve hepimizin bir Müslüman/birer Müslüman olmamız dolayısıyla açık bir tavır almak; Rabbin rızasını isteyenlere kucak açarken, öte yandan “öteki” saydıklarına bu “rıza”yı bile çok görmek eğiliminde olanlar karşısında “büyüklenmek”, “ben benim” de­mek, böylelerini hayvandan aşağı görücü bir tutumla karşılamak borcumuz vardır.

Müslüman’ın saygınlık ve etkinliği, ancak, bununla mümkündür. Müslüman’ın ve İslam’ın saygınlık ve etkinliği, yani..

 

EYVAH ÇİZGİSİ

Kötüyü de, kötülüğü de, kötülükçüyü de “gerekli” biliriz. Kötü olmak, kötülükte bulunmak, kötülükçülük yapmak, -elbette- bizim için “sevimli” değildir; ama sevmesek de, çekinsek de, kaçınsak da, -bunları- “gereksiz” sayamayız. Vardırlar, öyleyse, gereklidirler de. Her yaratılmışın bir “gereklilik”i vardır, çünkü. Gerekmese, var edilmez, var olmazdı.

Bu varoluş, gerçekte bir “eyvah” çizgisinde sürüp gider. Her adımın sonunda bir “Vah bize!” feryatları eşliğinde diz dövmeler yer alır. Bütün ömür, böyle böyle tüketilmektedir. Elde edilemeyenler için “vah!”, elde edilip de bekleneni vermeyenler için “vah!”, beklenmedik şeyler/olaylar/durumlar için “vah!”, beklentileri altüst eden oluşlar için “vah!”...

Kötülüğü “kötü” görmek istemediğinden, ona, onu “iyi” gösterici yorumlar getirmek çabası içine giren kötülükçü, bu davranışıyla, gerçeklerden kopmuş olur. Yapay değer yargıları oluşturur. Kötüyü iyinin giysileriyle donatma yolunda uğraşır. Bir yapaylık içindeki bu uğraş ise, sürekli bir besiye çekilme gereksinimi içinde olur. Yapay olan, başkaca yapaylarla beslenerek ayakta kalabilecektir, çünkü.

Ortaya -böylece- büyük özveri ve uğraşıların ürünü olan bir “yapay dünya/yapay yaşam” çıkar. Kendini kollamak, varlığını sürdürücü beslenmelerini sağlamak için yeni yeni yapaylıkları/yapaylıklara zorlayan bir âlemdir/dünyadır, bu.

“Vah!” çizgisinin başlangıç noktası, bu yapaylığa eğim ve açılımın belirdiği yerdir. Yapay ise, hiç bir zaman, insanın yapısındaki doğallığa yanıt veremeyecek; onu doyuramayacaktır. Her doyumsuzluk bir arayışa, arayış sırasındaki her yanlış adım bir açmaza yol açacak/elverecektir. Her arayış yük getirici/yük altına sokucu yanıyla, her yanılış yol açtığı zararlarla, her açmaz da doğurduğu bunalımlarıyla bir “vah!” çektirecek; “Ölüm Meleği” ile -selam olsun ona- karşılaşıldığındaysa, bir “eyvah!!!” çığlığıyla tüm “vah”lanan/yazıklanan şeylere veda edilecek/”elveda!..” denilecektir. Dünya çerçevesinde kalan bir veda.. Ve “vah!”lara/vahlamaya değil de, vahlanan/”vah”latıcı şeylere veda.

Çünkü “vah bize!..”ler “Saat” gelip çattığında bile sürecektir. Ama bu kez, yapaylıkların ürünü yanılgı ve açmazlardan kaynaklanıcı zarar ve bunalımlardan dolayı değil; yapaylıklar içinde tüketilen bir ömür ve bu ömrün verimi olan günahlar için “vah!” edilmektedir, edilecektir. Sırtlarında kendi kurallandırmalarıyla oluşturdukları yapaylıkların yükü, o “kötü” yükler varken, “İyiden geri kalıp, günah işlememizden ötürü vah bize!..” diye çığlık çığlığa kalacaklardır.

Gerçekten de uğranılmış bir büyük ziyanı gözlemenin/görmenin/kavramanın/yaşamanın attırdığı çığlıklardır, bunlar. Kendi kurallandırmalarının ürünü yapaylıkları birer Gerçek gibi görüp gösterme sonucu, kesin gerçekleri -ve bunlardan biri olan Yüce Allah’ın huzuruna çıkmayı- yalanlamış olmaları dolayısıyla uğradıkları büyük ziyan.

Evet; “Saat” gelip çattığın­da yapaylıklar bitmiş, her şey kendi gerçeği içinde yerli yerine oturmuş; böylece de, kurallandırma ürünü her yapaylık -birer “günah” olarak- kendince kurallandırıcı ve bu kurallara uyucuların sırtına “kötü bir yük” halinde oturuvermiş/çöküvermiştir. “Vah bize!..”den başka söylenecek sözün kalmadığı zamandır, bu.. Yalan dünyanın yitikleri dolayımlı gündemlere giren “eyvah” çizgisi, bu kez, bir gerçeği görmüşlükten dolayı yakınma ve acınmanın anlatımı oluvermiştir. Ve Cehennem’deki kalış boyunca da sürüp gidecektir.

Kötünün, kötülüğün ve kötülükçülüğün gerekliliği - işte -bu “eyvah” çizgisinin sürdürücüleri olmalarından ötürüdür. Bunların sürdürdüğü bir “eyvah” çizgisi vardır, Yüce Allah’ın hikmeti gereği. Ahiret’te de sürecek olan bu çizgiyi, -öyleyse- gidermek mümkün değildir.

Ancak, “gereklilik”lerini onamak, kendilerini onaylamak değildir. Bu açılımda da, Müslüman, bir diğer Müslüman’ın kötüye bulaşması durumunda “uyarı"da bulunur/bulunmak zorundadır. Müslümanlara kötülüklerin eriştiğini gördüğünde, -buna- karşı çıkar/çıkmalıdır. Kötülükçülerin yapay dünyalarını benimsetici zorlamalarıyla karşılaşma durumundaysa -veya böyle bir duruma düşmemek içinse- zorbalığın önünü kesmek adına önlemler alır/almalıdır/alacaktır. “Kötüyü/kötülüğü/kötülükçüyü” gerekli görmek/bilmek -çünkü- onlardan/bunlardan sakınmağa/sakındırmağa, esirgemeğe ve önlemler almağa engel değildir. Bu iki tutum, ayrı düzlemlerdedir.

“Eyvah” çizgisinde -veya zorlanmışlık/zorunluluk sonucu “eyvah”ın izdüşümünde olarak/bulunarak/kalarak Yüce Allah’ın huzuruna çıkmaktan duyulacak “büyük korku”, Müslüman’ı böylesine bir eyleme/tutuma zorlayıcıdır.

 

 

III. Bölüm:

İnsanı Aşan Konu

 

UYARI

İnsanoğlunun bakışı dünyaya yapışık gibidir. Sürekli uyarma/uyarılma, bilinçli direnme, tutarlı savunma yöntemlerinden yoksunluk durumunda, gözleri, dünyadan bir başka yana çevirmek/çevirtmek/çevirttirmek mümkün olmayacaktır. Dünyaya düşkünlük ömür boyu bir tutku olarak sürüp gidecek; halifeliğin gereği olarak kendisine egemen olunacakken, “dünyanın ardından koşmak” ona boyun eğmek gibi bir durum ortaya çıkacaktır.. İnsan, onu ele geçirmek aşkına/zannıyla, ona teslim olmaktan kurtulamayacak; “ele geçirdim” sandıkça, ele ge­çecek, avuca düşecektir.

Dünya dağdağaları arasında -neredeyse- kendi varlığını bile unutur duruma gelen insanı, bu acı ve acınacak gidişattan -veya sürüklenişten- kurtara­cak tek varlık, Yüce Allah’tır. O’nun “basiret” ve “anlayış” vermesi, kalpleri açıp genişletmesiyledir ki, -şu Dünya’dan bir parça olmakla- kendi çerçeve­sinde “sıradan bir varlık' ve dolayısıyla “güç” ve “egemenlik” gösteren –sözün gelişi- bir kaya parçasından veya bir bağırsak solucanından daha üstün olduğunu kavrayabilecektir, insanoğlu.

Bir kaya parçacığının/kum tanesinin -bir ölçüde- Dünya’ya egemen olmayıp, tam bir boyun eğiş içinde bulun­duğunu kim söyleyebilir?.. Bağırsaklardaki solucan, -kendi yöresindeki etkinliğiyle- “dünyadan pay alıcı bir varlık” değil midir? Dünya’daki payını almak için bir hayvancağızın derisine yapışmış olan kene örneği, kendi egemenliğini ve pay koparmadaki direnişini gösterebilecek kaç İnsan sayabilirsiniz, çevrenizde?..

Ve insanı, -işte- 'Dünyadan böylesine bir pay alma adına üst ayağa kaldıran, “egemen sensin/egemenlik sendedir” diyerek -insana- bu yol ve yordamı gösteren günün geçer akçesi rasyonalizm, bu düzlemde, insanın insanlı­ğından -görünür- tek iz bırakmış mıdır?..

İnsanın Dünya’ya yönelik etkinliğinde bir taş parçası, bir bağırsak solucanı, bir köpek kenesinin belirttiği çizginin üstüne çıkabilmesiyse, ancak, kendisine “'halifelik” gereği egemenliğin kapısını açıcı imkânlar olan “basiret”, “anlayış” ve “kalp açıklığı'”nın Yüce Allah’ın inayeti olarak verilmesiyle.

Yüce Allah, kullarına sürekli olarak, muştulayıcı ve uyarıcı elçiler göndermiştir. Elçiler (tümüne selâm olsun), Atamız Âdem âleyhisselamdan Efendimiz âleyhissalâtvesselama varıncaya dek her çağ ve her toplumda, insana muştular ve uyarılar iletmişlerdir.

Elçilerin sonuncusu olan Efendimiz âleyhissalâtvesselamın getirdikleriyse, insanoğlunun -bu Dünya var oldukça- tüm gereksinmelerini karşılamağa yeter­li. İnsana “eşref”i olduğu tüm yaratıkların üstünde bir yer verici tüm ölçüler O’nun getirdiklerinde. Ama insan görebilirse, anlayabilirse ve benimseyip de yaşayabilse...

Uyarılan -ve muştulanan- insanoğluysa, Yüce Allah’ın göklerdeki, yerdeki ve nefislerdeki “Açık Ayetler”ini -bir türlü- görememekte, anlayama­makta, kavrayamamakta... Bunca “ayet” karşısında bile, -yine- gözleri Dünyaya çakılı kalmakta. Dünya’ya bağlılığı ve bağımlılığı yüzünden, bunca muştu ve uyarılardan sonra bile, hâlâ/yine yüz çevirmekte/döndürmekte; başı/gözleri bir ân için gerçeğe yönelebilse bile, -hemen- ardından eski eğiliminin doğrultusunda -yeniden-“'dünya”ya dön­dürülmekte/çevrilmekte, Dünyayı rasyonalizmin alfabesiyle heceleme işini sürdürmekten kurtulamamakta, insan.

Şeytan’ın -daha ilk Cennet’te bulunulan dönemlerde- önermesiyle başına buyrukluk yoluna giren insanın bu tutumu, elbette, kendisinin zararına. Geçmişte karşılaştığı ansızın ortaya çıkmış “helâk”lerden, yok oluşlardan/edilişlerden de ders alamadığı, al­maktan kaçındığı için, -şimdilerde de- açık açık sürüp giden bir tükenişe tutsaklığı yaşamakta, bu tutu­muyla.

Bu tutsaklıktan kurtulabilmek için, gözlerdeki rasyonalist gözlük çıkarılmalı.. Bakışlar çakılı oldukları sanı ürünü kanı ve inançlardan çekilip alınmalı.. Başlar, -evet- Yüce Allah'’ın gösterdiği yöne döndürülmelidir. O’nun (hepsine selam olsun) elçilerinin -çağımızda, özellikle, Son Peygamber Efendimiz âleyhissalâtvesselamın- muştu ve uyarıları duyulmalı, “ayetler” görülmeli, kalpler O’na açılmalıdır, çevrilmelidir.

Yaşanan korku ve duyulan üzüntülerden kurtul­manın tek yolu, (hepsine selâm olsun) elçilerin getirdiklerine inanmak, o inancın yaşanabileceği bir ortamı oluşturmaktır. Ortamsız, yaşanmaz. Çünkü “yalanlama” sürdükçe, yürürlükte olan “fısk” ürünü kötü­lüklerden kaynaklanan azaplar sürüp gidecek ve -ayrıca- öbür dünyada da verimlerini vermekten geri kalmayacaktır.

 

KONUŞMA

Kur’an-ı Kerim, “Kıyamet” ve Ahiretle ilgili olarak -yalnızca- kimi “karşılıklar”dan söz etmez. Konu her açıldı­ğında, bir de, Yüce Allah ile münkir ve kâfir kullar arasında bir konuşmayla karşılaşırız. Huzurunda durdurulmuş olan bu kullara, Yüce Allah, “Kıyamet” ve Ahiretin gerçek olup olmadığını sorar. Onlar da, karşılaştıkları gerçeği dile getirir, olguyu doğrularlar. Ve inkârlarından, küfürlerinden ötürü –her birine- “Azabı tadın!” diye buyrulur.

Kimi kelimeler değişse de -hep- bu çerçevede sergilenen söz konusu konuşma, birçok gerçeklere aydınlık getiren bir “haber” olarak görülmelidir. “Haber” -yalnızca- “o büyük günde” olacakları bildirici değil, bununla birlikte -ve ayrıca- günümüze de aydınlık ve kimi durumlara açıklık getirici bir özelliktedir. Bu açılımda anlaşılması gerekli yanları vardır; belki de özellikle bu bağlamda algılanmalıdır.

Bu haberlerden ilk anladığımız, küfür ve inkârın, birer tutum/eylem olarak bu dünya çerçevesi içinde kaldığı, bir olgu olarak Ahirete geçişmediğidir. Ahiret’e uzanan/aktarılan, çünkü küfür ve inkârın kendisi değil de, dünyadaykenki bu tutumlardan doğan bir “karşılık” görmedir.

Bu açılımda, Ahiret, Yüce Allah’ın -ister mümin olsun, ister kâfir/münkir- tüm kulları için bir “ikrar” ortamı olmaktadır. İnsanların başkaldırıcıları, ortak koşucuları, yok sayıcıları, umursamayıcıları, karşı çıkıcıları, tanrılık davasına kalkışıcıları -eksiksiz ve artıksız olarak- Yüce Huzur’da baş eğmiş, tam bir teslimiyet içine girmişlerdir. “Öyleyse tadın azabı!” buyru­ğunun -doğrudan- bunlara yöneltilmesi; buyruğun, “Bunlara azabı tattırın..” biçiminde olmaması da bu teslimiyetin bir başka belirtisi.

Ahiret’teki bu boyun eğiş, ikrar ediş ve teslim oluşun -artık- yarar sağlamadığıysa, anlaşılması gereken ikinci nokta..

Yüce Allah’ın bu buyruğu karşısında inkârcıların “Keşke geri çevrilseydik de, yalanlayanlardan olmasaydık..” diyerek Dünyaya özlem duymaları, iman ve inkârın -ancak- bu dünyada işlerliğinin, geçerliliğinin ve verimliliğinin göstergesi. İman ve inkâr -öyleyse diyeceğiz- şu yaşadığımız dünya üzerindeki yaşantımız içinde gerçekleşme, verimlenme ve kendini ortaya koyma durumuna göre değerlendirilecektir. Bu açılımdaki bir düşünüş, özellikle, iman açısından Dünyanın çok duyarlı bir alan olduğu sonucuna götürücüdür.

İnkârda olan, nasıl ki, bu yoksamada/yok saymadan el çekip “ikrar”ını vurgulayıcı bir ortama erişmek için Dünyaya dönüşü diliyorsa; -denilebilir ki- “imanlı”ların da, Ahirette imanlarını ortaya koyabilmeleri yolunda bu “Dünya Tarlası”ndan kimi ürünleri devşirmek gibi bir gereksinimleri/zorunlulukları olacaktır. “Dünya Tarlası'”ndaki ürünse, yalnızca, imanlarının damgasıyla damgaladıkları olaylar olacaktır. Dünya’yı ırgalayıcı bir etkinlik yani..

Verilen her nimet dolayımlı bir sorgunun olacağına inanmak durumundaki Müslüman -elbette- nimetlerin en büyüğü olan imandan da, imanın başlıca verimi olan etkinlikten de sorulacağını bilmelidir.

Yüce Allah'ın “Bu gerçek değil miymiş?” sorusuna, inkâr ve küfürlerine boğulmuş durumda huzuruna varanların “Gerçektir..” karşılığını vermeleriyse, kulaklardaki ve gözlerdeki “mühür”lerin, kalplerdeki “örtü”lerin ölümle kalktığını anlatıcı yanıyla anlaşılması gereken üçüncü noktaya kapı aralamakta..

Efendimiz âleyhissalâtvesselâmın “nefsi öldürmek” bağlamında da yorumlanan ”Ölmeden önce ölünüz..” buyruğu, -bu çerçevede- “Öldükten sonra görüp de ikrar edeceğiniz, teslim olacağınız gerçekleri, ölmeden ikrar edip, teslimiyet içine girin..” anlamını da getirir, gönüllere.

Bu ışık altında oluşan bir anlayış, “ölmeden önce ölmek” eyleminin -özellikle- imanı bütünleştirme, imanda bütünleşme, imanla bütünleşme ile gerçekleşebileceğini vurgular. Ölümden sonra karşılaşıp da boyun eğilecek gerçekliğe/gerçeğe ölmeden önce baş kesmek, çünkü -yukarıdaki iman basa­maklarının uygulaması olarak- ibadet, ubudiyet ve cemaat düzlemlerini ele geçirmekle mümkündür, ancak.

Yüce Allah, bizden yalnız ibadet, yalnız “buyruklarına uyucu” bir ubudiyet değil; elbette bunları ve bunlarla birlikte buyruklarını yaşayıcı ve yaşatıcı bir “cemaat” de istiyor, çünkü. Tapınmak, uymak ve uygulamak eylemlerinden bir tekini bile göz ardı edişse, “ölmeden önce ölmek” çizgisine gelemeyiş demektir. Bu da Yüce Allah'’n bildirdiği gerçeği bütünüyle anlayamamaktır.

Evet; “gerçektir” demek için, niye, ille de “Kıyamet” bekleniyor?

 

UYUM

Yaratılışın en belirgin özelliklerinden biri de, iç yapısında görülen ve dış çevresinde gerçekle­şen uyumdur. İnsan topluluklarında ise, biraz farklı olarak, her uyum bir çalkantının haberi, her çalkantı da yeni bir denge aramanın belirtisi olarak sürüp gider ve sonunda çalkantılar bir uyum çağrısı halinde toplumda her şeyi yerli yerine oturtarak durulur ve bir süreliğine öylece kalır. Ta, sağlanan uyumun yeni bir çalkantıya yol açmasına dek...

Olaya bu açıdan bakıldığında, sağlıklı bir top­lumda, çalkantılardan korkmamak gerektiği sonucu­na varılabilir. Çünkü çalkantı, yeni bir aşamanın, aşamalarla gerçekleşecek olan yeni bir uyumun haberidir. Gelen/gelmekte olan bir yıkım, bir kargaşa değil de, toplum bünyesinde ayırt edilmemiş, henüz gözlenememiş olan kimi hastalıkların giderilmesi yolunda bir çalkantıdır.

Öyleyse, yeni bir toplum yapısının oluşumu, toplumun yeniden yapılanışı söz konusudur. Üstelik bu oluşum, -evet- zorunlu bir gelişmeden kaynaklanmaktadır. Toplumun kendini yenilemesi, kendini -kendi kendini doğurarak yaptığı- yeni bir doğumla yeni bir yaşama aktarması, böylece, varlığını/ömrünü sürdürme olayı...

Her yüzyılda -Müslümanların toplumlarında- bir “Yenileyici”nin geleceği yolundaki “haber” de, işte, böylesine bir yenilenme gereğinin kanıtıdır. Çünkü toplumları durağan bir yapı içinde tutuklamak, de­ğişmez kimi kalıplar içine koyup da öylecene sarıp sarmalayarak rafa kaldırırcasına korumak ve kolla­mak mümkün değildir. Ve dahası, böyle bir uygulama o toplum için gerilemedir, çöküştür, ölümdür.

İster iç oluşlar/çıkışlar/hatta aykırılaşmalar, ister dış etkiler sonucu olsun, toplumda -kesinkes- kimi değişmeler olacak, her değişiklik yeni bir takım ihtilatlara/ihtilaflara, karmaşalara ve anlaşmazlıklara/uyumsuzluklara yol açacaktır. Bunların doğurduğu çalkantıysa sonuçta yeni bir düzen demek olan bir başka denge içinde bir uyumun gerçekleşmesine yol ve el verecektir.

Bu gidiş sırasında, eğer, “yenileyicilik” görevinin omuzlarına bindirildiği kişi, -yeteri ölçüde- etkinlik gösterebilmişse, elbette, kurulan yeni denge, insanın kendi kendisiyle, çevresiyle, doğayla ve -özellikle- Yaratıcısıyla tam uyumlu bir düzene ulaşmasını ve oturmasını sağlayıcı bir ortamın oluşmasına katkıda bulunacaktır. Değilse, dengeler aleyhe gelişecek, bir başka düzlemde -ama kesinkes- yeni bir dengenin aranacağı bir çalkantı sürüp giderken, yine bir uyuma varılmış olunacaktır.

Ve bu, bir olayın görünürdeki dış yüzüdür. Her dış yüz gibi aldatıcı olma ihtimali çok büyüktür. “Yenileyici”nin etkinliği, çünkü kendisini aşan bir konudur. Toplumun “alım gücü” ile bağlantılı ve bağımlıdır. Böylesine bir açıklama daha tutarlıdır.

Eğer toplu­mun, “Yenileyici”lerin ortaya koyduklarını veya önerdiklerini kavrama ve kuşatma gücü yoksa o zaman, etkinlik azalmış olacak; bir başka düzlemdeki denge devreye girecektir. Sağlıksız bir bünyenin aldığı gıdadan yeterince yarar sağlayamayışı gibi.. Eksiklik/sorun gıdada değil, ondan yeterince yararlanamayan bünyededir.

Ortada bir dengenin, dengede taraf olanların uyumunun söz konusu oluşu da, olayın etkileyenden çok etkilenenler doğrultusunda geliştiğini gösterir. “Yenileyici”den çok çalkantılar içine girmiş toplumun genel yapısıdır, gelişmeyi biçimlendiren. Çünkü denge “Yenileyici” ile toplum ya da toplum bireyleri arasında değil, toplumun her kişisinin bir diğeri ile ve toplumla olan ilişkilerinde gündeme girmekte ve gerçekleşmekte­dir. Uzlaşma bunlar arasında olacaktır.

Böyle bir uzlaşma ya da toplum bireylerinin tutumlarındaki genel eğilim dolayısıyla, içlerinden kimisinin -şu veya bu yolla- diğerlerinin “vela” hakkını ele geçirmiş olmalarından doğan zoraki bir uyumun söz konusu olması halinde yepyeni bir düzeni oluşturucu yeni denge arayışları da sürüp gidecektir. Bu arayış sürmekle birlikte, işte, toplumda zorunlu bir uyum da gerçekleşmiştir.

Eğer, sahici uzlaşma ürünü olarak doğan bir uyum gerçekleşmişse; bu, kişinin kendisi ile, çevresiyle, doğayla ve -özellikle de- Yaratıcısıyla ilişkilerini gerçek düzenlemeye oturtabilmiş bir uyumun özelli­ğini taşmaktaysa, sorun kalmamıştır. Artık, kendi iç devinimiyle sürekli yenilenen bir toplumsal yapı var demektir; her şey yerli yerindedir ve gelişerek öylece sürüp gidecektir.

Değilse, elbette, çalkantılar gözlenecektir. Her çalkantıysa, yeni bir denge arayışının, yepyeni bir uyumun haberidir. Bu haber, gerçek bir uzlaşma ürünü gerçek bir uyum sağlanıncaya dek -kesintili de olsa- hep izlenecektir.

Öyleyse, sahici bir uyumun/uyumların haberi olan çalkantılardan ürkmek için tutarlı bir sebepten söz edilemez. Uzlaşmaya vardırıcı dirilikten değil, pelteleşmekten korkulmalıdır, çünkü...

 

SORU

Kimi imkânlardan yoksunluk, Müslümanlar için -yakınılacak- bir eksiklik değildir. Müslüman’ın imkânı, eğer anlayabilir ve değerlendirme doğrultu­sunda beceri gösterebilirse, kendisi/başarısı için yeterlidir. Durum ve koşullar ne olursa olsun, bu, değişmez.

Bununla, herhangi bir durum içindeki Müslüma­n’ın Müslümanlığının tam olduğunu veya Müslüman’ın Müslümanlıkla -koşullar ne olursa, olsun- bütünleşebileceğini söylemek istemiyorum, elbette.

Çünkü böyle yanlış bir anlayış içine girmek, ilkin, Müslüman için “farz” olan “cihat/cehdetme/çabalama” eylemini gündem dışı bırakmak olur. Ki, varın böyle bir ilk adımın ötesini de berisini de siz düşünün.

İmkân ve Müslüman bağlantısı/bağıntısı, ancak, imkânın en iyi biçimde değerlendirilmesi; buna karşın, görü­nürde -yine de- kimi imkânların bulunmaması düz­leminde ele alınacak bir konudur. Ve buradaki “imkân”ın kapsamında -birçok şey gibi, elbette- güç ve güçlülük de bulunmaktadır. Bu; her türlü maddî güç de olabilir, etkinlik de, mevki de, makam da.. Değişen bir şey yoktur...

Müslüman’ın imkân yoksunluğu ve bundan kay­naklanabilecek -görünürdeki- güçsüzlük veya etkinlik ve yetkinlikten uzak olması, kendisinin değil toplumun büyük eksikliklerinden biridir, gerçekte.

Çünkü insan şeytanları ve cin şeytanları veya bunların dostlarıyla süregelen çekişmeyi yitirmiş, nefsinin istekleri doğrultusundaki kurallandırmaları benimsemiş, böylece de diriliğinden uzaklaşmış olan çoğunlukların bulunduğu toplumlarda uygun düşen Müslüman’ın etkinlik ve yetkinliği değil de, -belki- her türlü güçten soyutlanması için önlemlerin habire genişletilmesi olayıdır.

Böylece, toplum, Müslüman’ın kendisine sağla­yacağı, getireceği, sunacağı, bağışlayacağı mutluluk, eşitlik, dayanışma, iyilik ve güzellik gibi nice değerlerden yoksun kalacak ve bu yoksunlukla da -değindiğimiz- sapkınlığının karşılığını daha bu dün­yadayken görmeğe başlamış olacaktır.

Her imkân, her güç, her yetki -bilindiği gibi- kimi sorumlulukları da yanında taşır. Sapmalar/sapkınlıklar içindeki bir toplumun yaşantısından dolayı Müslüma­n’ın sorumlu tutulmamasının daha uygun oluşudur, belki de, Müslüman’ı sözünü ettiğimiz etkinlik ve yetkinliklerden uzak bulunduran gerçek sebep. Kesin konuşamayız...

Kesin konuşamadığımız bu alanın dışına çıkarak, konuya, bir başka açıdan baktığımızdaysa, yönlendi­rici ipuçları yakalayabiliriz. Kimi imkânlardan yok­sunluklar içindeki Müslümanlar çerçevesinde yön gösterici bu ipuçlarının en belirgini de, Müslüman’ın neye istekli olacağı/olması gerektiği sorusu çevresinde düğümlenir.

Evet; çoğunluğunu nefsinin istekleri doğrultu­sunda bir yaşantının bataklığına batmış kimselerin oluşturduğu toplumda, Müslüman neye talip olarak, hangi isteğin peşine düşecektir?

Yanlış gördüklerini düzeltmenin, bir yeniden düzenlemeye gitmenin mi, yoksa sorunu insan temelinde ele alıp da, insanı biçimlendirmenin mi ardına düşecektir? İnsanı yeni bir kalıba dökerek, böylece, çoğunluğunu inanmışla­rın oluşturduğu bir toplum yapısını gerçekleştirme yolunda adımlar atmanın mı?...

İlkinde toplumu biçimlendirme çabası ağırlıklı­dır; ikincisindeyse, insanı oluşturma, eğitme, ye­tiştirme... Biri, hizmet yarışıdır; diğeriyse, doğrudan doğruya, tebliğ işi...

Çoğunluğun sapıtmış bulunduğu tüm beldelere, Yüce Allah’ın, -hep- suça boğulmuş kimseleri ileri gelenler olarak oturttuğunu, böylece onlara hile yapmak fır­satı tanıdığını ve onların da -gerçekte ve bilmeksizin- öz benliklerine hile yapıyor bulunduklarını anlayabilir ve bu durumun Kur’an-ı Kerim’de açıkça vurgulandığını düşünürsek, sanırım, sorumuzun karşılığını bulmak zor olmayacaktır.

Ve o da, Müslüman’ın “hizmet”e değil, “tebliğ”e talip olması gerektiği gerçeğidir.

 

RAHMET VE GAZAP..

Yüce Allah’ın göndermiş bulunduğu -ve inananların da hem yaşayıp, hem tebliğ ettiği- hükümlerin kimi kişi­lerce yadsınması ve yalanlanması sonucu iki ayrı düzlem oluşur. Her biri Yüce Allah’ın ayrı bir tecelli­sine açılan iki ayrı düzlem...

Bu düzlemlerin bir görünür dış yüzü, bir de ger­çeklik çerçevesinde birer iç yüzü vardır. İç yüz ne ölçüde bir gerçekse, dış yüz de aynı oranda aldatıcı ve avutucudur. İnsanlar -özellikle de yalanlayanlar- genelde bu süslenmiş dış yüze kapılır da, bir avunma ardınca kendilerini gerçek kimi ızdıraplara tutsak kılarlar. İnananların da arada bir dış yüz görüntüle­rinden büyük ölçüde etkilendiği, geçici de olsa, kendini bir açmaz, bir acı, bir sıkıntı, bir darlık içinde duyumladığı olur.

Her yalanlama -bir yerde ve bir yere dek- inanmış olanlara yakıcı bir etki yapar; onun içini alev alev yakar. Sanır ki, yeryüzünde her imkânın kapısı kapanmış, her yol tıkanmış, her işin sonu gelmiş, bir dirilişi olmayan ölüm ortaya çıkmış, ortalık zifiri karanlık kesilmiş, dereler kurumuş, hava -her nefes alanı- boğacak bir hale dönüşmüş.. Sanki küfrün egemenliği ve gücü her iyiyi, iyiliği ve iyiden yana oluşu susturmuş/pusturmuş/sindirmiş ve -hatta- yok etmiştir.

Yalanlayanlar, durumları, tutumları ve gidişatlarıyla inananlara bu acıyı çektirirken, kendileri de kalıcı görünümlü bir avuntunun uykusu içinde mutluluk düşleri görmektedirler. Bu düşlerinde dünya kendilerinindir, mutluluk kendilerinindir, rahat ken­dilerinindir, huzur kendilerinindir, etkinlik kendilerinindir, güç kendilerinindir, kudret kendilerinindir.

Bu görüntü -iç yüzleri yoklama ve kollama erkinliğine erişenler dışında- hemen hemen herkesi etkile­yebilmekte, yönlendirebilmekte, sonuçlarıyla kuşat­maktadır. Geçici oluşundan ötürü –aslında bir tür- düş duru­munda bulunan “dünya hayatı”, dünyasal görünüşüyle yaygın bir etki/etkileme gösterebilmektedir.

İç yüzleri yoklama ve kollama durumunda olanlarsa, inanmış olmanın verimi olarak, her şey gibi yalanlayanların yalanlamasının da kendileri için bir rahmet olduğunu, kendileri açısından “rahmet kapıları”nı açıcı bir işlev vermekte bulunduğunu anla­yabilenlerdir.

İşte, yalanlayanların yalanlamaları sonucu ortaya çıkan düzlemlerden biri, inanmış olan­ların rahmet sağanağından yararlandığı ve pay aldığı bu ortamdır. Her yalanlama, yalanlayanların direnişine ve -hatta- engellemesine karşın “tebliğ”de bulunan ve tebliğ ettiğini yaşayan kimse için -kendiliğinden- bir rahmete dönüşmekte, -çünkü- rahmet kapılarının açılmasına vesile olmaktadır.

Yalanlayanlar ve yalanlamaları doğrultusunda insanları zorlayan ve insanlara karşı zor kullananlar olmasaydı, artık “tebliğ”in ve tebliğ etmekte olduğunu yaşamanın doğuracağı sonuç büyük bir rahmet mi olurdu, sanki?..

Ve yalanlayan, yalanlamakta olduğu doğrultuda zorlamada bulunup zor kullanan, Yüce Allah’ın şiddet ve kudretini geri çevirebilecek güce sahip görülebilir mi ki? Bu, görülemeyişle de, yalanlayanların yalanlaması -işte- yalanlayıcılar için şiddet ve kudretle karşı karşıya kalmak sonucunun doğur­duğu ortamı oluşturur.

Bu açılımda, olay, yaşanılmakta olan dünyayı da içerici bir yaygınlığa erişir. Yalanlamanın sonuçlarında inananlar “rahmet kapısı”ndan girerken, yalanlayıcılar birer şiddet ve kudret tecellisinin tutsakları olarak ömür tüketirler.

Belki kimi baskılar, kimi tedirginlikler, kimi sıkıntılar inananlara yaka silktirir, ama -sonuçta- inanmış olmakla -onlar- gerçek bir huzuru yakalar da ektiklerini biçme sırasında, inanmayanlar da, ızdırabın birinden diğerine yuvarlana yuvarlana bir tadım­lık huzur ve rahatın peşinde çırpınmakla geçen bir ömür yaşar dururlar. Eğer, sürdürdükleri dünyasal değerlere kölelik haline yaşamak denilebilirse...

Yalanlayıcıların yalanlamalarından dolayı dahi inananlara rahmet payı ayıran Yüce Allah’a hamdolsun...

 

ÇEVİRİŞ

İman, insanı aşan bir konudur.. Çırpınmanın, di­dinmenin, çabalamanın ne yararı, ne de payı vardır, “iman etmek” doğrultusunda. Yüce Allah’ın hidayetine kavuşamayan/kendisine hidayet erişmeyen insan, -evet- iman imkâ­nını ele geçiremez/elinden kaçırmıştır. Artık, o, inanmanın değil de, inanmamanın, inanamayışın peşinde ve hatta pençesindedir.

İnanmak için değil de, yadsımak içindir aklının verdiği işlev/aklının işlevlenişi. Belli bir yere dek adım adım gelebilse de, -sonunda- varacağı nokta -kopkoyu- bir iman­sızlık olacaktır. Çünkü akıl -artık- tabu/tanrı duru­muna/konumuna getirilmiştir. Onunsa/aklınsa, yetkinliği ve kuşatıcılığı sınırlı olduğundan, kendisine yüklenen “iş”in altından kalkamayacaktır. Yükün ağırlığı bir “acz”e; “acz” ise, tıkanmalara yol açacak, yollar -böyle böyle- kapanacaktır, “iman iklimi” yönünde.

Başlangıçlarda Aklı gündem ve akış dışı bı­rakmak gibi bir tutumun yerine, 'Aklın ardından/ardınca gitmektir şaşkınlığa yol açan. Aklın sınırları­nın iyi çizilmesiyse, tam tersinedir. Çünkü iman -bir yanıyla da- akıl iledir. Aklı olmayana imanın önerilmesi söz konusu değildir.

Öneri ve yüküm açısından, “akıl”, gerekli ve hatta zorunlu bir öge; iman içinse, -tam tersine- akıl olağan akışın yönünü saptırıcı bir fazlalık. “İman etmek bağlamında, “akıl”, bir “alıcı”dır/kavrayıcıdır; ama -asla- bir yönlendirici değildir.” denilebilir, bu açılımda.

Yön­lendirilecek/yönlendirilmesi gereken Akla, eğer, yönlendiricilik işlevini yükler, bu yetkinliği tanırsanız, -artık- imanın bir vahy kökenli “iş” değil, Aklın konusu bir değerlendirme olduğu sonucuna varırsınız. Ki, -işte- günümüz insanının gerçek anlamda imana kavuşamayışının temelinde yatan -göze görünmez- sebep/engel de budur.

Rasyonalist aklın koşullandırmaları sonucu bağımsızlık peşinde koşaraktan kendini arınılmaz bir bağlantının içine hapseden “akıl”, çünkü “her şey” gibi, iman alanında da söz söylemeğe kalkışacaktır.

Böylesine bir söz söylemeyse, -açıktır ki- “vah”'in yerine “ak”'ı oturtmaktır. İnsan aklına tanrısal bir yetkinlik tanımaktır. Aklın Yüce Yaratıcı’yı ve Yüce Yaratıcı’nın “ilim” ve “irade”sini biçimlendirebileceği yolunda bir inancı taşımak anlamına gelir, bu.

Öyle ki, insana vahy yerine Aklı yön verecek; “akıl”, vahyin üzerinde bir etkinliği kuşanmış olmakla da, Yüce Yaratıcı bile -hâşâ- bu akıl tarafından yaratılmış olacaktır. Aklın bu düzlemdeyken Yüce Yaratıcı’yı Yaratıcı olarak görmesi durumunda bile çok korkunç bir inkâr vardır. Çünkü aynı “akıl”, böylece, Yaratıcıyı yadsıma yetkinliğini de ele geçirmiş olmaktadır. “Akıl”la konulan, -açıktır ki- yine akılla ortadan kaldı­rılabilir; akılla belirlenen, aynı akıl tarafından yok sayılabilir/yoksanabili’.

Yüce Allah'ı yadsıyanından tutunuz da, O’nu yalnızca bir Yaratıcı gibi görenine dek nice inanış -veya inanamayış- yönelimlerinin temelinde, çünkü hep akıl yatmaktadır. “Aklın biçimlendiriciliğine inanmışlık” da diyebiliriz, buna.

Bu yönelimse, temelde, bir çevirişin/çevrilişin sonucu olarak ortaya çıkar. Yüce Allah’ın gönüllerini ve gözlerini ters çevirmiş bulunduğu kimseler için iman yollarının tıkanması olayı... Göklerdeki, Yeryü­zündeki ve nefsimizdeki/kendimizdeki “ayet”ler bir yana, bunlara ek olarak yeni yeni mucizeler bile gelse, iman edilmeyecek demektir, bu gidiş doğrultusunda.

Öylesine ki; Yeryüzündeki, göklerdeki ve nefislerdeki “ayet”ler -artık- Aklın kendine pay çıkar­masına yol açan birer saptırıcı öge gibi işlev vermeğe başlayacaktır. “Rasyonalizm” -işte- böylesi­ne bir küfür bataklığıdır

Bunun farkında olunmalı; İslam ile çağdaş bilim­leri bağdaştırma çabaları sırasında bu fark ediş diri tutulmalıdır. Ta ki, Aklın elinde oyuncak olmuş akılların/akıllıların ve de gönül ve gözlerinin ters çevrilmesin­den izler taşıyanların söz ve belirlemelerinden vahye dayanak aranılmasın.

Çünkü vahye dayanak aramak aymazlık, azgınlık ve taşkınlık ürünü bir tür şaşkınlıktır.

 

SELAM

Anıldıklarında gönderilen Selam, Yüce Al­lah’ın elçileri için bir duadır. Buysa, Selamın en büyük dualardan biri olduğunu ortaya koyar. Yüce Allah’ın -insanlardan ve meleklerden olan- elçilerine uygun görülmüş ölçüde büyük dua. Dahası: “Selâm”la karşılanan cennetlikler de, Cennet’te “selâm”ı teren­nüm edecek ve o mutluluk yurdunda bile Selamı gözleyecekler; Selam sürekli beklentileri olacak, her istek, her gereksinim ve her özlemin giderildiği orada da...

İsa âleyhisselamın hem doğduğu, hem öleceği, hem de yeniden dirileceği günde, -kendine- Selam dileme­si, Nuh âleyhisselama -Tufan sonrası- “Bizden selam ve bereketler olarak in!” buyrulması, Cennet’in veya cennetlerden birinin adının Selam olması, bu anlamdaki derinliği be­lirttikten başka, aynı kelimenin Yüce Allahın “Güzel İsimler”i arasında bulunması da, anlamı daha bir yüceltir.

Bu geniş anlamı içinde Selam ve kökteşi olan diğer kelimeler, iç içe geçen ve bu iç içe oluş ile birbirini tamamlayan, tanımlayan ve açıklayan bir dizi oluştu­rurlar. Öyle ki, “seleme” kökünden türeyen kelimeler­le başlı başına geniş ve bütünleşmiş bir anlatım' dünyası oluşur desek, bu deyiş, -pek de- abartı sayılamaz.

Sağlam, eksiksiz, korkusuz, güvenli/güvenilir ve güvenir, doygun... Başka?.. Barış, rahatlık, iyi son, tükenmezlik, kurtuluş, onama, onaylama, kendini bırakma, teslim olma ve teslim etme, sağlama, ödeme.. Dahası: Teslimiyet, itaat...

Bu kelimelerin -birer tuğla gibi- yerli yerine -özenle/özenli- yerleştirilmesiyle, ortaya -evet- “İslam”, İslam’ın yapısı çıkar. Yaşama uygulanması, kişinin göğsünü İslam'’a açarken, -onu- bu dünyada barış ve ahirette de cennete kavuşturur.

Günümüzde çoğunluğu oluşturan “kabuk ve dışyüz Müslümanları”, ilk ve en büyük yalanı, -ne acıdır ki- selamlama sırasında, selamlamayla söylemiş oluyorlar. Selamlaşmakta olanlar kelimenin telaffuzundaki “tecvid”i sorun yapacak ölçüde bu konuda duyarlılık gösterisi içindeyken, -öte yandan da, ne yazık ki- bu selamlaşmayı “gelenek” sürdürmenin ötesine geçiremez; Selamın gerçeğine teslim olucu bir uygulamayı yaşamlarına nakşetmeği düşünmezler bile.

Kendisinden güçlü bildiklerine/gördüklerine eğilip bükülerek, ezilip dökülerek ve de eylemin içine -derecesine göre- elin, başın, ayağın, boynun, göğsün, belin, sırtın, dizin, omuzun, gözün de katılıverdiği bir “selâm”.. Kendisiyle eşit saydıkları­na, kimi organların abartısız katkılarıyla oluşmuş bir Selam.. Kendisinden düşük saydıklarına/sandıklarınaysa, selamı verirken, -eğer veren kendisiyse- “gösteri/gösteriş” türünde üst perdelerde biçimlenmiş -ayarlı ses, yukarıdan bakıcı göz eşliğinde- bir Selam; alırken de, apaçık bir lütuf ve alçak gönüllülük ürünü Selam... Hayır, bunlar “selamla ortaya dökülen yalancılığın değil ikiyüzlülüğün örnekleri, yalnızca.

Yalancılığın açılımıysa, “inanma”nın gözden ka­çırıldığı, rahmetin unutulduğu, Tövbenin gündem dışı tutulduğu bir başka düzlemde.. Kendini “merhamet bil­mez” bir tanrı-vekili gibi görenlerin ve üstelik bu noktaya da çıkarcılığı/çıkar ilişkileri dolayısıyla çıkmış olanların indinde Selamın -yalnızca- bir davranış biçimi olarak benimsendiği düzlem... Midelerin bulantıyla yerinden kalkmaması, gönül­lerin kimi suratlara “okkayla” tükürme isteğini duymadan ötürü karalığa bulaşmaması için bu düzlemle ilgili herhangi bir örnek vermeyeceğiz.

Yalnızca, Selamın anlamı bağlamında, selamlaşmanın ortamı ve uzantıları konusunda en üst düzeyde bir duyarlılık gösterilmesi gerektiğini vurgulamakla yetineceğiz. Çünkü “selam'” -yalnızca ve özellikle- inananlar içindir; inananlar arasında yaşanan bir olay, bir anlamdır. Bu sözün ağza alınışıyla birlikte, o anda, Yüce Allah’ın, “Rabb” olarak kendilerinin üzerine rahmeti yaz­ması işte inananlar içindir. Ve; yalnız iyiler için değil, kötülük yapıp da ardından tövbe ederek kendini düzeltenler için de..

O’nun bu bağışı ve esirgemesi anımsanmalı; Selam -bu bilinç düzeyinde- bütün içerik ve kuşatıcılığıyla, gerçek kapsamıyla ortaya konulmalı/alana uzatılmalı/yayılmalıdır. Bir dua, bir büyük ve güçlü dua olarak söylenmeli, dile getirilmelidir.

Gıcırdayan diş, kinini gizlemiş bakış, kararmış gönül, bulanmış/bunalmış kafa, inançsız -veya uykuda- kalp, -eğer- eşlik etmekteyse Selama, bunun Selam değil, “yalan” olduğu; yalanın/yalancılığın -daha- selamlaşmayla başladığı bilinmeli ve Yüce Allah’ın yalancıları kurtuluşa erdirmeyeceği unutul­mamalıdır. “Doğruya uyanlara selam olsun”...

 

YER SEÇMEK

Karşı konulamaz ve katlanılamaz bir baskı var Müslümanlar üzerinde. Kimi Müslümanların kimi Müslümanlara baskısı, bu.. Kimile­rinin kimilerinden kendileri gibi olunmasını iste­melerinin oluşturduğu bir baskı..

Kimileri, gerçeğin/gerçekliğin yalnızca kendilerinde olduğu inanç ve dü­şüncesi içinde, kimilerine de bu gerçek/gerçeklik bildiklerini benim­setmenin savaşını veriyorlar. Anlayış bütünleri içinde bir tek noktalarının olsun yanlış olabileceğini bile düşünmeğe yanaşmaksızın bu savaşımı sürdürüyorlar.

İslam’ı, dinden haberdar olmayan veya ona karşı olanlara, dindarlıkla ilgisi bulunmayanlara veya Müslümanlıktan yana bilgisiz kalanlara değil, Müslümanlıklarının bilincindeki kimselere “tebliğ” yoluyla yürütülüyor ve sürdürülüyor, bu eylem.

Sanki, Müslümanlar bir ormanda kesilip atılmış odun parça­ları.. Bu beyler ve efendilerden her biri odunları tornadan geçirip biçimlendirmek üzere istek üzerine istek belirti­yorlar; hırs içinde çırpınıyorlar. Her biri, en iyi “tezgâh”ın kendilerinde bulunduğu savıyla boy gösteriyor, Müslümanları tezgâhlamağa çalışıyorlar.

İslam’ı, İslam’ın -şu veya bu türlü- dışında bulunanlara ulaştırıp anlatma zorluğunun yanı başında “tebliğ” zorunluluğu, haliyle, “kolay tebliğ”e yöneltiyor bu kişileri. Hazır giyim örneği elde mevcut, kafeste kuş olan veya olarak görülen Müslümanlara el atıyorlar. Bilincinde bulunduğu -ve üstelik yaşadığı- Diniyle “kurtulmuş” sayılması gerekenleri kurtuluşa çağırıyor, kurtarmağa çabalıyorlar. Yani ki, tereciye tere satmağa bile kalkışabiliyorlar.

Eylemleri çabalamanın sınırları içinde kalsa, belki, herhangi bir sorunun olmadığı düşünülebilir. Ortada bir sorunun varlığından söz etmeğe gerek kalmayabilir. Ama ellerinde birer de ölçek var. Nasıl bir “birim”i kullanıyorlarsa, Müslümanların “tam”lığı, “ham”lığı konusunda çok net, çok kesin, çok katı değerlendirmeler yapmaktan da kaçınmıyorlar; üstelik bunu büyük bir heves ve heyecan içinde yapıyorlar.

Konuştuklarında, neredeyse, en bilinçli Müslüman bile “Müslümanlığından kuşku” duyar oluyor. Çünkü konuşan, -başından sonuna- kar­şısındakinin Müslümanlığının “çürüklüğü” doğrultusunda tam bir iman sahibidir. Bu imanı öylesine güçlüdür ki, karşısında bulunan da, -işte- bu “iman gücü(!)”nün etkisiyle -basbayağı- sendeliyor/sendeliye biliyor; kendinden -handiyse- kuşkuya düşebiliyor. Herhangi bir şeye iman etmiş herhangi bir adamın gücünün işlev vermesi olayı, burada da, kendini gösteriyor.

Düşünüyor sonunda, “karşısında” bulu­nan, “davet”e muhatap olan.. Ve araştırıyor. Müslümanlığının gerçek bir Müslümanlık, kendisinin tam bilinçli Müslüman olduğunu bir kez daha anlıyor bu “düşünme” ve “araştırma” sonunda.. Ve kendisinin Müslümanlı­ğından kuşku duyan ve kendisini de kuşkuya düşüren, yaşadığı Müslümanlığını küçümseyen o kişinin/kişilerin Müslümanlığından -bu kez de kendisi- kuşkuya düşüyor. Kendisine yanlış diye­nin yanlışlığı kanısına varıyor, böylece...

Kimilerinin elindeyse –“ölçekçi takım”a rahmet okutacak- damgalar var.. Nasrettin Hoca Merhum’un karpuz seçmesi sırasında "”Buna değmiş, buna değmemiş..” ayırımı yapması örneği, sanısına göre, “Bu makbul Müslüman, bu değil..” damgalarını basıyorlar. Ardından da, kullandığı “sikke”nin geçerliliğini sağlamak ve yaygınlaştırmak için, habire, “yayın”a başlıyorlar. Ağızlarında Müslü­man kardeşlerinin ölüsünün eti, dişleri arasında öfkeyle çiğneye çiğneye, dur durak bilmeden, köşe-bucak dolaşıp, “gıybet” yapıyorlar...

Ve bütün bunlar Din adına yapılıyor. Ve bütün bunlar, bütün bunları gerçekte dindeki cehaletlerine karşın ağızlarına verilmiş bir çiğnemlik sakızla güdümlenmiş olarak yapıyorlar.

“Kulaktan dolma Müslümanlar” oldukları için yapabiliyor ve bunu bilmiyorlar. Dinlerini öğrenmeğe ayırmaları gereken zamanı, başkalarını eleştirmek gibi bir iş için kullanıcı tembellik ve kolaycılıkları yüzünden...

Müslümanları, böyle böyle, “yer seçme”ye zorladıkça gerçekte birer “asabe” olan cemaatçikler uğruna “cemaat”i feda ediyor; ortak olduklar Dinlerinde parçalanmaya yol açıyorlar.

Oysa biz, Müslü­manlar olarak, böyle bir ayrılıkçılıktan tümüyle uzak olmak durumundayız. Ayrılıkçıların işi/akıbeti ise, bize değil, Yüce Allah’a aittir. Bunu bilmeli ve Din adına yürütülen bölücülük eyleminin Ahiret yurdunda bu eylemcilere hatırlatılacağını düşünerek, böyle bir “muaheze” olunmak ihtimalinden bile Yüce Allah’a sığınmalıyız...

 

 

IV. Bölüm:

Herkesin Bir Ödevi..

 

BEKÇİ

Akıl, başına buyruk sanıldığı, sayıldığı ve tanın­dığında -hep- sınırı aşar olmuştur, insan, toplum, eşya ve -hatta- Yaratıcı konusunda... Evet; insanı biçimlendirmek, toplumu yönlendirmek, varlıkları -kendince- yorumlamak ve kurallandırmakla kalma­mış; -bir de- Yaratıcı’yı kavramağa, algılamağa, -hatta ve hatta- belirlemeğe/betimlemeğe kalkışmıştır, bu açılımda.. O’na kimi nitelikler yamamağa uğraştıktan başka, eş, oğullar ve kızlar uydurmaktan bile geri kalmamış, ortaklar koşmuş; -esatirde görüldüğü üzere- O’nu tam anlamıyla bir insan yaşantısı içinde düşlemekten de çekinmemiştir.

İster yaratıcılığı daha iyi algılama çabası, ister -tanrısallıktan pay çıkararak- insanı yüceltme amacı, ister varlıkları ve varoluşu tutarlılıkla yorumlama tasası, ister şu veya bu sebebi ile olsun, akıl, -sürekli olarak- bu adımı atmış, bu doğrultuda atılımlarda bulunmuştur. Her türlü şirk ve sapkınlığın temelinde de -kurcalanırsa- bunun yattığı görülebilir.

“Akıl Dinleri”, akıl ürünü dinler ve akla dayalı dinler ile kendini akıl çizgisine oturtmağa çalışıp, aklın yorumlarıyla/akla göre yorumlamalarla sevimlileşmeğe didinen dinler ve benzerleri/türevleri -ya başta, ya ortada, ya sonda- sınır aşımında bulun­maktan kurtaramamışlardır, kendilerini..

Bu, -bir yanıyla- Gaybı Şuhut âlemine taşı­ma eğiliminin/hevesinin ürünüdür. Gaybın -açık açık- dışlan­ması ve yadsınması, inkârı söz konusu olmasa bile, -evet- onu Şuhut âlemi çerçevesine almak/aktarmak/oturtmak yoluyla kendi gerçeğinden soyma, saptırma, değiştirme vardır. Bu da, -gerçekteyse- Gaybın yerine bir başka şeyi koymaktır.

Bu tutumda Gaybın onanması/benimsenmesi, ya da Gayba ilgi gibi bir görünüşe/görüntüye/gösterişe karşın, gerçekte/böylece Gayb gündemden çıkarılmış olmakta; onun özü yerine sözü çevre­sinde dönüp dolaşmak gibi bir durum ortaya çıkmak­tadır. Gayb üzerinde bu yolla ve böylece tasarrufta bulun­ma imkânı ele geçirildikten sonra, artık akla o alanda dilediğince at oynatmanın yolları açılmış olmakla, her türlü sapkınlık kendine geçit bulacak demektir.

Aklın vazgeçilmez/sürekli emelini karşılayıcı geçit... Çünkü akıl bir türlü erişemediği ve erişemeyeceği, etkinlik kazanamadığı ve kazanamayacağı, yetkin olmadığı ve olamayacağı, işlevlenemeyeceği bir alan olan Gaybın hep -ele geçirme yolunda- özlemiyle kıvranmıştır.

Ve bu ele geçiremeyişinin öfkesiyle o alanı yok sayma/yoksama yolunu tutmuş; olmamış.. Elde edici kimi aldatmalara başvurmuş; tutturamamış.. Gerçeğinin yerine yalanını oturtarak “Gayb de bendedir..” demiş; söktürememiş..

Sonunda da, uyruğu bulunduğu şeytanın ama önermesi, ama yönlendirmesi, ama desteğiyle Gayb gerçeğine boyun eğici bir tutum içinde görünerek, onu Şuhut âleminde yorumlayan bir yöntemle tuzağını kurmuş ve avında da başarılı olmuştur. Birçok kafaları, bu yolla, avlayabilmiştir. Onları Yüce Allah’a götürme savıyla peşine takmış, kendi kurduğu –sözüm ona- Gayb âlemi dehlizlerinden geçirerek, sonunda, sapkınlıkla kucaklaştırmağı başarmıştır.

Mısır’ın Hermesçiliğinden tutunuz da, Hint’in Nirvanalarına dek –Gayb ile ilişkili olmak sav ve görünümü içinde- görünürde aklı yadsımakla birlikte, Gaybı Şuhut âlemine oturttuğu için aklın peşine düşmüş bulunan bir dizi öğreti, aklın bu aldatmacasının ürünü olarak ortadadır. Yüce Allah’ı arama ve O’nda yok olma çabasındayken, sonunda kendi nefsinde ve sanısında yok olma aldatmacaları.

Çünkü -kesin bir gerçektir ki- gözler, görmeler, bakışlar, görüşler O’nu -kuşatmak bir yana- algılaya­maz bile. O, Lâtif’tir. Ve -ancak- O bütün bunları ve bunlarla birlikte her şeyi görür, algılar. Çünkü O, Habir’dir.

İnsan için gerçek görüş, görebiliş, algılayış ve kavrayışsa, -yalnızca- O’ndan, O Âlemlerin Rabbi’nden gelenlerle... O’nun gönderdiklerini görmek veya görememek.. Düğüm noktası da, Gaybın gerçe­ğiyle ilgili gönül doyumu da burada. Bir başka yolu ve yordamı deneyerek ‘görmek’ çabaları yerine, O’nun ‘görülsün için’ gönderdiklerini görmek.. Gönderdik­lerine -eklenti ve tevil yapmaksızın- teslim olarak aklın yolunu kesmek eylemi...

Açık, net, içten, belirli, belirgin, katışıksız ve yalın bir teslimiyet, yani.. Efendimiz âleyhissalâtvesselamın benzetmesiyle “koca karıların teslimiyeti”..

Bilgiçlik taslamaksızın, kimi bilinmeyen alanlarda at oynatmağa kalkışmaksızın teslim olmak.. Kimse kimseler için ‘Bekçi’ olamayacağına göre de yalnızca bir ‘çağrı’da bulunmak. Ve elbette, hep ‘O Çağrı’ya kulak ve gönül vermek...

 

KATILIM

İslam’ın dışında veya karşısında olan düşünceler, değerlendirmeler, yorumlamalar ve bunların var­dırdığı yargılar, ne ölçüde ilgi alanımız içinde olmalıdır?

“Söz’ün durup dururken ortaya çıkmayacağını, genelde/hep bir gereksinmeden kaynaklandığını, insan veya insanın ilişkili bulunduğu olgu ve olaylara sımsıkı bağlı olduğunu göz önüne alırsak.. “Her düşünce ve yargı insanla ilişkili ve İslam da insanın sorunlarını çözmeğe yönelik olduğu için, bu düşünce yargıların tümüyle birden -sonuna dek- ilgilenmek durumundayız.” biçiminde bir karşılık vere­biliriz, bu soruya.

Bu açılımda/açılıma göre, Müslüman, -hemen hemen- karşılaştığı tüm düşünce, bilgi ve tasarılar, hatta öneri ve önermelerle bir ilgi/ilişki içine girme gereğini duyacaktır, ilk bakışta. Ama kimini doğru­lamak, kimini onaylamak, kimini yadsımak, kimini yalanlamak, kimini pekiştirmek, kimini çürütmek, kimini açıklamak, kimini aydınlatmak, kimini akla­mak, kimini tamamlamak, kimini düzeltmek, kiminin iç yüzünü ortaya koymak, kiminin yarar­larını göstermek, kiminin zararlarını sayıp dökmek, kimine kucak açmak, kimine sırt dönmek, kimini benimsemek, kimini dışlamak biçiminde tutumlar takınarak.. Böylesine bir anlayış ise, doğruların doğrulanması, olumluların onaylanması, yanlışların düzeltilmesi, yalanların yadsınması, yanılgıların dışlanması gibi -sürekli- tavır almaları omuzlayıp götürmek gibi bir görevi yüklenme sonucunu verecektir. Kendi tutarlılığımızı belirlemek/göstermek için, dışımızdakilerin tutumlarını irdelemek işi...

Oysa bu yöntem/yordam -ilk bakışta olumlu bir görünse de- bir çıkmaz içine girmekten başka sonuç vermeyici bir tutumdur. Yanlışların ardından -düzeltmek için- koşup dururken, gerçeği bütün olarak ortaya koymak imkânını yitirmek söz konusudur, bu yolda. Her doğru, bir yanlışın üzerine -çarpışmaya- gönderilmiş ve ortada gerçeğin ordusu kalmamıştır.

Evet; teke tek süren bir çatışma dolayısıyla, alan büsbütün boş bırakılmış, yeni yanlışların bu boş alanlarda yeni egemenlikler kurmasına, -hiç değilse, şöylece bir at oynatmasına- açık kapı bırakılmıştır. Doğrunun bir bütünlük içinde alanda boy vermesi, toplum karşısında varlığını göstermesi, -böylece- yanlışların kaçışmasını sağlayıcı bir çıkış yapması imkânı elden çıkarılmış olmaktadır, sonuçta.

Böyle bir tutum, -temelde- Müslüman’ın kendini insanlar üzerine “Vekil” sanmasından/saymasından, bu sanının doğurduğu gayretkeşlikten kaynaklanır. İnsanların ‘vekil’i veya onlar üzerinde ‘vekil’ olan kimse, çünkü onları her açmazdan kurtarmak, dümdüz bir yola çıkarmak gereğini duya­cak ve bu anlayış içinde de insanın odaklaştığı bir savaşım içine girecektir. Bakıldığında pırıl-pırıl görü­nen bu amaçta, biraz titiz bir irdeleme yapılırsa, bir sapmaya tanık olunabilecektir. Yüce Allah’ın rızasının yerine, insanlığın kurtuluş ve mutluluğa erişmesi/eriştirilmesi amacının konuşlandırılmasından kaynaklanan bir sapma.

İnsanın “Yeryüzü için halife” kılınmış olduğunu belirten Yüce Allah’ın -öte yandan da ve özellikle- insana vekil olmadığını bildirmesi, işte, bu sapma noktasına ışık tutucu bir haberdir. Sapmayı önleyici bir aydınlatma buyruğu…

Yazımıza giriş yaptığımız soruya bu açıdan baktı­ğımızda, aklın uygun gördüğü “İlgilenmek zorundayız..” yöneliminin yanlışlığını -kolayca- kestirebiliriz. Böy­lesine bir vargıysa, Müslüman’ı, Yüce Allah’ın Yeryüzüne yayılmış ayetleri üzerine kendince değerlendirmeler yapanlardan yüz çevirmeyi gerektirici bir yola çıkarır. Kendince değer­lendirme yapanlar, varlığı ve varoluşu kendine göre yorumla­yıp da yaşama bildiğince kural koymağa kalkışanlardan.. Bunların sözleriyle -çürütmek için bile olsa- uğraşmak değil, de, bu sözlere/savlara açık ve seçik bir tutumla sırt dönmek, onlardan yüz çevirmek…

Şu var: Elbette, gerçek/gerçeklik anlatılacak, doğru olan gösterilecek ve bunlar -ancak- “Belki inanıp korunurlar..” düşüncesiyle bir hatırlatma olarak gerçekleştirilecektir. Bir “ve­kil” olarak onları yanlış ve yalandan kesinkes kurtarmak gibi bir amaç/niyet içinde bile olsa onların arasına katılmak, onların alanında -sürekli- onları uyandırmak biçiminde değil.

Böyle bir katılım -onay söz konusu olmasa bile- yozlaşmaya yol açıcı ve boşuna emek harcatıcı bir tutumdur, çünkü.

 

TUTUM

Konuya “Vekillik” açısından el attığımızda, Müslüman’ın, iki ayrı düzlemde gözlemlenebile­cek iki ayrı durumu/konumu vardır:

Düzlemlerden ilkinde, Müslüman, bir vekil değildir. Gözcü de... Bu, onun “mümin” sıfatıyla yaşadığı inanma düzlemidir. Kendisi dışındaki kimselerin inanıp inanmamasının söz konusu olduğu düzlem... İsteyen, inanacak; isteyen ise, inançsızlığı yaşaya­caktır. Hidayetin Yüce Allah’tan bir bağış olması, Müslüman’ı, bu düzlemde vekil ve gözcü olma yükümlülüğünden kurtarır. Onun görevi, -yalnızca- çağrıda bulunmaktır.

İkincisiyse, Müslüman’ın “halifelik” ve “şahitlik” işlevlerinden doğma bir vekilliği yüklendiği/üstlendiği ilişkiler düzlemidir. Önceleri de değindiğimiz gibi, ilişkilerin Yüce Alla­h’ın buyruklarına uygunluğunu sağlama, yaşamını/yaşamı buna uyarlama gibi bir yü­kümlülüğü, sorumluluğu vardır ve bu düzlemde, o, -doğrudan doğruya- bir “Vekil”dir. “Müslim” olarak insanlarla, “şahit” olarak toplumla ve “halife” olarak da çevreyle ilişkilerin düzenlenmesine katılımda bulunan, gerektiğinde uyarılar yapan bir vekil..

Bu, elbette, “Yüce Allah’ın vekili” olarak algılanamayacak/tanımlanamayacak olan toplumsal yaşamın yüklediği bir vekilliktir. Bu yükümlülüğüyle, o, yaşam içinde yer alan üyelerin/ögelerin her birinin vekili imişcesine, yaşamın düzenlenmesine ve düzen içinde sürmesine katkıda bulunur; yol, yordam, yön ve yöntem çizer. Günümüzün geçer adlandırmasıyla “sivil inisiyatif” denilen hal/tutum.. Bu onun hem görevi, hem hakkı, hem de -daha önemlisi- sorumluluğudur

Müslüman’ın vekil ve gözcü olarak görevli bulunmadığı ilk düzlem, öte yandansa, bütünüyle işlevsiz kaldığı boşlanmış ve dışlanmış bir alan değildir. Yani, bu düzlemde -vekillik ve gözcülük söz konusu olmamakla birlikte- bir yansızlık, bir el çekmişlik, bir nötrleşme duru­mundan söz edilemez. Bu ortamda, çünkü Müslüma­n’ın “mümin” olarak etkinliği olacak ve sürecektir, yine. Alan boş bırakılmış; inanmayanlar dışlanmış, yok sayılmış değildir.

Tersine, inanmayanların varlığı diri birer gerçek olarak gündemdedir. Bu gündemde oluşsa, -evet- Müslüman’ı onlar karşısında bir tutum takınmağa zorlayacaktır. Ki, -bir yerde- etkinliğin ilk adımı da olabilecek bu tutum, -Müslüman’da- “bilgililik”, bilgiye eriştirici bir “okumuşluk” olarak kendini gös­terir.

Müslüman, Yüce Allah’ın -ama doğadaki, ama Kitap’taki- “ayetler”i konusunda öylesine kapsamlı ve derinlemesine bir bilginin sahibi olmak zorundadır ki, -ta ki- onu görenler, “Evet; bu ders almıştır, okumuştur..” demek zorunluluğunu duysunlar. Onun imanına dudak bükmek ve çağrısına sırt dönmek tutumundan el çekmeseler bile, okumuşluğu ve bilgisi konusunda bir karşı çıkışları mümkün olmasın. Tersine, onun okumuşluğu doğrultusundaki gerçeği doğrulamak zorunda kalsınlar.

Elbette, -her şey gibi- sözünü ettiğimiz ayetlerin derinlemesine ve kapsamlı bir bilgiye kaynaklık edecek biçimde türlü-türlü açıklanması da Yüce Alla­h’ın bir vergisi ve bir bağışıdır. Ve bu bağış, -yine, aslında- bir başka bağış olan “bilirlik” düzeyini yakalamış olanlara vergidir. Öyle ki, bu çizgide, Yüce Allah’ın bağışı sonucu, kişi -önce- “bilir” hale gel­mekte; sonra da bu bilir oluşu dolayısıyla “ayetler” kendisine türlü-türlü açıklanmaktadır.

Böylesine bir “bilir” olma durumunda, Müslüman, Ayetlerin türlü-türlü açıklanmasından yararlanabilmek için, -yalnızca- vahiy yoluyla gelmiş olanlara uymak ve vahiy dışı bilgilerin üretici ve savunucula­rından yüz çevirmek zorundadır. Bu yüz çevirişledir ki, o, Yüce Allah’ın ayetleri türlü-türlü açıklamasından pay devşirebilecek ve karşısında bulunanlarca bile “okumuş”, yaygın söyleyişle entelektüel sayılacaktır.

“Bilgi” alanında Müslüman’ın tutumu, -işte- bu olmalıdır. Ortak koşucuların ürettiği bilimlere sırt dönmek ve -yalnızca- vahye uymuş olmanın sağla­yacağı “Ayetlerin türlü-türlü açıklanmasından pay devşirmiş” olarak kendini karşısındakilere bile “okumuş-ders almış-bilgili” saydırmak; onları bu gerçeği doğrulama zorunda bırakmak.

Onlardan değil, “Yüce Allah’ın Ayetlerinden okumuş” olduğunu vurgulayıcı tutumdur, bu. Yani; biricik gerçek bilgi kaynağından...

 

ONLARINKİ

Onlar ki, bizim dışımızdadırlar; yaptıkları onlara Yüce Allah tarafından süslü gösterilmiştir. Bu süslü gösterilme olayı, onları, yaptık­larında -bir yere kadar- mazur durumuna getirir. Yaratıcıya karşı sorumluluk bakımından değil de, yaratılmışlık çerçe­vesindeki eylem bakımından söz konusu olabilecek bir mazerettir, bu.

Ve gerçekteyse onlar için değil, bizim için ‘kur­tarıcı’ işlev veren bir mazeret gözüyle bakabiliriz, olaya. Evet, onlarda beliren mazeretin onlar açısından gerçek bir mazeret olmamasına karşılık, -Yüce Allah’ın müminleri kuşatıcı rahmetinin verimi olarak- bizim açımızdan, bize yönelik yanıyla bir gerçek mazeret sonucu vermesi.

İşleri -onlara- süslü gösterilmemiş olsaydı, her birine ayrı ayrı kesin gerçekliği anlatmak, tanıtmak, benimsetmek gibi bir yükümlülük ortaya çıkmış olacaktı, bizim için. Her birimiz ayrı ayrı -böylesine- bir yüküm­lülüğün yükümlüsü olarak -her çeşit mazerete kapıları kapalı durumda- sorumluluk altında birer görevle görevlendirilmiş olacaktık. Oysa işlerinin onlara süslü gösterilmesi, -bir bakıma- bizim için bir nefeslenme imkânı, sorumluluğumuzu sınırlayıcı bir mazeret olarak işlev vermektedir.

Bu durum, iş ve eylememizdeki ağırlığı onlarınkiler üzerinden kaydırmakta, kendi doğrultumuz­da bir yoğunlaşmanın gerçekleştirilmesi gereğini gündeme getirmektedir. Öyle ki, bizim için “onlar” var olmakla birlikte, onlarınkiler yoktur. Kişilerin kendileri yönelim alanımızda bulunmakla birlikte, kendilerine süslü gösterilmiş olan işleri bizim ilgimizin -eleştirimizin- dışında kalmaktadır, bir bakıma.

Onlara gerçekleri götürmek biçimindeki sorum­luluk sürüp giderken, onlarınkinin sorumluluğu onlar üzerinde kalmakta; böylece, müminler onların işlerinden dolayı mazur olmak gibi bir rahmet ve nimete erişmektedir.

Bu; müminlerin “vahyolunmuş olana uymak” bağlamındaki tutumlarının hem alanının, hem de sınırının belirlendiği düzlemdir. Buradaki sınır öyle­sine kesin ve aşılmazdır ki, onların “Allah’tan başka taptıkları” bile bu alanın dışındadır; ilgi alanı içine, kesinkes -eleştirmek için dahi olsa- girmemektedir, onlarınkiler. Taptıkları, bağlandıkları, benimse­dikleri birer öge olan, onlarınkiler...

Yüz çevirmenin kapsamı da, işte bu sınırlarla çevrelenmiştir. Onlara, onlarınkilerin gündeme girdiği noktada sırt dönülecektir. Eleştiri amaçlı bile olsa, o “süslenmiş” olan işleri söze katılmayacak, dile getirilmeyecektir.

Çünkü böylesine bir tutum takınmak, onlara, bizi de aynı doğrultuda ele almak imkânını verici, hakkını tanıyıcı kapı açabilir bir davranıştır. Onları, böylesi bir yönelimden uzak tutmanın kestirme yolu, onlar­dan onlarınkileri ilgi alanı dışında tutucu bir tutumla yüz çevirmek noktasında odaklanmaktadır.

Onların sanılarını ve sanılarına dayalı işleriyle örgülenen düzenlemelerini yoksamanın/yok saymanın ve bu “yok-sayış” sırasında tepkiye kapı açmaksızın uygulamayı gerçekleştirmenin yöntemi çizilmektedir, bu sınırla­mayla, aynı zamanda.

Bu uygulamayla, onlar, çevre­lerinden ve kişiliklerinden soyutlanmakta; Vahye uygun davranışımızı gözlemleyici bir tutumun sınır­ları içine tıkılmış olmaktadırlar.

“Süslü gösterilen işleri" dile gelmediği için, onlar, kendi durumlarına duydukları güven duygu­suyla daha yansız bir bakış içinde bize bakmak, bizi izlemek imkânını ele geçirmiş olmaktadırlar.

Ki, bu, onların bize açık duruma gelmesidir, bir bakıma. Kapılarının bize açılması olmasa bile, -hiç değilse- bize kapatılmış olan kapılarına sürgü vurmamaları, kilit takmamaları, arkadan destek koymamaları gibi bir rahatlık ve güven ortamı içinde, “geçit” oluşmasının ihtimal hesabına girmesi demektir, bu...

Yüce Allah dilememiş olsaydı, -elbette- onlar ortak koşamayacaklardı. Koştukları ortaksa, onlar için süslü gösterilmiştir. Süslü gösterileni karalamak bizim kudretimiz dışında olduğuna göre, bize düşen güç yettirilebilecek bir düzlemde Vahye uyarak eylemli bir çağrıyı gündeme getirmektir. Ötesi için “mazur”uz...

 

TAKTİK

Müslüman, hangi çizgiye dek kendini olaylara, çevreye ve diğer insanlara uyarlamak zorun­dadır? İslam dışı uygulamaların, tutumların ve or­tamların yaygınlık ve etkinlik kazandığı günümüzde, biz Müslümanlar, bu soruyu sürekli olarak kendimi­ze sormak durumundayız. İster her olay karşısında, her değişik çevrede ve her ayrı kişi ile ilişkide -hemencecik- yeni bir yönelim içine girmek; isterse, böyle bir davranıma -hiç de- gerek olmadığını her halükârda bir kez daha tespit etmek için olsun, -değişen bir şey yoktur- sorulacak soru budur.

Çevrenin etkilerinin belli bir yere varıncaya dek göz önünde bulundurulması ve ona göre kimi uygula­malar içinde bulunulması -elbette- pek yadırganır değildir. Hatta “aklî” ve “mantıkî” bir tutum sayılabilir. Bunun sınırsız bir açılım içinde görülmesininse, -yine elbette diyeceğiz- geçerli bir açık­lamasından söz edilemez.

Bu durum karşısında yapılacak ilk iş, yapısal ve çevresel bir araştırmada bulunmaktadır. Bu iki yönlü incelemenin sonuçları, bize, hangi yerde bu­lunduğumuzu; dolayısıyla, izlenecek yol ve yöntemin ne olması gerektiğini gösterecektir.

Akılcı bir açıdan olaylara baktığımızda, -evet- yorum ve değerlendirmelerimizin ilk adımını, yuka­rıda sıraladığımız düşünce zincirine uygun atmak gerektiği sonucuna varacağızdır. İlkin; olaylara, çevreye ve diğer insanlara ilişkin bir durum tespiti; ardından da, kendi yapısal imkânlarımızın iyi belir­lenmesi ve bu ikisinin ışığında yol ve yöntem çizil­mesi. Aklın gösterdiği, -ancak- budur.

Ancak, bu akılcı görünümlü tutumun “Nakil”le çatıştığına tanık olmaktayız, olaylara, çevreye, diğer insanlara ve kendi durumumuza İslam'ın ışığı altında göz attığımızda. Temel Buyruk, sözünü etti­ğimiz açıdan yapılacak bir değerlendirme üzerine kurulacak bir plâna, plânlamaya ve böylesine bir programlamayla gerçekleştirilecek uygulamalara yeşil ışık yakıcı bir açılıma pek de elverişli görünmemektedir.

Kur’an-ı Kerim’de -açık açık, mealen- “De ki: ey kavmim, bütün kuvvetinizle yapacağınızı yapın; ben ödevimi yapıyorum..” buyrulmakla, Müslüman açısından, yazımızın başından buyana irdelemekte olduğumuz doğrultuda bir yönelimin yolları tıkan­maktadır. Hem de, -yine yukarıda üzerinde durduğumuz- iki açılımda da...

“Bütün kuvvetinizle yapacağınızı yapın” anlamındaki meydan okuyuş, Müslüman’ı, olaylar ve çevrenin etkilerini göz önünde bulundurucu bir he­sap işinden -bütünüyle- uzak tutucu açıklıktadır. Durum ve Müslüman’a yönelik tutumlar ne olursa olsun ve karşıdakilerin gücü hangi ölçüde bulunursa bulunsun, Müslüman, bu doğrultuda herhangi bir değerlendirme içine giremeyecektir. Çünkü ona düşen, “Bütün kuvvetinizle yapacağınızı yapın..” deyici bir tutumun gereği olarak bu gibi hesaplardan uzak durmak olacaktır.

“Ben kendi ödevimi yapıyorum..” anlatımıyla da, Müslüman’ın, atacağı adımlarda kendi durumunun belirlenmesine yönelik herhangi bir tasaya düşmesi­ne set çekilmektedir. Ödevin yapılması için, görüldüğü üzere, hiçbir hesap-kitap gündeme girmemektedir de, -tersine- her türlü kaygı aşılarak, -yalnızca- görevin yapıldığı vurgulanmaktadır. Açık bir biçimde gözlemlenen tek tasa ödevin yapılıp yapılmadığı, yapılmasının gerçekleşip gerçekleşme­diği noktasındadır.

Müslüman, -kaldı ki- “Dünya Evi”nin sonu olan o Cennet yurdunun özlemini duyabiliyorsa, el­bette, görevini yapmanın ötesinde her hangi bir kaygıdan ve tasadan uzak kalacaktır. İslam’ı bildik­ten, tanıdıktan ve benimsedikten sonra bir başka kaygıyla görevden uzak kalmanın “zulüm” olacağını da düşünürsek, durum daha iyi anlaşılacaktır.

 

DİRİLİK

İnsan şeytanlarının, cin şeytanlarının ve onların dostlarının, inananlarla olan çekişmelerinde başa­rı şanslar yoktur, gerçekte. Görünürde nicelik alanındaki kimi üstünlüklerse, yanıltıcıdır. Aynı çerçevede görünse bile, -çünkü- iki ayrı düzlemde iki ayrı olaydır, söz konusu olan. Ölüm ve dirim ortamlarında oluşan iki ayrı olgu...

Yüce Allah -elbette- diriden ölüyü ve ölüden diriyi çıkarmağa kadirdir. Birinin diğerinden çıkarılı­yor olabilmesi ve bu iki durumun bir diğerinin tersi gibi görünmesi, -yüzeysel bir bakışta- düzlem birliği gibi bir izlenime yol açıyor ise de, gerçekleşmesi süren olaylar, gerçekte, ayrı ortamlardadır.

Birisi, apaydınlık bir çevreyi doldururken; diğeri, kopkoyu bir karanlığın çerçevesi içine sıkışmış durumdadır. İnanmışlarda, -insanlar arasında- yolunu ve yönünü aydınlatan bir ışık içinde yürüyüş; insan şeytanları, cin şeytanları ve özellikle de bunların dostlarındaysa, kapanılıp kalınmış koyu kara karan­lıktan çıkamayışın ürünü bir bunalış vardır.

Buradaysa, hem durumlar, hem tutumlar, hem ortamlar, hem de düzlemler yalnızca ayrı değil; onun da ötesinde birbirine terstir, birbirinden -ayrıca- kopuktur. İnsanların çabalarıyla ve uğraşmalarıyla gideremeyecekleri, bitiştiremeyecekleri, birleştiremeyecekleri bir kopukluktur, bu.

Öyle ki, aradaki uçurumu aşabilmek, bir düzlemden diğerine sıçramak veya yuvarlanmak, -ancak ve ancak- Yüce Allah’ın takdiri ve kudretiyle mümkün olabilmektedir. Her şeyin -ancak- Yüce Allah’ın takdir ve kudretiyle gerçekleşmekte -veya gerçekleşmemekte- olduğu kesin gerçeği sürmekle birlikte, burada bir de şu vardır ki, bu üzerinde do­laşmakta olduğumuz alanlarda insana ayrılmış, insa­na verilmiş, insana bırakılmış hiçbir pay yoktur.

Ölü olanı diriltme, ona insanlar arasında yürüye­ceği ışığı verme işi, -çünkü- ancak İlâhî Bağıştır; böyle bir bağışla mümkün olan bir gerçekleşimdir. Karanlıklar içinden çıkamayış ise, -olumsuz bir eylem belirtisi olsa da- insana yüklenmiş bir edim veya devinimdir..

İnanca kavuşmamda vergi/bağış, Yüce Allah’tan; küfürde kalmadaysa, çıkamayış, saplanıp kalmışlık kulun kendindendir. Yüce Allah, -hikmeti gereği- bunu böylece takdir etmiş ve yaratmıştır.

Ve böylece de, ortaya, birbiriyle karşılaştırılması bile söz konusu olamayacak iki ayrı olgunun gözlemlendiği iki ayrı düzlem çıkmıştır.

Yüce Allah’ın bağış olan imanı, insanın içinden çıkamayışının sonucu bulunan küfürden ayrı bir düzleme oturtan; zıt görüntüye karşın, birini diğeriyle bitiştirilemez birer olgu durumuna getiren de bu özelliktir. Öyleyse, iman ve küfür, sözünü ettiğimiz açılımda, ayrı düzlemlerin ayrı ayrı olguları olarak gözlemlenebilecek ve değerlendirilebilecek demektir.

Yeryüzüne bu değerlendirme açısından baktığı­mızda, küfür kendi çerçevesinde, iman da öz ortamında görülecektir. Birinin diğerine göreliği veya oranı gündem dışı kalacak veya -en azından- böylesine bir karşılaştırma sağlıklı sonuç vermeyici bir iş olacak demektir. Her birinin alanı, her birinin ögesi, her birinin işlevi ve her birinin hem amacı, hem de sonucu ayrıdır, çünkü.

Öyleyse, insan şeytanlarının, cin şeytanlarının ve onların dostlarının yeryüzü genelinde yaygın bir görüntü vermesi ve insanların çoğunluğunun sapkınlık içinde bulunması onlar için -inananlar karşısında- bir zafer değil; belki kendi içyapılarında oluşan bir gelişimdir. Aynı gelişimi inananlarda da gözlemek -her yer ve her dönemde- olağan ve kolaydır. Zafer görüntüsü de, diğer birçok şeyler gibi, kâfirlere ve sapkınlara işlerinin süslü gösterilmesinden başka şey değildir. Zafer, ancak, inananların olduğuna göre de, bu, kesinkes böyledir.

Dirilik, inanmanın olağan bir görüntüsü iken, çoğunluğun durumuna bakılıp -nasıl olur da- ölülerin daha güçlü, daha etkin olduğu sanılabilir? Bu, çünkü yanılgıların en büyüğü olur, inananlar için...

 

 

 

V. Bölüm:

“Kitaplı” Olmanın Koşulu..

 

YOL

Bir başka metin içinde yalnızca nüans ayrılıkları belirten kimi kelimeler, Kuran-ı Kerim’de bir diğerinin yerine kullanılamayacak, anlamdaş olarak görülemeyecek farklı anlamlara gelir. Kuran-ı Kerim, kimi kelimeleri almış, kesin kalıplara dökmüş, belirgin sınırlarla çevrelemiş, içeriğine açıklık kazandırmış, -onu- gerçek bir kavrama dönüştürmüştür. Bu çerçevede, Kuran-ı Kerim’in kavram niteliğindeki tüm kelimeleri özgün bir anlam ve yapı belirtir. “Kitap”ın bu açıdan -semantik yöntem ve verilerle- incelenmesi, sanırım, birçok konuya ışık tutabilecek; iyiden iyiye Batı’ya şartlanmış olan kafaların İslam'’ı anlamasını ve kavramasını kolaylaştırıcı bir aydınlık sağlamış olacaktır.

Bu bağlamdaki çalışmaların ilk örneklerinden birini -şaşırmayınız, sakın- bir Japon bilim adamının, Dr. Toshihiko Izutsu’nun “Kuran’da Allah ve İnsan” adlı eserinde görüyoruz. Asıl konumuz kitap olmadığı için, kendi çalışma alanında yetkin bir ağırlığı bulunan araştırmanın -yalnızca- adını anıyoruz. Ve başta “esbab-ı nüzul” olmak üzere, tefsir edici hadisler, sahabe tefsirleri, büyük imamların tefsirleri, akait ve fıkıh kitapları gibi öz kaynaklarımıza dayanılması halinde Izutsu’nun çok üstünde ve ondan daha tutarlı çalışmaların yapılmasının mümkün ve -özellikle de- gerekli olduğunu vurgulamakla yetiniyoruz.

“Esma-ül-Hüsna”dan olan “Samed” kelimesi üzerinde Seyyid Süleyman Nedvi’nin “Asr-ı Saadet”te aktardıklarını da özetleyerek, yukarıdaki sözlerimize bir açıklama ve açılım getirdikten sonra, asıl konumuza gireceğiz.

Nedvi, “samed” kelimesinin sözlük anlamının “yüksek ve büyük taş, sarp kaya” olduğunu belirterek, kök-anlamı bu olan kelimenin -giderek- “serdar, sığınak, sığınılan kişi, sağlam, yalnız, bir başına, kahraman ve müstağni” gibi anlamları anlatmak için de kullanıldığını söylüyor. Ashap’ın verdiği anlamları sıraladıktan sonra da kelimenin kesinleşen Kur’anî anlamına geliyor. “Hiç kimseye muhtaç olmayan ve herkesin kendisine muhtaç bulunduğu..” cümlesiyle ifade edilebilecek olan anlama...

Yüce Kuran’ın -benzer- özgün kavramlarından biri de, -konumuz olan- “sırat” kelimesidir. Bu; “yol” anlamındadır ve Kitap’ta aynı anlam için sebil, tarik, şeriat ve minhac kelimeleri de kullanılmıştır; “din” kelimesi de, yer yer, aynı anlamı taşımaktadır. Bunlardan “minhac” yalnızca bir yerde, -o da- “şeriat”la birlikte kullanılmıştır.

Üzerinde çok ayrıntılı bir şekilde durulması gereken şeriat kelimesini bir yanda tutarak diğerleri ile “sırat”ı karşılaştırdığımızda, bu kelimelerin Kuran-ı Kerim’de öbürleriyle pek de eşanlam belirtmediğini, çok farklı bir vurgusunun bulunduğunu görürüz. İlkin, salt kelime anlamında “sırat”, hep “dosdoğru yol”u, “Allah’ın Yolu”nu (bir tek ayette de Cehennem yolu) anlatmak için kullanılmışken.. Tarik ve sebil kelimelerine doğrudan doğruya kelime anlamıyla “yol”un anlatımında başvurulmuş; -özellikle de- sebil’in her geçtiği yerde “Allah’ın yolu”, düz yol, tağut’un yolu, müminlerin yolu, suçluların yolu gibi tamlamalar söz konusu olmuştur.

Bu açıdan bir değerlendirme yaptığımızda, “sırat”ın -hiç de- herhangi bir yol olmadığını, sebil’de gibi çeşitli anlamlara yol verici tamlamalarla tamlanmadığını, özellikle “dosdoğru” ve “Allah yolu” anlamını taşıdığını.. Bunun belirginliği dolayısıyla da -iki yerde- artık “Allah’ın yolu” veya “dosdoğru yol” tamlamalarına da başvurulmaksızın, ama bunu anlatıcı bir anlam yüklenerek -yalnızca- “sırat” kelimesinin kullanıldığını görürüz.

Yüce Allah’ın “dosdoğru” olan ve özellikle kendisine hasrettiği “yol” için, Kitabında, “Sırat” kelimesine yer vermiş bulunması, O’nun yolu ile başka yolların karşılaştırılamayacağı, karıştırılamayacağı, karma yapılamayacağı, birleştirilemeyeceği, bir araya getirilmeyeceği, bağdaştırılmayacağı gerçeğinin de bir haberi ve bir ihtarı olarak düşünülmelidir. “Şu benim dosdoğru yolum/sıratımdır; başka yollara/sebillere uymayın. O’nun yolundan (sebil) ayrılmış olursunuz. Yüce Allah, kötülükten sakınasınız diye size bunları emretti..” buyruğunda Yol için kullanılan kelimelerin vurgusuna dikkat edecek olursak, “sırat”ın kavramsal içeriğini daha net belirleyebiliriz ....

Şunun veya bunun tariklerini, sebillerini Yüce Allah’ın yolu/sıratı ile birleştirme, kaynaştırma, bağdaştırma, karıştırma ve değiştirme peşinde olanlar, -evet- sebillerden bir sebil, tariklerden bir tarik üzerinde olacaklardır olmasına, ama bu -hiç bir zaman- “sırat” değildir. Yüce Allah’ın buyurduğu ve çağırdığı “dosdoğru yol”dan bir başka yol olacaktır, bu izlenen yol..

 

KAZANMAK

İman; kendiliğinden, kendi kendisiyle, başlı başına bir kazançtır. Yüce Allah’ın bağışı sonucu edini­len bir kazanç.. Bu yanıyla, inanmış olan -aynı zamanda- kazanmış olandır; kazanmıştır, kazançlı kişidir.

Kazanç durumunu, kazanmış olmaklığı göz önünde tuttuğumuzda, ölçü olarak aldığımızda, -elbette- iman, “amel"”den ayrı ve bağımsız bir çizgi belirtir. Ameldeki kayıplar, -hiçbir zaman- iman alanın­daki kazancı eksiltmez. Çünkü her biri ayrı bir düzlemdedir, ayrı düzlemlerin ögeleridir. Üstelik amel, iman kaynağıyla beslenen bir eylemdir. Amelin “Amel” olabilmesinin ön şartı, imanın ürünü olma­sıdır, imanın gereği olarak işlenmesidir.

Öyle ki, bir yanıyla amel, imanın uzantısı; ama olmadığı zamanda imanı eksiltmeyen bir uzantısıdır. Uzantı olmakla birlikte, parça veya bölüm değildir. Parça veya bölüm olarak sayılamayacak ve görülemeyecek bir uzantıdır amel, imanla ilgisi bakımından. Ancak, doğal bir uzantıdır.

Çünkü iman; insanda doğurgan, üretken, eylemli, dürtücü, dışa-vurumlu, itici, yönlendirici ve biçimlendirici bir varlık belirtir. Durağan ve gizlenir olması -kimi istisnalar bir yana- mümkün değildir. Bu özelliği dolayısıyla da ameli, parçası olmadığı imanın yansıması değil, de, uzantısı olarak görmek gerekir.

Bu özellikse, imanla birlikte ameli de gündeme getirir. Her iman ediş, çünkü kendince kimi amellere, davranış biçimi ve tutumlara yol açar; kendine uygun bir yapılanmayı gerçekleştirir. Bu doğrultuda bir yaklaşımsa, iman ile amel arasında bir bağlantı, bir ilinti bulunduğu sonucuna götürür.

Bir bakımda amelden bütünüyle soyut olan iman, bir başka bakımda onunla bir bağ ve bağlantı içinde görülebilir, sayılabilir. Ola ki, biri, yapının kuramsal yanıdır; diğeriyse, uygulama alanındaki görüntüsü. Aralarındaki çelişik/çelişkin görünümse, düzlemlerin bir tutul­masının sonucudur. Öznel ve nesnel alanları aynı düzlemmiş gibi değerlendirme durumunda söz konusu olan, söz konusu olabilecek olan bu çelişme, -eğer- öznelin ve nesnelin ayrı düzlemler olduğu göz önünde tutulursa, ortadan kalkmış olacaktır.

Kimi yerlerde ve zamanlarda öznel alanın verimleri geçerlidir. Firavun’un sarayındaki “iman etmiş adam”ın durumu bunun örneğidir. Koskoca ülkede bir “o” vardır. İmanını açıkladığı anda yalnız başına olan “o” da yok olacak, kapkara karanlıklar içindeki -küller altında kalmış köz örneği- bir gizlice korunan ışıltı halindeki bu “iman” da sönecektir.

O ışın ki, -yeri ve zamanı geldiğinde, belki- büyük bir parlayışa, imanın yayılışından doğan bir büyük aydınlığa öncülük edebilecektir. Bu ışıltıyı, bu tohumu gizleyerek korumak gerekir.

Kimi yerlerde ve zamanlardaysa, iman ancak nesnel bakış açısından değerlendirildiğinde “geçerlilik” kazanacaktır. Musa âleyhisselamın, akarsuda bulunup alınarak bakılıp büyütülmüş bu “Firavun Sarayı Çocuğu”nun durumu da, böylesine bir alandaki imanın örneğidir. Burada “koskoca ülke” veya açıklamala­rın yol açacağı düşmanlıklar hesap dışıdır; göz önüne alınmamalıdır,

Mısır Sarayı’nın saygın kişisi o “inanmış adam”, imanı gizleme eyleminin örneği olurken; aynı sarayın “çocuğu”, fakat aynı zamanda Firavun’un ülkesinde tutsak bulunan bir toplumun “güçsüz birey”i imanın bayrağını aç­mada örneklik ediyor. Çünkü O, bir Resuldür. Tebliğ gibi bir yükümü vardır.

Tebliğ yükümünün bulunduğu yerde iman ile amel arasındaki ilişki ve bağlantı güçlenir, artar. Saraydaki “inanmış adam”ın Musa âleyhisselama tabi olup, onun ümmetine katıldıktan sonra bir “din bağlısı olarak” davetle yükümlü hale gelmesi ve bunun gereği olarak da Musa âleyhisselamı savunarak imanını açıklaması örne­ğinde olduğu gibi. Böylece, imanının gereğini uygu­laması gibi..

İşte, burası, “iman etmeme” ile “imanından bir hayır kazanma” durumlarının, handiyse dengeye geldiği noktadır. İman’ın kısırlaştığı, verimden geri durduğu bir nokta ki, imanın iman değilmiş gibi yeniden bir “iman ediş” gerektirmesi söz konusu olabiliyor, burada. Kazancın “kazanç” kılınması gereğinin duyulduğu bir durum.. Tutumlarımıza, bir de, bu açılardan bakmalıyız..

 

AÇIKLAMAK

Bilmek, anlamak ve inanmak.. Aynı doğrultudaki bir olgunun üç ayrı basamağı... Gelişmişlik açısından birbirine görelik ilintisi içinde bulunan bu üç kavram; oluşma bakımından, -çoğu kez- bağımsız ve bir diğeriyle bağlantısız durumdadır. Bir üst basamakta bulunmak ve oraya geçmek için öncekilerde bulunmuş olmak, öncekilerden yükselmek/yükseltgenmek zorunluluğu yok. Alttakine uğramadan bir üste çıkmaklık ve çıkmışlık, mümkün...

Bilmek; -genelde ve yüzeysel bir sığ bilgi çerçevesinde- görüle gelen şeylerin algılanmış, kavranmış ve bellenmiş olması işi. “Tohum atılırsa, ürün alınır.. Gecenin ardından gündüz gelir.. Ay ve güneşten zaman ölçüsü olarak yararlanılır.. Geceler dinlenme, gündüzler çalışma zamanlarıdır.. Yıldızlara bakılarak yön belirlenir..” Bunlar ve benzeri algılanması kolay kimi olgu ve olaylar, bu olgu ve olaylara ilişkin durumlar, araştırmalar, buluşlar -hep- sözü edilen anlamdaki sığ bilginin örnekleridir.

Ki, Pozitivizm ve Rasyonalizm’le birlikte bu tür bilmek doruk noktasına yükselmiş olup, şimdilerde bile insanların akıllarına egemen bir yöntem ve yöneliştir. Olayların görünür yanı ne ölçüde yalın ve sığsa, -işte- bu tür bilmek de -öylesine- yalın, sığ, yüzeysel ve “oyalayıcı” -veya aldatıcı- bir bilgidir.

Anlamaksa, bir basamak daha ileridedir. Görünenin görülmeze uzantısına yönelik bir çabadır, çünkü. Gözlem, önündekinin derinliğinin kavranılmasına yönelik bir tutum olarak belirir. Günübirlik yaşantının ötesine el atmanın sancıları ve bu sancılardan kaynaklanan kimi sıçrayışlar, kimi arayışlar, kimi kurcalayışlar ve irdeleyişler söz konusudur, anlamak eyleminde.

İnsanın yaratılışı, gelişmesi, yaşantısı, ölümü -ve belki de- ölümden sonraki durumu bu anlama çabasının çemberi içinde yer alır. Akıl, gözlerin gördüğüne çakılıp kalmamıştır. Gözlerin gördüğüne çakılıp kalma durumunda bulunan akla bir başka açılım, bir derinleşme açılımı yolunda -sanki- zorlamada bulunulmakta; sığlıktan ve yalın katlıktan kurtuluşun kapısı aranmaktadır.

İlk basamakta insanın çevresi vardır; ikincisindeyse, insanın kendisi gündeme gelmektedir. Bu, bir yere kadar kendine gelme çırpınışı gibidir. İnsan, -neredeyse- kendini aramağa başlamıştır. İnsanlığa açılan kapıyı zorlamağa başlayabilir, burada.

İkinde, günlük yararlanmalar için doğanın kuşatılmasına çalışılırken; ikincisinde, kimi gizler ve gizemleri ele geçirmenin savaşımı söz konusudur. İkisinin ortak yanıysa, eylemde insanın payıdır, pay sahibi oluşudur. Durumun gerçekleşmesinde insanın eylemli oluşudur.

Üçüncü basamaktaysa, insanın eylem payı yoktur. Bu “yokluk” üçüncüyü ilk ikisinden ayıran bir tür ayraç, ayırıcı bir yandır. Ne bilmek, ne de anlamakta olduğu gibi -insan için- çaba söz konusudur.

Çünkü “bilme”yi gerçekleştiren olgulardan daha yalın kimi görüntüler yetebilmektedir, bu basamakta yer almaklığa, yer edinmekliğe. Gökten yağmurun yağması, bununla bitkilerin bitivermesi.. Bitme sırasında göğerip, yeşermeler.. Aynı çizgide sürüp giden bir devinime karşın üst üste abanmış tanelerin, kimisinde hurma, kimisinde üzüm, kimisinde buğday taşıması.. Zeytiniyle, narıyla bu türlü türlü bitkinlerin/meyvelerin bir diğerine benzer ve benzemez oluşları..

Olgunlaşma süreçleri ve olgunluk durumları... Bütün bunlar, -bu durumlarıyla- ne bir bilme, ne de anlama eyleminin konusudur. Yalnızca bir “görme”dir. Gökten inen suyu ve ondan veya onunla üreyip türeyen meyveyi görme durumu vardır, burada.

Ve kendine pay çıkarmaksızın bir “inanma” gerçek­leşecektir, bu bakış sırasında. Bir Yaratıcı’nın yaratmasına inanmak..

Yüce Allah, “bilme” içinde olanlara ve “anlama” çırpınışlarıyla kıvrananlara “inansınlar için” kendilerini çaba ve çırpınışa sürükleyen doğadaki bu ayetleri geniş geniş açıklarken, “inananlar içinse gözlemekte oldukları birer “ayet” kılmıştır.

İlk iki basamaktakilere -inanma yetenekleri olmadığı için- ayetler geniş geniş açıklanırken, son basamaktaki inananlara -yalnızca- gösterilivermektedir. Çünkü onlar en üst basamakta bulunmakla, diğerlerini çok geride bırak­mışlardır. Ayetleri genişçe açıklamaksa, ilk iki basamaktakilere inanmaları yolunda hız vermeyecekse, eğer, sorumluluklarını arttırmağa “yarayacaktır”.

 

TANIMAK

“Bildim ve tanıdım..” demek, -Yüce Allah’a iman konusunda- yeterli değildir. O’nun gereği gibi bilinmesi ve bu bilinenler ölçüsünde ve doğrultusunda da tanınması gerekir, iman etmiş olmaklık için.

Buysa, Yüce Allah’ın insana “bir şey” indirip indirmediği açılımında belirlenebilecek bir olaydır. Ortada “insana indirilmiş bir şey”in varlığını benimseyici bir tutumun verimleri gözlenmekteyse, -ancak- iman söz konusu olabilecektir. Düşünce, tasarı ve davranımlarda “indirilmiş” olanın ışığının parıldamaması durumundaysa, Yüce Allah’a iman edildiğini belirtici anlatımlar -yalnızca- insanın kendine veya insanlara yönelik bir aldatmacası olarak kalma duru­mundadır.

Yüce Allah’ın varlığına, birliğine, eşsizliğine, ben­zersizliğine, yaratılmamış -doğurulmamış, doğurmamış- yaratıcı olduğuna, kudretine, bilgisine, bütün âlemler üzerindeki egemenliğine bin bir kanıt getiren ve bunları kendine birer belgi edinerek bilgile­nen kimseler bile aynı ayıraçtan alınacak sonuçların aydınlığında değerlendirilecektir, bu açılımda.

Değer­leme yöntemi kolay ve yalındır. Tek cümlelik bir sorunun karşılığıdır, çünkü. Tek cümle.. “Yüce Allah, ‘insan'’a bir şey indirmiş midir?” cümlesi.. İman, bu soruya verilecek karşılıkta varlığını gösterecektir.

Şu var: “İndirmiştir..” denilmekle, karşılığı yalın ve yalnızca bir kelimelik “söz” alanında sınırlamakla, -gerçekte- soru karşılanmış olmayacaktır. Kelime sayısını arttırmak da sorunun karşılığı için yeterli değildir.

“İndirmiştir” sözünün imandan bir belirti olabilmesi, “İndirilen”in nasıl bir düzlem ve çerçevede görülüp de değerlendirildiğiyle bağlantılıdır. İndirilenin “insan­lara bir nur ve yol gösterici” olarak kabullenilip yaşanmasıdır, tam anlamıyla bir değerlendirme, çünkü.

Öylesine bir yaşama ki, “İndirilen”i bir bütün olarak görmüş ve yaşantının en genel çevresinden, en ince ayrıntısına dek tüm boyutları içinde uygulamaya koymuştur. “İndirilen”i parça parça kağıtlar haline getirip -işe yarar bulduklarını- ortalıklarda bir bayrak gibi dolaştırır­ken, -eğer- az bir bölümünü bile gözlerden kaçırma, yaşantının dışında tutma, “uygulanmaz/uygulanamaz” sayma/sanma gibi bir tutum varsa, -işte orada- kesinkes iman yok, -ve yine- insanlara ve kendine yönelik bir aldatmaca vardır.

Belki insanlardan çok, insanın kendisine yönelik bir aldatmacası… Çünkü her aldatış, -gerçeklik düzleminde- bir aldanıştır. Aldatan, aldanmıştır.

Bu “İndirilen”in -bir de- “bilgi kaynağı” olarak gündemde tutulması, başvurulan bir “çözüm aydınlığı” biçiminde diriliğinin korunması gereği vardır. “Bizim ve geçmiş kuşakların -ve geleceklerin- bilmediklerinin kendilerine öğretildiği Kitap” sözleriyle anlatılabile­cek bir gerekliliktir, bu. Bilginin, düşüncenin, yorumun temeline oturtulmuş olacaktır, -böylece- “İndirilen”....

Çünkü “indirilen”, bir uyarı için indirilmiştir. Aydınlatmanın, yol göstermenin yanı başında -bir de- uyarıda bulunmak gibi bir işlevi vardır. Bu üç yönlü işleviyle, -indirilen- inanma, yaşama ve uygulama basamaklarından tümünü kapsayıcı bir özellik gösterir.

İşte; bu yerde ve böylesine bir işlev üzerinde bulundurulması gereken “indirilmiş şey”, -eğer- bir bütün olarak tüm yönleri ve işlevleriyle benimsenmemişse, Yüce Allah’ın varlığı her an bin bir kanıtla bilinip bildirilse bile, gerçek anlamda bir “tanıma”, gereğince bir “bilme”; bunların verimlendireceği bir “iman” söz­ konusu değildir.

“Bildim ve tanıdım..” demek, -Yüce Allah’a iman konusunda- yeterli değildir. Bilip tanımanın Ahiret’e bir uzantısı olmalıdır, ayrıca. Ahiret’e inanmaksa, ancak, “İndirilen”e inanmakla; yaşantıya dönüşmüş bir iman sonucu “İndirilen”e sarılmakla mümkün.

Bunun ilk belirtisiyse, namazı sürdürmek; imana yaşamdaki ilk adımını namaz kılarak attırmakla.. ilk adımını namaz kılarak attırmakla..

 

KİTAP

Kur’an-ı Kerim’in, âlemlere rahmet olan Efendimiz âleyhissalâtvesselama indirildiği.. Yahut Efendimiz âleyhissalâtvesselamın getirmiş bulunduğu “Kitap”ın, Semavî Dört Kitap’tan birisi olan Kur'an-ı Kerim olduğu noktasında hiç kimsenin kuşkusu olamaz. Kuşkusu olanların kuşkusu da ge­çerli, tutarlı ve dinlenmeğe değer sayılamaz. Bu; kesin, şaşmaz, değişmez, tartışılmaz bir gerçektir.

Efendimiz, Hidayet Edicimiz, Rahmet Saçıcımız, Kurtarıcımız, Yükselticimiz, Yü­celticimiz, Bildiricimiz, Buyurucumuz, Yol Gösterici­miz, Gözeticimiz olan ve âlemlere rahmet için yaratılmış ve elçi olarak gönderilmiş bulunan “Yirmi dört bin âlemin Mustafası”na indirilen, Yüce Allah tarafından indirilen “Kurtuluş Kapısının Anahtarı” ve “Kurtuluş Yolunun Rehberi” Kur’an-ı Kerim’in, O’nun ümmeti için indirildiği ve O’nun ümmetine gönderildiği de -yine- kesin ve değişmez bir gerçektir.

Ve.. Ve bu gerçeğin O’nun ümmetinin kendisi mi/uzantısı mı olan bizlere intikali/yansımasıysa, -acı söyleyeceğim, tepki göstermeyin- kesinliğini yitirmeğe başlamıştır. Çünkü -bizler- O’nun “ümmetinin uzantısı” olduğumuzu bilmemiz ölçüsünde de, “ümmetin kendisi” olma çizgisinden uzaklaşmış bulunmaktayız.

Ümmeti olmak çizgisinden uzaklaşmışlığımız, O’nun ümmeti oluşumuzu kesin ger­çek düzleminden koparmakta; böylece, O’nun üm­meti için gönderilmiş bulunan “Kitap”ın da bize gönderilmiş bulunduğunu varsaymamız yolundaki geçerli gerekçeler ve tutarlı tutamaklar -birer birer- elimizden kaymaktadır, çıkmaktadır.

Çünkü -yine Kur’an-ı Kerim’in açıklamasına göre- bir kitabın bir topluluğa verilmesi, bir şarta bağlı ve kimi amaçlara yöneliktir. Yüce Allah, “Mu­sa’ya Kitap’ı verdik..” haberinin ardndan, bu şart ve amaçları da açık açık bildirir ve duyurur..

Şart, “iyi işler yapmak”; kimi şeyleri yerine getirmek, uygulamaya koymaktır. Kitap, bu şartlara uygun bir yapı belirtenleri ve sergileyenleri aydınlatmak için verilmiştir, Musa âleyhisselama.

Amaçsa, dört basamak halinde sıralanır: "Ta­mamlamak, açıklamak, hidayet, rahmet".

Kitap, -ilkin- tamamlamak için, verilmiş olmaktadır; iyilikte bulunanların, iyi işler işleyenle­rin, kimi şeyleri uygulama çabası içinde bulunanların, bu iyiliklerini ve çabalarını yerli yerine oturtucu bir yardımla desteklemek biçiminde görünür, bu ta­mamlama. Çünkü nimet olarak yorumlanmıştır, tamamlanacak şey; nimet sayılmıştır, bu tamamlama yolundaki yardım.

Ortada tamamlanabilecek bir şey yoksa arsa bomboş ve hatta yıkıntı ve çöküntü içindeyken bir derleme ve toparlama çabası görünmüyorsa, “Kitap”ın verilmesindeki amaçlardan ilki de yok demektir. Öy­leyse, “verilme” diye bir durum söz konusu değildir.

Kitap gönderilmiş olmakla birlikte, onu elinde bu­lunduranlara verilmiş değildir. Verilmiş olması, her konuda -iyi işler yapılırken, daha iyi ve doğruyu yakalamak için- ona başvuruda bulunması şartına bağlıdır, çünkü. Çünkü “amaç” budur.

“Kitap”ın verilmesiyle amaçlanan ikinci iş, “açıklamak”tır. Bu, başvuru kaynağı olmasının olağan bir sonucudur. “Açıklamak"” amacıysa, sınırlı bir açıklayıcılığa yönelik görülemez. Çünkü -yine- Kur’an-ı Kerim, bu amacı, “her şeyi açıklamak” anla­tımıyla tanımlamaktadır. “Her şeyi açıklamak” tam­lama ve tanımlamasının dışında düşünülebilecek hiçbir şey yoktur..

Bu ilk iki amacın gerçekleşmesi, -Kitap’ın verilmesindeki- üçüncü amaç olan hidayeti oluştu­racak; hidayet de, rahmete eriştirecek, rahmeti çekecek, rahmetin yollarını açacaktır. Yani, üçüncü amaç, kendiliğinden, dördüncüsüne götüre­cektir, eriştirecektir, insanı.

Bu durumda; uygulama çırpınışları içinde bu­lunmayan, her konuda “Kitap”a başvurmayan ve -hidayet ve rahmeti gözetmeyip- açık açık sapkınlık ve azgınlık içinde bulunan ve bu yüzden azabı yaşayan bir topluluk, elinde bulunduruyor olsa bile, hangi gerekçeye dayanarak “Kitap”ın kendisine verildiğini ileri sürebilir.

İlkin “Kitap”a ulaşmağa çalışalım...

 

İKİ AÇILIM

Tebliğ, insanın “Kalubelâ” esnasında üstlendiği bir görev, bir ödev.. İlk tanıklık -çünkü- “Kalubelâ” ile. İnsanın kendi nefsine yönelik tanıklığı.. Kıyamete dek sürecek olan tanıklık... Tebliğ de, -işte- böylesine bir tanıklığın gereği, doğal bir uzantısı. O esnadaki “söz verme”, tanıklıkla birlikte tebliğdir, gerçek­te. Öyle ki, insanın bu ilk işinde, ilk eyleminde, söz veriş, tanıklık ve tebliğ iç içe geçmiş, bütünleşmiş gibidir.

Yüce Allah, tümünü de selamla andığımız elçilerine indirdiği Kitapları -bu yolla- insanlara göndermiş olmakla, onlar için “Kalubelâ”yı yenilemek zeminini açar. Öne sürül­mek istenebilecek “unuttum” mazeretinin önünü keser. “Kalubelâ”daki söz veriş, tanıklık ve tebliğ olayının üstünü zaman perdesiyle örterek -bu yolla bir kez daha- “kâfir” olanların yapabile­cekleri savunmayı savmış olur.

Dünya -bu bakış açısında- insanın iman ve İslam doğrultusunda tamamlanması, bütünleşmesi, olgun­laşması için gelip geçtiği bir yer, -sanki- bir torna tezgâhı. Bilmiş ve ikrarda bulunmuş bir nefis ve İslam fıtratına yatkın bir kalp sahibi olan insan, Dünyada bu çizgiye gel­memiş, henüz getirilmediği için gelememiş olan aklını da -selamla andığımız elçilerin çağrıları doğrultusunda- geliştirerek yerli yerine oturtacak ve böylece bütünleşecektir. Cennet’e uyum sağlayıcı kişilik bütünleşmesini burada ve -bir bakıma- kendi çaba­sıyla gerçekleştirecektir.

Yüce Allah’ın dilemesi, merhameti, rahmeti, lütfu, ihsanı ve özellikle hidayet etmesi -sürekli- gündemde olmakla birlikte, görünürde, kendi çabasıyla insan Cennet’le uyum sağlayıcı bir kişiliği, henüz olgunlaşmamış aklını geliştirmeyle, Dinin doğrultusunda geliştirmeyle sağlayacaktır. Cennet'’in bedeli, böylece, aynı aklın kolayca kayabileceği şeytanî ve tağutî alda­nışlarla savaşmak gibi oldukça büyük emekler verilerek elde edilenlerle ödenebilmektedir. Çünkü “Cennet, ucuz değil”dir.

Aklın kendi alanında kendisine karşı sürdürdüğü bir savaştır, bu. Aklın kendisini Yüce Allah’ın gön­derdiklerine teslim etmesi savaşı; bu doğrultuda kendi kendisini teslim almak yolunda bir savaşım. Bu vuruşmaya, insanın bütün benliği -her dokusu ayrı ayrı olmak üzere- katılır. Ve her davranış, dokularda ayrı bir gelişim sağlar. Böylece dokular, sanki sürdürülen bu savaşın günlüğü haline gelir; bir “kayıt defteri” olur da, Hesap Günü, bu kayıtlar da -el, ayak, göz, dil ve diğer organlar olarak- tanıklık yapar, insan için.

“Sizi onurlu ve seçkin bir ümmet yaptık ki, bütün insanlar üzerine.....hak tanıkları olasınız..” ve “Peygamber size karşı tanık olsun, siz de bütün insanlara..” buyrultuları sonucu, (kendi nefsine yö­nelik tanıklığına ek olarak) ona bütün insanla­rın üzerine ve bütün insanlara karşı ayrı bir tanıklık verilmiş olan Müslüman’ın bu seçkin yerinin sağlanmasıysa, ancak, tebliğle oluşmuş ve pekişmiş bir tanıklıkla mümkün.

Kâfirlere yönelik yanıyla tebliğ ise, çift amaç­lı... Bu yüzden, Müslüman’ın tanıklığı da iki açılımda gerçekleşebilecektir. -Müşrik- Mekkelilerin “Bizden önceki iki topluma indirilen Kitapları anlamaktan gafiliz..” demeleri, ilk açılımı; “Bize de Kitap indirilseydi, kesinkes onlardan daha çok hidayette bulu­nurduk..” deyişleriyse, ikinci açılımı gündeme getirir. Çünkü Kitap, böyle denilmemesi, böyle bir söyle­yişin yolunun tıkanması için gönderilmiştir, bir bakıma da...

Buna göre -kâfirlerin yolunu tıkamak için- bize düşen, ilk açılımda “anlatabilmek için anlamak”; ikinci açılımdaysa, “anlatmak” olacaktır. Böylece, Kitap, onlar açısından hem anlaşılır hale gelecek, hem de onlara ulaşmış olacaktır. Onların “Anlamaktan gafiliz..” ve “İndirilseydi..” mazeretleri, -evet- Müslüman’ın tebliği ile ortadan kalkacağı için, Müslüman da, onurlu ve seçkin bir ümmetten olmanın verimi olan “tanıklık"' üstülüğünü bu tebliğliyle elde edecek­tir.

 

 

 

ÜÇÜNCÜ KESİM

ÇAĞDAŞ BİLİMİN SAPLANTISI

I. Bölüm:

Temeldeki Yanılgı

 

İŞARET VE PERDE

Göklerde ve yerde -inananlar için- “işa­retler” yaratan Yüce Allah’a hamdolsun. Hamdolsun ki, bu işaretleri birer “perde” kılmıştır, aynı zamanda.

Yaratılışımızda ve âlemlere yayılı canlılarda -kesin inanç taşıyanlar için- birer işaret olan şeylerin, öte yandan da, bir oyalayıcı perdeye dönüşüp, yolları kesmesinde -kim bilir- ne büyük hikmetler vardır..

Güneşin saçtığı ışık dalgalarından bir kısmı­nı görülebilir niteliğe getirdiği için birçok şeyin -ve bu arada görünen âlemin- işareti olan atmosfer, bu işlevi ile nasıl ki bir büyük ni­metse.. Aynı güneşin aynı ışıklarını süzerek Yer­yüzünü ultraviyole ışınlardan koruyan ve uzay­dan bir akkor halinde akmakta olan meteorları küle çevirici bir örtü görevini yüklenen aynı at­mosfer, bu kez de, bir perde olarak nimetleşmektedir.

Her “işaret”in bir “perde” olma; her “per­de”nin de bir “işaret”te bulunma yanı vardır, atmosfer örneğinde olduğu gibi. İşaret, insanı Yüce Yaratıcı’ya doğru çekip sürüklerken, bir perde düşer de yolları kesiverir birden. Gönlün bir yanının işaret peşinde sürüklenip gitmesi sürerken, bir başka yanı perdeye takı­lır, orada oyalana-kalır.

İnsanın Yeryüzüne denenim/sınav için gönderilmesindendir, belki de, bu. İşaret birden perdeleşmese, insanın önüne bu perdeler inmese, o büyük koşuda ne akıl kalır, ne fikir, ne de tedbir.

Aklın, fikrin, tedbirin kalmadığı yerde, insan kalabilmişse eğer, “kulluk” kalmayıverir. İnsan, bu yitinmişlik, bu kendinden geçmişlik, bu koşu içindeki coşku durumunda Yeryüzüne gönderiliş hikmetinin/amacının gereklerinden olan “kul­luk” görevini de unutur; bir deli divane olup dağlara düşer, eğer işaretin çevresinde pervaneleşmeğe başladığı ilk anda yanıp kül olma­mışsa.

İmanı pekiştirmelerinden ötürü hamdı gerek­tiren işaretler, kulluk çizgisini yakalama ve o düzlemde karar kılma yolunda insana ortam sağ­layıcı birer perdeye dönüşmekle yeniden hamd sebebi olur.

Yaratılanlar, “işaret” olarak, kişiyi imana ve iman olunana çekerken, “perde” olarak da kullu­ğa ve kulluk gereklerine sımsıkı perçinlemiş olur. Aynı olgunun işaret ve perde gibi iki zıt işlev içindeki iki ayrı yüzü… Bu yüzler, zıtlık­larının yanı başında, bir de, bir diğerini bütünleş­tirici nitelikte. İki ayrı yöne çekilmekle bir den­genin gerçekleşmesi olayı diyelim, isterseniz buna.

İşaretin “işaret”, perdenin de “perde” olarak ters yüzleri var bir de, bu iki yönlülük dolayısıyla ortaya çıkan zıt ve bütünleştirici iş­levleri dışında. Burada “işaret”in öteki yüzü olan “perde” değildir artık, söz konusu olan.

İşaret, işaret olarak bir başka şeye, bir zıt değerlendirmeye işaret olur. Perde de perde olarak, bu zıt değerlendirme dışındaki açılım­ların yolunu kesiverir. İşarette bir ters-yön be­lirir; perde ise, bu beliren dışındaki tüm yön­leri gözlerden gizler, işbu son durumda, kimi­lerinde.

Gecenin ve gündüzün değişmesinden, gök­ten indirilen rızık sebeplerinin ölümlerinden sonra yeri yeniden diriltilmesinden, rüzgârın yöneti­lip yöneltilmesinden birer “işaret” yakalayıp da, kendine “yol” bulan toplumların akıl nimetin­den bir “anlama/belleme” aracı olarak yararlanmasına karşılık; bu sonuncular, “işaret”i ters okudu­ğu için ters-yön dışındaki bütün yolları perdelenmiş olan bu sonuncular, kurallandırma, yönlendirme, biçimlendirme, egemen olma gücüne kavuşturmuş oldukları aklı yüceltir ve kutsarlar.

Bunu insanın yüceltilmesi adına, her türlü insanüstü güçten bağımsızlık anlamında bir yü­celtme/yüceliş adına yaparlar. Onlara göre, artık, söz in­sanındır; başkasının değil. Ve bu “onlar”, günü­müzün Batı kafa yapısına sahip olanlar ve kendini bu kafaya uyarlayanlardır.

Yüce Allah’ın ayetleri bizim için de birer “işaret” ve “perde”dir, onlar için de. Bizim için Yüce Allah’a imana götürücü birer işaret ve kul­luğa tutuklatıcı birer perde. Onlar içinse, insanı tanrılaştırmağa sürükleyici birer işaret ve Yüce Al­lah’a giden yolları kapayıcı birer perde.

Aramız­daki varlıklara bakış ve doğayı yorumlayış farkı bundan dolayıdır. Ve çağdaş bilimin temelinde yatan olgu, işte, böylesine bir yanılgıdır.

 

BİLGİ ÜZERİNE...

İnsan ve varlıklar, insanın varlıklar arasındaki yeri çev­resinde düşünen hemen her kafanın belirlemek gereğini duyduğu ilk nokta, “bilgi” sorunu/sorunsalıdır. Bilginin oluşumu, türleri, kaynakları, yeri, sınırı, içeriği, kapsamı, diğer tür bilgilerle ilinti ve iliş­kisi gibi sorunlar kimilerinde öyle geniş boyut­lara varır ki, ortaya bir “bilgi kuramı” koymak zorunluluğunu duyarlar.

Bu ne yalnızca Doğu, ne de yalnızca Batı’ya özgüdür. Genel bir tutum; inanç ve düşünceleri daha belirginleştirmek için baş­vurulması gerekli görülen başlı başına bir yön­temdir.

Bir bakıma, düşünce -ve ileri aşamalarda inanç- balı için bir pe­tek olur bilgi kuramı veya bilgiye yönelik açıklamalar. Çünkü sonraki düşünceleri yönlen­direcek, biçimlendirecek, çerçeveleyecektir, bu kuram.

Batı düşüncesinde, ortaya konulmuş olan bil­gi kuramlarının çeşitliliğine karşın, bilgiye iliş­kin görüşlerde ortak yanlar oldukça çoktur. Bu ortak yanlara bakarak, bir “ortak bilgi görüşü” öne sürmek ve bunu Batı Düşüncesi için genel­leştirmek zor olmayacaktır.

Özetle şöyle: “İnsan, başlangıçta, kendisine dönük duygu ve dışındakilere yönelik tasarıları duyumlar. Bu duygu ve tasarıları den­gelemek, birbirine uyarlamak için, kuşatıldığı şeyleri gözlemlemek gereğini duyar. Bu, bir tür, bilgiye gereksinmedir. Bu gereksinmeyi kendisi için karşılamak isteğini taşıdığından, şeylerin gerçeğini kendini odaklaştırıcı bir açılımda göz­ler ve yorumlar. Elde ettiği veriler, giderek, deneyler/de­neyimlerle doğrulandıkça, varlıkları ve var oluşu bu verilerle, kendi yorumunun verileriyle biçimlendirir. Göz­lemin alanı genişledikçe, yorumlanan olaylar ara­sındaki bağıntılara el atılır. Bağıntıların günde­me girmesi, insanı, biçimlendirdiği bir ‘evren’ açık­lamasına; açıklamanın kendince olmasıysa, bu kurgulanan ‘ev­ren’i yönlendirme, egemenlik altına alma isteğine yol açar.”

Böylesine bir değerlendirme sonucu olarak, artık, doğanın ensesine binilmiş, kurgulanan “evre­n”in ipleri ele geçirilmiştir. İnsanın açıklayama­yacağı tek bir giz bile kalmadığına veya kalma­yacağına göre, o, yorumları ve görüşleri doğrul­tusunda -evet- kuramlaştırma ve kurallandırma yetki­sini de elde etmiştir.

Bu noktaya geldiği kanısını taşıyan insan, şimdi, bir “sahip”tir. Kendinin ve kendince evrenleştirdiği âlemin sahi­bidir. Dolayısıyla da “kulluk” sınırını aşmış, “Yüce Allah’a kul” olmanın getirdiği bağ ve bağımlılıktan kurtulmuş, tam bir bağımsızlık içinde kendi yolunu, yönünü ve hatta yazgısını yazıp, çizip, belirleyecek güce erişmiştir.

Artık kendisinin üstünde ne bir sahibe gereksinme duyar, ne bir esirgeyiciye, ne de bağışlayıcıya. Yaratıcının varlığını kabul etse bile, Cahiliye Araplarının inanışında olduğu gibi, “O yaratmıştır..” demenin ötesinde bir boyut ve güç tanımaz. Tanrı, yaratma işini bitirdikten sonra “gökyüzündeki saltanat”ına dönmüş, dünyayla ilişkiyi kesmiş, insanı kendi başına buyruk bırakmıştır; bu tür düşüncenin en iyimser ve inançlı olanlarına göre bile.

Oysa Yüce Allah, göklerdeki, yerdeki, yaratılışta­ki, canlılardaki, gecenin ve gündüzün değişmesindeki, ölümünden sonra yeri diriltici gökten in­me rızık sebeplerindeki, rüzgârın yönetilip yönlendirilmesindeki “ayet/işaret”lere gözleri çekmekle, bunları akıl etmeğe çağırmakla bu­nun böyle olmadığını aklını kullanan toplumlara bildirir.

Ve “İşte bunlar, Allah’ın ayetleridir. Sana bunları gerçek olarak okuyoruz..” buyurduktan sonra, insanın bir seçim yapmasını ister. “AL­LAH’TAN VE ALLAH’IN AYETLERİNDEN SON­RA HANGİ SÖZE İNANACAKLAR?” sorusuyla, insanın ya öz yorumuna ve buna dayalı kavram ve kuramlara, ya da Yaratıcı’nın “ayet”lerine inanmak durumunda olduğunu vurgulayıp, bir seçime çağırır.

Bu çağrıya rağmen hâlâ kurallandırıcı ve kuramcı akıla çakılıp kalanlara seslenişiyse, “Her yalancı, günah yüklü kimseye veyl!” anla­mındaki tehdittir. Tehdit edilmektedirler, çünkü onlar, Yüce Allah’ın ayetlerini duy­malarına/görmelerine karşın, yine de, büyüklük taslamakta­dırlar. O ayetlerden öğrendikleriyle, üstelik alay etmektedirler.

İşte, Yüce Allah’ın “yalancı” diye andıkları, işaretleri işaret olarak algılamak varken, onlardan yola çıkarak kendince bir “evren” biçimlendirmek, Yer­yüzünde egemenlik taslayıcı bir kurallandırma yapmak isteyenlerdir. Batı kafa yapısındakiler ve bunların ürünlerine iman etmişçesine bağla­nıp saplananlardır, yani...

Ve bunların bu tutumlarının verimleri olan çağdaş bilim, ikinci büyük yanılgıya da bu nok­tada düşmekte/yakalanmakta/tutuklanmaktadır.

 

ALDATICI VELİLER

Sosyoloji, Atamız Âdem âleyhisselamın ilk insan ve ilk peygamber olduğu, İslam’ın bir din olarak Atamız Âdem âleyhisselamdan bu yana süregeldiği gerçeğini yadsıma emel ve temeli üzerine kurulmuş bulunan bugünkü yapı­sını değiştirmediği sürece, insanın, insanlar-arası ilişkilerle oluşan tarih üzerinde aydınlık bir düşünceye ermesi mümkün değildir.

Çünkü bu tutum sebebiyle, insanlar-arası ilişkiler için geçmişten kimi sağlıklı örnek ve ölçekler getirebilmenin kapısı bugünün insanına kapalıdır ve kapalı kalacaktır.

Felsefe, ilk kaynağı olan “din’in anlaşıl­ması” görevine döneceğine, insanı derinden de­rine yoklayan sorulara bugünkü çizgisiyle kar­şılık vermeğe çabaladığı, din karşısında sözüm ona bağımsız ve üstün olduğu kanısından doğan afisini/afra-tafrasını sürdürme sevdasını bırakmadığı, kendi kalp değerlerini dinin som altını yeri­ne koyma alışkanlığından kurtulamadığı sürece -hedef şaşırtmacası yaparcasına- insanlığın beynini hep yeni yanılgıların açmazına yuvarla­yıp da, böylece, soruları birer soruna dönüştür­mekten başka ne işe yarayacaktır?

Psikoloji, insanın özvarlığını yok sayıcı bu­günkü tutumuyla, onu yalnızca algılamalarından oluşan bir içyapının sahibi görme görüşünde direndikçe, sanır mısınız ki, doktorların kapısında akıl ve denge dilenen, huzur umuduyla bekleşen şu insanlar psikanalizle, psikodramla, psikosomatik yöntemlerle kurtuluşa erip, iyileşecektir. Psikotrop ilaçları leblebi gibi yuta yuta alıklaşma­ları da onlara yetmeyecek, psikoşirürji’den medet umarak canını bıçağa teslime can atanlar bile bu­nalımlardan ve sonuçlarından yakalarını koparamayacak/kurtaramayacaktır.

Çağımızda artık iyiden iyiye bir din haline gelen, her ağızda sakız, her dilde bilgi, her gö­nülde umut olarak yer almış bulunan anlı şanlı ve de iddialı ekonominin faizden el çekmediği, in­sanî davranışları çıkarla yorumladığı, kanaat, bereket ve helal-haram kavramlarını devre dışı tuttuğu sürece, insana acıdan, yokluktan, sömü­rüden, yoksunluktan, yoksulluktan; kinden, hasetten, kıskançlıktan, vurgundan, kara-para yol­ları bulmaktan, hatta ve hatta kandan ve çatış­madan başkaca bir şey veremeyeceğini, hemen her gün, yediğimiz sillelere karşın -hâlâ- anlayamayacak mıyız?

“Evrim Kuramı”nı imanî bir esas saymakla insanı maymunun türevi/uzantısı gören biyoloji -ve ona dayalı diğer uygulamalı bilimler- bu ka­nıya çakılıp kaldıkça, öteki yaratıklar gibi sıra­dan bir varlık olmanın üstesine çıkamayacağına göre, insan, kendisine kurtuluş kapılarını zorla­ma gücünü verecek “eşref-i mahlûkat” olma özel­liğini ve bunun gereklerini nasıl yakalayabilir de, böylece hayvanlıktan uzaklaşıp gerçek in­sanlık yoluna girebilir.?

Başlangıçta doğayı tanrılaştıran, ardından da tersyüz bir tutumla doğaya egemen olma sevdası ve olduğu sanısıyla kendi tanrılığını duyumlayan ve açıklayan, sözlü bildirim yapmasa bile uygulamaları ve davranışıyla bunu vurgulayan bir bölük insana, bu duyguyu, bu sa­nıyı, bu kanıyı, bu düşünceyi veren fizik ve kim­ya gibi pozitif bilimlere yeni bir yön verilmediği.. “Yüce Allah’ın yaratıklardaki ve yaratışındaki işaretini iman ve tasdik için algılayıcı” bir yorum getirilmediği.. Değişik bakışlara göre farklı anlam ve içerik ka­zanabilecek olan kuram ve kurallar, varlıkları bi­çimlendirmek yerine, ondan insanın yararlan­masını -üstelik doğayla uyuma girerek yarar­lanmasını- sağlayıcı bir yolda kullanılmadığı sürece –her şeyi bir yana bırakın- şu çevre kirlenmesinden veya nükleer tehditlerden korun­manın bir yolu, bir imkânı var mıdır?

Bütün bu bilimler ve türevleri bu günkü durumları, tu­tumları ve yorumlanışları, kullanılışlarıyla, in­sanoğlunun kural koyucu aklına güvenerek edin­miş olduğu “Yüce Allah’tan başka veliler”dir. Ve İn­sanoğlu, bu velilerin kendisine çıkardığı sorun­ları yine onlarla çözmek, açtığı belaları yine on­larla savmak sevdası içinde çırpındıkça, etiket­siz ve alçaltıcı azabın birinden kurtulmadan di­ğerine düşmekte, yuvarlanmaktadır.

Üstelik bi­limde sürekli olarak ilerlemekte olduğu, sürekli başarı kazandığı yanılgısı içinde bu tutumunu sürdürmekte, Promete’nin tanrılara karşı baş­lattığı savaşı Yüce Allah’a karşı gündemde tut­mak için inatlaşmaktadır.

Oysa ne kazandıkları bu bilimsel başarılar ve ne de bu yolla “Allah’tan başka edindikleri veliler” durumundaki bilimsel kurallar ve ku­ramlar kendilerini yaşadıkları azaptan kurtara­bilecektir.

Çağdaş bilimlerin üçüncü tür yanılgısını oluş­turan bu saplantı, inkârın oluşturduğu bu karan­lık ve karmaşıklık, cennete çevirmek istedikleri bu dünyalarına bile cehennemdeki azaplarını katmıştır da, onlar yaşadıkları bu halin farkında değillerdir.

 

ETİKETSİZ AZAP

Yüce Allah’ın göklerde, yerde, bizlerin yara­tılışında, yaydığı canlılarda, gece ve gündüzün değişmesinde, gökten rızık indirip ölümünden sonra Yeryüzünü diriltmesinde, rüzgârı yönetip yönlendirmesinde, inananlar için, aklını kulla­nanlar için görüle gelen “işaretler”i, asıl kelime­siyle “ayetler”i, Yaratıcı’yı unutup da kendini tanrılaştıran, kurallandırıcı akla aldanarak ken­dinde tanrılık gücü gören kimseler bakımından ayet olmaktan çıkıp bilimsel kural ve ku­ramlar kılığında birer “aldatıcı veli”ye dönüşür.

Bu dönüşmeyle insan, yetkinliğine verilen denizi kendi aklı ve gücüyle egemenlik altına aldığını sanır. Onun, Yüce Allah tarafından kendisinin bo­yunduruğu altına sokulduğunu düşünemez. Yüce Allah’ın buyruğuyla içinde akıp giden gemilerin sağladığı imkânlar, buna dayalı kerem aramalar ve keremden yararlanmalar dolayısıyla şükredecekken, bu yolla elde ettiği gücü büyüklenmelerinde kullanır da, Nemrut’un gökyüzü­ne ok salması örneği –Promete’nin izinden gi­derek- bağımsızlık/başına buyrukluk bayrağı açar, Yüce Al­lah’a karşı.

Göklerde ve yerde, Yüce Allah’ın keremin­den olarak, yararlandığı tüm nimetler için de, bu kurallandırıcı akıl sahiplerinin tutumu hep aynıdır. Nimetlere kavuşma dolayısıyla ni­meti vereni arayıp da O’na şükürde bulunaca­ğına, bu nimetlenmelerden yola çıkarak şükredilmesi gereken Yüce Allah’a varacağına, şey­tan tarafından ilk uygulaması yapılan kurallan­dırıcı aklın peşine takılıp kendini yerin ve göğün sahibi ve hâkimi, buralardan devşirdiklerinin tümünü de kendi akıl ve emeğinin ürünü saymağa başlar.

Böylece, gök-bağışı nimetlerin tümünden ta­şıp duran ayetlerin tamamı, kurallandırıcı şeytanî aklın iğfal etmesi sonucu, insanoğlu için, birer “perde”ye dönüşür. Günümüz insanını “eti­ketsiz azap”a tutsak kılan “perde”ye...

Oysa; yerdeki, göklerdeki ve nefislerimizdeki bu ayetlerden sağlanan yarar, devşirilen nimet, Yüce Allah’ın, Aziz ve Hakim olan Allah’ın in­dirmiş olduğu Kitap’taki ayetlerine bakışımız için bir değerlendirme imkânı olmamalı mıdır?

Yüce Allah’ın yaratıklardaki ayetlerinden aklıyla yararlanan insan, aklın aynı yararlanma yetisini, göndermiş olduğu Kitap’ındaki ayetler için de kullanmalı değil midir? Yaratıklar­daki ayetlerin sağladığı yararlara bakarak, Ki­tap’taki ayetlerin de aynı yararı sağlayıcı ol­duğunu fark etmek, anlamak, kabul etmek du­rumunda olmamalı mıdır?

“Ayetler”, Yüce Allah'ın ayetleri olmak bakımından doğada da olsa, Kitap’ta da olsa eş iş­levde iken, doğadaki ayetlerden sonuna dek yararlanmanın peşine düşüp de Kitap’taki ayet­lere sırt dönen insan, elbette ki, doğadaki ayet­lerin kendisi için -akıl konusundaki aldanışı yüzünden- bir perdeye dönüşmesinin doğurdu­ğu acıyı yaşayacaktır. Bu tutumun yol açtığı “eti­ketsiz azap”tan yakasını kurtaramayacaktır.

Ama “bunlar”, çektikleri acının Yüce Allah’ın buyruklarına uymamaktan kaynaklanan bir azap olduğunu düşünemez ve ille de üstünde etiket isterler, inanmak için.

Oysa Yüce Allah, büyüklük taslayarak ayet­lerini duymazlıktan gelen ve hele hele duyup da alay etme yolunu tutanlara azap vaadinde bu­lunmuştur. Hak olan bu vaadi yalnız öbür dünyanın sınırları içinde görmek aptallık olduğu gi­bi, bu dünyadaki gerçekleşmelerde etiket aramak da daha büyük aptallıktır.

Varsınlar, hem Yüce Allah’ın buyruklarını tanımamağa, hem de azabını alaya almağa de­vam etsinler. Nasıl olsa azabı gerektiren tutum­larıyla alçala alçala, bir gün, Yüce Allah’a ve O’nu tanıyan kullara teslim olmak zorunda ka­lacak ve böylece de kurtulacaklardır, azaptan.

Evet; ne zaman ki insan, Kitap’taki ayetleri de doğadakiler ölçüsünde -hatta daha çok- önemser ve yaşayışında Kitap’taki ayetlere en az diğerleri kadar yer verirse, işte o zaman gerçek kurtuluşa ermiş olacaktır. Yok bunun başka yo­lu, ama çağdaş bilim, hâlâ, kafasının dikine git­mek yanılgısından sıyrılamamaktadır.

 

 

 

II. Bölüm:

Yorumlardaki Açmaz

 

ÖRTMEK...

Kişilere ve toplumlara edindikleri şeylerle iş­lemde bulunmak Yüce Allah’ın şanından ve sünnetindendir. İşlenen iyiliklerin sağlayacağı yarar veya yapılan kötülüklerden doğacak za­rar, işi işleyenleredir. Bu yarar ve zararın, kişi­lere veya toplumlara, ancak ve yalnızca o “Büyük Gün”de ulaşacağını sanmak; işlenen işlerin sonuçlarını hep ölümden sonraki dirilişe ertelemek, bir yer­de ve yaygın deyişle “ölümü komşuya atmak” olur.

Yüce Allah’ın “Kim iyi bir iş yaparsa, yara­rı kendisine ve kim kötülük işlerse, zararı kendisinedir..” anlamında başlayan buyruğunun “..Sonra Rabbinize döndürüleceksiniz..” anlatımıy­la bitmesi, işte, yapılan iyilik ve kötülüklerin “Rabb’e dönüş günü”nden önce de bir takım so­nuçlar vereceğini, insanoğlunun ettiklerinin kar­şılığını ölümünden önce de -belli bir oranda da olsa- göreceğini açıkça ortaya koymaktadır.

Her gün türlü çeşidiyle karşılaşa geldiğimiz insanlığı bunaltan ve bunalıma sürükleyen so­runların var oluşu da, Yüce Allah’ın Kitabı’ndaki bu ayetinin yaşamda açıkça gözlemlenen/gözlenen bir ayete dönüşmesinden başka nedir ki?

Yüce Allah’ın göklerdeki ve yerdeki ayet­lerini göremeyen, gördüğünde de bunları ayet olarak algılayamaması yüzünden perdelere ta­kılan ve çakılan, gözlemlerinden edindikleriyle kendince değerlendirmeler yaparak birer “yalancı veli” olan bilimleri oluşturan ve bu oluşturduğu bilimlere dayanarak yaşama kural koyma çabası­na girişen, böylece de “yalan”a dayanarak büyüklenen, büyüklenmesinden dolayı da kendisine Kitap’tan okunan ayetleri işitmemiş gibi davranan veya işittiğinde alaya alan tüm “alçaltılmışlar” için bu dünyada “etiketsiz”, öbüründeyse açık ve net bir azap bulunduğuna, Yüce Allah’ın böyle bir vaadi olduğuna göre, şimdi dü­şüneceğiz, biz inananlara -bu durumda- dü­şen görev, yüklenen eylem, verilen ödev nedir?

Cevap, tek kelimelik bir buyruk: “Yağfiru!”... Burada, “onlara aldırış etmesinler, on­ları örtsünler, onları çepeçevre -göstermeyecek biçimde- çevrelesinler” anlamlarını taşıyan bir kelime.

"Yüce Allah’ın Günleri”nin geleceğini um­madıklarından, yadsıdıklarından dolayı alçaltılmış olanlara karşı, inananlar, aldırış etmemek, önem vermemek ve onları -aldırılmaz ve önem­senmez bir yere getirmek için- örtmek, görünmezcesine çepeçevre çevirmek durumunda.

Oturduğu yerde durup dururken, “Hadi ca­nım sende...” deyici bir aldırmayış ve önem ver­meyişin, kişinin kendini aldatmasından öte bir anlam taşımayacağı açıktır. Hele böyle bir dav­ranışın “örtme”, “görünmez biçimde çepeçevre çevreleme” gibi sonuçlar verip vermeyeceği ko­nusunda konuşmak bile gereksiz.

Aldırış etmeme ve önemsememe anlamları bağlamında bu kelime üzülmeği önleyici, korkuya ka­pılıp da ortalık yerlerden kaçınmağa set çekici bir yönlendirmeyi yüklenmiş olur. Sırt dönme veya dudak büküp geçme biçiminde değil de, göz­de büyütmenin doğuracağı yılgınlık dolayısıyla köşesine sinmeği önleyici bir aldırmazlık, bir önemsemezlik tutumu. “Ben senin hakkından gel­mesini bilirim!” dercesine bir aldırmazlık, bir önemsemezlik.

Kelimenin daha geçerli olan “örtmek/silmek” anla­mı da, aldırmazlık ve önemsemezlik tutumuna bu yönde bir açılım sağlamaktadır. İnananlar, karşı çıkanları ve verimlerini örteceklerdir.

İnanan kişi, “yalancı veliler” yardımıyla yaşamın gözlemlenmesinden ele geçirilen güçler karşısında yılgınlığa düşerek kepengini kapama­yacak da, bedenin verem mikrobunu bir kese içine alıp zararsızlaştırdığı gibi, kural koyucu aklı çepeçevre kuşatıp eylemsizliğe mahkûm ede­cektir. Bir ölünün üzerine toprak atarcasına, Fi­ravun’un sihirbazlarının “yılan”ı niteliğindeki bir yalana dayanan bugünkü bilimsel yorumların üzerine gerçeğin örtüsünü örtecektir. Aklı “kurallandırıcılık” alanından çıkarıp, “Gördüm, bildim, duydum, anladım, inandım, boyun eğdim, teslim oldum..” çizgisine getirerek, böylece, aklın yanılgısını ve bu yanılgının verimlerini gerçek bilimin kazacağı mezara gömecektir.

Bunu gerçekleştirebilmek, Yüce Allah’ın ina­nanlara buyurduğu “yağfiru” emrini uygulaya­bilmek içinse, doğayı/yaşamı doğru bir biçimde yorum­layarak çağımız biliminin yalan ve yanılgısını giderme yolunda tutarlı bir çalışma gerekir. Çağ­daş bilime kapılmak yerine, gerçek bilimi kur­mak.

İnananların günümüzdeki -belki de her za­manki- görevlerinden biri de budur. Yaşamı yeni baştan yorumlamak.. Çağdaş bilimlerin yorum açmazına düşmeksizin/düşülmeksizin yapılacak yepyeni bir yo­rum...

 

 

ÜSTÜNLÜK TUTKUSU...

 

Çağdaş bilimler güncelliklerini, diriliklerini ve gelişmelerini insanoğlunun “üstün” olmak tut­kusuna borçludur. Bu; görünürde doğaya, yaşama üstün olmak biçiminde bir tutkudur. Gerçekteyse, insanın diğer bir insana veya öteki insan­lara üstün olma isteğinin ürünü.

Yaşamdan devşirdiği gözleme dayalı bilgilerle doğanın egemen­liğini ele geçiren kişi, elbette ki, doğa güçlerini yanına almak, dilediğince kullanmak gibi bir im­kândan yararlanarak diğer insanlar karşısında üstün bir yer elde edecek, onları boyunduruk altına alabilecektir.

Öyleyse, “insanlık adına do­ğaya egemen olma” cümlesiyle özetlenebilecek olan süslü peçenin ardındaki çehre, “insanlara egemen olma”  isteğinden başka bir şey değildir.

Doğadan devşirilen güç ve imkânlara da­yanarak insanlara egemen olan kimseyse, öte yandan, diğer insanlara göre doğadan daha çok yarar sağlama noktasına gelmiş demektir.

Konuyu bu açılımda gündeme getirdiğimiz­de, uğrunda “insanlık” için emek verilip ter dö­küldüğü öne sürülen çağdaş bilimler ile bu bilim­lerin gelişmesine yönelik çalışmaların, temelde, kimi insanları kimilerine “köle” etme amacına dönük olduğu sonucuna varabiliriz. İnsanların kendi payına düşenle yetinmek istememesi, ken­dine daha büyük bir pay çıkarma aşkına diğer paydaşlarının pay edinme güçlerini kırması için yapılan ve sürdürülen bir çalışma. Hiç değilse, yaptırtılan ve sürdürtülen bir çalışma, diyelim.

İnsanoğlunun bu tutumu, yaratılışının bir parçası, denenim alanında işlev verici bir par­çası olan “heva”sından kaynaklanmaktadır. Yü­ce Allah’a “Kalubelâ”da söz vermiş insanın sözü­ne bağlılığını denenimden geçirme doğrultusun­da işlev yüklenmiş bir öge olan heva, nefsin kör gözü olarak bu üstünlük ve daha çok pay alma yolundaki “egemenliği ele geçirme” iste­ğini bileye bileye, sonunda, ayetleri anlamak için kullanılması gereken aklı zorlar, azdırır, saptırır.

Akıl için, artık, kural koyucu olma yolunda bir büyük koşu, bir durulmaz ih­tiras çırpınışı başlamıştır. Son duraksa, yarar­lanma ve egemen olma yolundaki tüm engelleri gidermiş olmak adına “tanrılık” davasına kal­kışmak olacaktır. Kurallandırıcı gücü kendinde görme biçiminde bir tanrılaşma eğilimi/sanısı...

Bilincinde olarak veya olmaksızın -yaşama kural koymağa kalkışmakla- tanrılık davası güden hevalarının dürtmesiyle akılları­nı azdıran ve saptıran bu topluluğu, titiz ve ku­şatıcı bir gözlem yaparsak, birbirleriyle büyük bir dayanışma içinde göreceğiz. En azından bü­yük bir dayanışma içinde bulunabilmek yolunda çabalarken, çırpınırken...

Bu dayanışma, onların arasındaki dostluktan, aynı “yalancı veliler”i izlemeleri dolayısıyla bir diğerinin velisi durumuna gelmiş olmaktan doğmaktadır. Onların hepsini kurallandırıcı akıllarına dayanarak ve bu yolla devşirdiklerini ortak bir basamak gibi kullanarak egemen olma, bağımsızlığı da içeren gerçek bir egemenliği ele geçirme yolun­daki bir uğraşta buluruz.

Şu var ki, Yüce Allah, bu dayanışmayı ve uzantılaşmayı sağlamağa yönelik çaba ve çırpı­nışlarına karşın -onlar istediklerince bilimsellik diye çığlık atıp caka satsınlar- önlerine büyük engeller koymaktadır.

Bu engellerden birincisi, “rızık”ta odaklan­maktadır. Elde ettikleri rızıklar, birden, “gü­zel” olma niteliğini yitirir. Toplumsal alanda, rızık, aralarında bir çekişme sebebi; bireysel planda ise, şu her gün yakınılıp durulan hasta­lıkların kaynağı olur. Bedensel ve ruhsal has­talıkların...

İkinci engeli “uyuşmazlık”, “anlaşmazlık” noktasında görürüz. Bilgilerinin gerçek bilgi kaynağı olan Kitap’tan devşirilmemiş olması dolayısıyla ortaya çıkan yanılgılardan canı yanan­lar veya yine daha üstün olma hevasına ka­pılanlar arasında, bilimsel kılıklı uyuşmazlıklar, anlaşmazlıklar ve çekişmeler, çatışmalar baş gösterir.

Üçüncü engel ise, gerçek bir güç denemesine -zaman zaman- yapılan çağrılar karşısındaki iflaslarındadır. Doğayı gemleyip de boyunduruk altına almış olmanın keyfini çıkarmak için daha nefeslenmeğe vakit bulamadan, Yüce Allah’tan, ister çevre kirlenmesi ya da enflasyon gibilerden “etiketsiz”, ister doğal afetler biçiminde belirgin bir şeyler gelsin; bunu savamazlar.

Bir de biz çağıralım bilimi, gelsin de bu üç engeli aşsın, görelim. Eğer, “üstün” ise... Açmaz içinde değilse...

 

ÜSTÜN KILINMAK...

Yüce Allah’ın “üstün” kılmasıyla erişilen du­rum.. İşte, gerçek üstünlük.. Bu da, ancak, “takva”yla. Kaçınma/çekinme ve bu kaçınıp çekinmeden ileri ge­len el çekmeyle, korunma eylemiyle.

Kurallandırıcı aklın güdümündeki çağdaş bi­limlerin pençesine yaka kaptırmakla birer zalim durumuna gelmiş olanların birbirleriyle “dost”luğuna, bir diğerinin veliliğini üstlenme­sine karşılık, Yüce Allah da takva sahip­lerinin dostu ve velisi...

Yüce Allah’ın “veli/dost” olduğunu bildirmesi, takvalılar için yeterli bir üstünlük sebebi. Bu­nunla birlikte, bu üstünlük yalnızca bir ni­teleme değil. Bütünüyle yaşama yansıyan, kendini takvalıların her durum ve tutumunda gösteren bir özellik.

Boyun eğdirmek isteyen akla boyunduruk vurmak... Bir kör gidişe kışkırtmağa kalkışan hevayı tutsaklaştırmak... Çıkarlar sunan “bü­yüklük taslayıcılar” karşısında yalnızca “Yüce Allah’ın kulu” olma onurunu korumak... Yaşama egemen olma çağrısında bulunan çağdaş bilim anlayışının mühürlü kalbine yaşamını imanıyla bütünleştirme hançerini saplamak.. İçgüdünün taktırmağa çabaladığı yu­ları iman gücüyle paramparça etmek.. Kendini koyuvermişlerin seline kapılmaksızın toplumun önünde ve alanın tam orta yerinde dimdik du­rabilmek..

Ve inancının bütünleştirdiği kişiliğiy­le, Yüce Allah’ın boyası dışında hiçbir damgaya, hiçbir markaya, hiçbir kliğe, hiçbir görüşe, hiç­bir saplantıya yüz vermeksizin kendince görmek, kendince düşünmek, kendince değerlendirme yapmak, kendince yargıya varmak, kendince davranabilmek, kendince yaşamak, hele hele ken­dince ölmek.. Özelliklerden bir ikisi...

Özelliklerin gerçekleşmesine, gelişmesine yol verici imkânlar, Yüce Allah’ın bir lütuf ve kerem vergisi olarak, Kitap, ve Nebevî nurdan gönüllere yansıyan ışıltı.. Bir de, edinilmesinde “helâl” kaygısı, tüketilmesindeyse “şükür” saygısı bulunduğu için güzelleş­miş olan rızıklarla, Yüce Allah’ın takdirinin verimlendirdiği nimetlerle beslenmiş olmaklık.

Üstünlüğün korunabilmesiyse, Yüce Allah’tan gelmiş olan “Haber/Bilgi”yi diri tutmakla mümkün. Diri ve yaşanan bir bilgi olarak değerlendirmek ve uygulamakla.. Göklerde, yerde, yayılmış can­lılarda ve tüm doğal oluşumlarda apaçık birer tanık ve de kanıt olan görünür/görülür ve gözlemlenebilir ayetlerden yola çıkıp, Kitap’taki ayetlere teslimiyet noktasına erişme hikmetini -Nebevî nurun gönüllere saçtığı ışıltının aydınlığından yararla­narak- yakalayabilmek de “Bilgi”yi değerlendirmenin, uygulamanın, diri tutmanın ve bu dirilik içinde yaşamanın yolu, yöntemi, yordamı.

Geçmiş topluluklara da bu nimet ve keremin, üstünlük sağlayıcı Kitap, hikmet ve nübüvvet imkânlarının bağışlandığını; güzel rızıkların saçıldığını biliyoruz. Ancak, onların “sarımsak” aşkına “Maide”ye sırt döndüklerini de bilmekteyiz.

Bu sırt dönüş, Yüce Allah’ın yaratışındaki ve yarattıklarındaki ayetlerini, bu apaçık tanıkları algılayamamanın veya kurallandırıcı aklın gösterdiği doğrultuda algılamış olarak Yüce Allah’a yöne­lişi köstekleyen birer perde durumuna getir­menin en çarpıcı örnek-eylemidir.

Yüce Allah’ın ayetlerini kurallandırıcı ak­lın açılımında görüp değerlendirme, bu yöntemle gerçekleştirilen gözlemlerden çıkarak/yararlanarak yaşama egemen ol­mak yolunda bilim türetme çırpınışının haberi olan bu davranış biçimi, o topluluklarda, “Bil­gi”nin gelmesinden sonra, uyuşmazlıklara, an­laşmazlıklara, aykırılaşmalara yol açmıştır.

Çünkü aklın kurallandırma yetkisiyle donatılması, birçok aklın ürettiği birçok yoruma; yorumların çokluğu da kurallandırmalarda aykırılaşmalara, anlaşmaz­lıklara, uyuşmazlıklara el vermiştir. Bu velvele içindeyse, gerçek Bilgi elden kaçırılmış; insan­oğlu, yuları aklın pençesinde yeniden dünya peşine düşmekle, “üstün” iken, alçaltıcı bir azabı yaşar olmuştur.

İnsanoğlunun bu yaşadığı azabı savabilecek gücü de, bilgisi de yoktur. Buna karşın, bulun­duğu noktada ayak diremesi hevaya tutsaklıktan baş­ka bir anlam taşımamaktadır; “havagazı”ndan gayrı bir sonuç da vermeyecektir.

Gerçekten bir “üstünlük”, insanlık onuruyla bağdaşır bir konum/ortam aranıyorsa, kurallandırıcı ak­lın ve bu aklı taşıyanların/yeğleyenlerin peşi bırakılıp, “hik­met”in kavrayışı ışığında, Yüce Allah tarafından gönderilen habere/bilgiye teslim olunmalıdır. Gayrisi, çağdaş bilimlerin yanılgısını verimlendiren bir yorum açmazına yuvarlanmak olacaktır.

 

KÖTÜ YARGI

Görünürdeki üstünlüklerden kimini ele geçirmenin savaşını verenler, insanların güç, imkân ve ortam bakımından eşitlik, hiç değilse, benzer­liği andırıcı bir yakınlık içinde bulunduğunu sa­nır. Herkesin bir beyni, iki gözü, iki kulağı, iki eli, iki ayağı, bir ağzı, bir dili vardır düşünce­siyle, herkesten biri olarak, eşit saydığı veya benzerlik açısından yakın bulduğu bu kimseler içinde sivrilmenin, “üstün” olma noktasına eri­şerek güç ve egemenlik edinmenin yollarını arar.

Arayışın bu noktada yoğunlaşması, onların, ancak gözleriyle gördüklerine inanabilecek bir bakışa tutuklu bulunmalarındandır. Tutuklulukları, uygulamada, bir tutukluk biçimine dönüştüğünden, inanmış kimselere bakışlarında da dar açılarından kurtulamaz, açılarını açımlayan ve yönlendiren yüzeyselliği aşamazlar. Bu; zaaflarındaki en belirgin nokta ve bir o kadar da güç­lenmelerine kaynaklık etmekte olan tutumlarıdır.

Göklere ve yere yayılı ayetleri algılayamazlıkları çerçeve dışı tutulsa bile, en azından, Yüce Allah’tan gelen hiçbir şeyi savamıyor olmaları kendile­rini düşündürmeli, bir ibret verici görüntü ola­rak uyarmalı değil miydi? O ibret verici görüntüler ki, inananlar için doğruya götürücü bir rahmet olmuştur.

Fakat hayır... İşlemekte oldukları kötülük­ler onlar için bu yöndeki/yoldaki en büyük engeldir. Uzan­tısı tanrılık davasına dek varıcı bir çizgi üze­rinde sürmekte olan bu kötülüklerin en küçüğü “kendince kurallandırma” çabası bile, ibret saçıcı görüntülerden pay çıkarabilme duyarlılığını köreltiverir. Kesin inançlılar bakımından, rahmet gereği, doğru olana götürücü bir kılavuz iş­levi gören görüntüler, onlarda, yeni yeni azgın­lıkların oluşmasına ve gelişmesine yol açar.

Yüce Allah’tan gelen şeyleri savamama sonunda, aczini anlayıp da teslimiyet içine gir­me yönüne bakmağı bile bir küçüklük sayarak, daha bir büyüklenir, daha büyük bir öfke içinde kolları sıvar ve yadsımalarına yenilerini ekleyici yöntemlerle sorunların üstesinden gelmeğe ça­balarlar.

Bataklıklar içindeki çırpınıştır, bu. Her ça­balayış biraz daha batmak, bataklığa biraz daha gömülmekle sonuçlanır. Sözün gelişi, kazanç hır­sıyla çırpınırken, faize belenir. Faiz bataklığı içinde debelenmesi sürerken enflasyonla bu­run buruna gelir. Enflasyonla didişirken, ya­kasını ekonomik daralmaya kaptırır. Ekonomik daralma bir yanıyla vurgun kapılarını açar­ken, öte yanıyla işsizlik, yokluklar ve yoksullukları gün­deme getirir.

Tanrılık davası güdenlerden bir bö­lümü bu hengâmede gürültüler içinde yıkılırken, ortalık yere kendini “küçük tanrı” görmeğe baş­layıcı yeni tipler çıkar. Çark bunlardan kimisini öğütürken, kimisini büyütür. Öğütülenler, tüken­menin cinnetine yuvarlanadursun; büyütülenler, kaygı ve korkuların dengesizliği içinde “hep ba­na, hep bana” ihtilaçları geçire geçire vurgun, karaborsa, soygun, sömürü yollarının tü­münde gelgitler yaparak, ezer, yıkar, yakar, sar­sar, bozar. Toplumsal ilişkiler, doğrudan doğru­ya, bir savaşım düzleminde sürüp gider.

Bu, Yüce Allah’ın, kötülükleri işleyenler ile inanıp da iyi işler yapanları birbirinden ayrı tut­masının, farklı konumlara oturtmasının bir so­nucudur.

Bir yanda, O’na teslim olanların “mutmain/doygun” bir gönülle yaşadığı huzur; öte yandaysa, O’nun buyruklarından daha üstün kurallar bulup da uygulayabileceğini sananların bireysel planda kendi kendini, toplumsal alanda birbirlerini yercesine didiklediği bir kavga, bir kargaşa, bir sö­mürü, bir aldatma, bir bunalım ortamı içinde çektikleri yakıcı çile.

Bunlar ve onlar, buradaki yaşamlarında olduğu gibi -elbette- ölümlerinde ve ölümden sonraki yaşamlarında da eşit olmayacak, diğerine benzer tek çizgi ve renk göstermeyeceklerdir. Yüce Allah’a teslimi­yeti sonucu öz benliğiyle, diğer insanlarla ve yaratılmışların tümüyle uyum ve barışı gerçekleştirebilen kesim, bu mutluluğu -bir lütuf vergisi olarak- ölüm­den sonrasında da sürdürecektir.

Durum böyleyken, -ister teselli amacıyla, isterse yaşama egemen olabilme gücüne erişmek umuduyla- gerekli gördüğü “üstün” olmaklığı ele geçirmede bir adım atmış olmak için eşitleşme­nin peşine düşenler, inananlar ile inanabilme nok­tasına gelemeyenlerin bir olamayacakları ger­çeği karşısında, ne kötü yargıya varmaktadırlar...

 

 

 

 

III. Bölüm:

Kuşatıcılık Çırpınışı

 

YOL KESİCİLİK

Oluş ve olayları, salt bir sebep-sonuç ilişki­siyle yorumlayıp, böylesine yalın bir bağlanım içinde değerlendirmek, çok yönlü ve geniş kap­samlı gerçekliği kendi öz gerçeğinden soyutlamak olur. Araştırmak, anlamak, kavramak yolunda -sorunun kolaylanması için- böyle bir yakla­şım ne ölçüde zorunlu ve gerekliyse, aynı yönte­mi bütüncü bir bakışı yönlendirmek açısından kullanmağa kalkışmak da o oranda yanlış ve yanıltıcıdır.

Yaşadığımız zaman diliminde “olay”lar biçiminde gözüken “olu­şum” sürecinin boyutlarının belirsiz olması, kuşatılamaz bir belirsizlik içinde bulunması, ya­nıltıcı ilk ögedir, bu açılımda. Kavramak, anla­mak, çözmek üzere olayların yerleştirildiği irde­leme çerçeveleri, gözlemde bulunanın imkânları ve yetkinlikleriyle sınırlı bir ortamdır,  çünkü.

Irmakla ilgili bir gözlemi düşünelim: Su sü­rekli değişmektedir. Suyun geçtiği ırmak yata­ğında da sürekli değişimler vardır. Bu değişiklikler, üstelik yalnızca fiziksel de değildir. Kimya­sal ve biyolojik durumlar başta olmak üzere, bir nice yön ve yanlarıyla değişime uğramaktadır, gözleme konu olan nesne. Suyun hiç akmadığını, suyu akmıyor varsayacak ölçüde kısa bir zaman parçasında -imkânsız olmakla birlikte- göz­lemin yapıldığını kabul durumunda bile, gerek suda ve gerekse yatakta, biyolojik ve şimik olu­şumlar sürmekte olduğundan yine bir değişim söz konusu...

Gözleyenin bütün bunları görmesi, karşılıklı etkilenimleri/etkileşimleri değerlendirmesine katması, alacağı sonuçta bunların payını ayrı ayrı göz önünde bu­lundurması ve üstelik yorum yaparken de her birini ayrı ayrı göstermesi ne nesnel, ne de öznel olarak mümkündür.

Öyleyse, gözlemci olayın ancak belli bir du­rumunu; belli bir an, belli bir yön, belli bir yan ve belli bir ortamdaki durumunu ele alabilecek­tir. Gözlemcinin kendisi de yetkinlikleri ve hatta kişiliğiyle, o andaki haliyle kısıt­lanmış olarak, “belirli”dir. Bu "belirliler”den her biri gerçeği öz gerçekliğinden soyutlayıcı birer sı­nırı, gözlemlerdeki ve gözleme dayalı yorumlar­daki sınırlılığı, sınırlı yorum ürünü sonuçların da gerçekliğin gerçeğinden uzaklığını ortaya koyar.

Varılan sonuç, varsayıma dayalı önermelerin verimi olabilir, ancak.. Varsayım üzerineyse ancak varsayım kurulabilir. Varsayım, yalnızca, bir başka var­sayıma götürür; gerçeğe değil.

Her bilimsel gözlem, örnekte olduğu gibi, sa­yısız denilebilecek ölçüde çok olan sınırlarla çev­rili bir çerçeve içinde, bir olayın belli bir du­rağanlık içinde bulunduğu varsayılarak gerçek­leştirilmektedir. Gözlemin dar bir çerçevede var­sayıma dayanılarak yapılmış olmasıysa, zorunlu olarak, varılan sonucu göreceli bir gerçekliğin sınırları içinde bırakır.

Bu yolla ulaşılan gerçek, yalnızca bu ulaşmağa elverici ortam için -o da var­sayılan- bir gerçektir..

Böylesine dar çerçeve içindeki bir varsayı­mın, bütün sınırları ve sınırlamaları gözlerden silerek mutlak geçerli bir gerçekmiş gibi projek­törünü bütün doğaya ve yaşamdaki tüm olaylara çevirip de bu yöntemle biçimlendirici kurallandırmalara kalkışmasıysa, ancak -ve doğrudan doğruya- cehaletten kaynaklanan bir cürettir. Cahil, cesur olur...

Ve çünkü çağdaş bilimler kendi daracık başvuru çerçevelerinin dışında kalan tüm olay ve oluşların cahili bulunmakla, işte, bu cü­reti gösterebilmekte, gökyüzüne ok salma sev­dasından el çekememektedir..

Efendimiz âleyhissalâtvesselamın kimi günahlar­la ilgili olarak “İşlenmesi sırasında yer ve gökler titrer..” buyurmasıyla gözler önüne serdiği “olaylardaki kapsayıcı/uzanımlı” yanı görmezlikten gelen, en kü­çük bir olayın bile kuşatılamayacak ölçüde geniş kapsamlı bir oluşum sürecinin bir parçası olmak dolayısıyla nice bir boyutunun bulun­duğunu gündem dışı bırakan çağdaş bilimler, bu tutumlarıyla insanlığı dar çerçevedeki varsayım­lara dayalı göreceli gerçeklere/gerçekliklere tutsak etmekte­dirler. Bu, bir bakıma, insanoğlunun yolunu ya­lanla kesmek anlamını taşır.

Bu tutumda, herkesin haksızlığa uğratılma­dan kazandığının karşılığını göreceği yolundaki kesin gerçeği yalanlama çabası vardır. Çünkü olaylar sürekli oluşumdan soyutlanmakta ve böylece, yapılan ve edilenler dar çerçeveler içinde bırakılmakta, insanın sürekli sorumluluğu ve buna dayalı ahlakî olma yükümlülüğü gözlerden kaçırılmak istenmektedir.

Çağdaş bilim, tüm olay ve oluşları kuşa­tıcı bir yapıda görünebilmek çırpınışıyla, gerçekte, bir yol kesiciliği yapmaktadır. İnsanoğlunun yolunun ya­lanla kesilişi...

 

KÖR NOKTA...

İnsanoğlunun âlemlerdeki kimi oluş ve olay­lara açıklama getiremeyişi sonucu çevresinde gi­zemli bir örgü sezinlemesi değil midir, acaba, onu Ahiret başta olmak üzere Gayb ile ilgili tüm haberlere inanmağa hazırlayan? Çağımız bilim­lerini, bütün doğayı açıklayıcı bir role soyunduğu için, insanlığa Gaybı yadsıma yolunda bir çağ­rıda bulunmakla suçlayamaz mıyız, bu durum­da?

İnsan, Yeryüzüne indirildikten sonra, kendi­ne ve doğaya baktıkça, sürekli sorular sormuş, açıklamalar aramış, yorumlar yapmıştır, kuşku­suz. Bu çabanın içine her girişinde de, her şeyin görülebilenin ötesinde bir anlam taşıdığını, ken­di özvarlığının da yaşamakta olduğu Dünyayla sınırlı olmadığını sezinlemiştir.

Ortaya çıkışından bu yana felsefenin al­gılanan olayları yorumlamak için algı ötesi kimi uzantıları gündeme getirmesi, sosyolojide ilkel dinler diye öne sürülen inanışların doğrudan doğ­ruya gizemler üzerine kurulmuş bulunması, iyi­den iyiye “dünyevîleşmiş” daha yakın zaman inançlarının bile hemen hepsinde geniş ve ağır­lıklı bir yer tutan mitolojinin insan yaşayışını Yeryüzünün dışına taşırtması, destanlarda ve masallarda olağanüstülüklerle örülü bir kumaşın bulunması, işte, böylesine bir sezginin ürünü ola­rak ta günümüze dek ulaşmıştır.

Çoktanrıcı olanından tanrıtanımazına dek hemen bütün inanış ve düşünüşler, zaman bo­yunca nice yanılgılar ve sapkınlıklar göstermiş olmakla birlikte, şu bir gerçek ki, insanı görüle­bilir yalınkatlıktaki bir Yeryüzüyle sınırlamamışlardır. İnsan yaratılışının ayrılmaz bir parçası olan Gaybe yatkınlık, sürekli olarak ağırlığını ortaya koymuş; insanı tükenmez bir gizem ve “ötelere açılım” isteği içinde yaşatmıştır.

Gaybe imanın hak dinlerdeki yerinin in­san yaratılışında Gayb ilgisini belirlemeğe ye­terli olması yanında; sözü geçen sapkınlıklarda Gayb sezgisinin geniş bir yer tutması da, Gayb ve insan ilişkisinin ne denli yüz çevrilemez/yadsınamaz/dışlanamaz bir gerçek, insan için ne büyük bir gereksinme ol­duğunu vurgular.

Çağdaş bilimler bu gerçeği görememiş veya görmezlikten gelmiştir. Görmek istememiştir.

Görememek, cehalet; görmezlikten gelmek, kasıt; görmeği istememek ise ihanet ürünüdür. Ve her üç durumda da, insanoğlu, en temel gereksinmelerinden biri olan Gayb ilgisinden ve Gayb ile ilişkisinden uzaklaştırıldığı için, bir yalınkatlığa tutsak edil­miştir.

Bu, temelde, insanı insanlığından soyutlayıcı bir tutsaklıktır. İnsanı, diğer varlık­lar -görünen diğer varlıklar- düzeyine indir­mektir. İnsanın ilkellikler içinde bulunduğu dönemlerde bile kabullenemediği bir dünya/yaşam ile sınırlandırılması demektir.

Konuyu biraz kurcalarsak, yukarıdaki üç ihtimalin “tek'”e indiğini görebiliriz. Çünkü yaşamın bütün gizlerini açıklamağa omuz vermiş olan çağdaş bilimlerin insanla Gayb arasında­ki ilişkiye ilişkin bu tutumunda, yalnız ve yalnız ihanette bulunulmuş olarak kalınmadığına, ilişkinin gözlerden kaçırıldığına da tanık oluruz..

“Ne varsa dünya hayatındadır, başka bir şey yoktur. Yaşarız ve ölürüz..” anlatımıyla özetlenebi­lir olan çağdaş bilimlerin tüm varlıklara ve bu arada insana ba­kışındaki çıkış noktası, ancak, bir ihanetin dür­tüsü olabilir. Öyle bir ihanet ki, artık, “Bizi zaman­dan başkası helak etmiyor..” biçimindeki gö­rüşlerinde az çok gizem kokan zamanı da bun­dan soyutlama yolunda kolları sıvamış olmak ve dördüncü bir boyut olarak gündeme getirmeğe çalışmakla, yaşam ve insan, iyiden iyiye yalınkat bir açık­lama çerçevesine sokulmak istenmektedir.

İnsanı Gayb ilgisinden büsbütün soyutlamak için, onun kendine ve varoluşun gizlerine yönelmesi muhtemel gözlerini, ay, uzay, yıldızlar, atom, elektron, proton ve daha bilmem ne üzerine çe­kerek, oralara çakılı bırakmanın savaşımı içine girilmiştir.

Bütün bunlar, hevasını tanrı edinmiş olan­ları, Yüce Allah’ın bir bilgiye göre saptırmasının gerekleri olarak, kulağın ve kalbin mühürlenmesi, gözlerin perdelenmesi durumlarıdır. Gerçek bir bilgi değil, birer mühür ve birer perde...

İnsanlık bu kör noktada kalamaz. İnsanlık, kuşatıcılık çırpınışları içindeki çağdaş bilimlerin kendisine gerçek diye sunmağa çalıştığı “sa­nı”lara dayalı bu yalanı yıkıp Gaybe yönelecek­tir. Çünkü Yüce Allah hidayet edicidir.

 

YORUM ÇARPIKLIĞI...

İster ikrar, ister inkâr durumunda olsunlar, sapık ve çarpık düşünüş ve inanışların sahipleri, Yüce Allah’ı -dünyalarına karıştırmak isteme­dikleri oranda- “Ahiretin Maliki” görme nokta­sında birleşirler.

Bu yüzden, din gerçeğiyle karşılaştık­larında -hemen- ölümü ve sonrasını anımsar; Yüce Allah’ın varlığından yana olanlar “kalp temizli­ği” ve cennetten, O’nun varlığını yadsıyanlar da ölüm sonrası diriliş olamayacağından söz eder, dem vururlar.

Ölüm ise, gerçekte, bunların tümüne Yüce Allah’ı düşünme kapısını açar. Berikiler, -hâşâ- ölüm sonrası yurdunun tanrısı gibi gördük­leri Yüce Allah’ı hoşnut etmek için “devir ve ıskat”tan kırk mevlidine, hatim indirtmeden 52’nci gece duasına dek tüm önlemleri almakta ivecenlik gösterileri yaparken, ötekilerde yok olduğunu öne sürme biçiminde gündeme gelir, bu “Varlık”...

Ahiret, ama yalnızca ve özellikle Ahiret, Yü­ce Allah’a öylesine “bırakılmıştır” ki, inkârın en kalınını/koyusunu yaşayanlara bile iman önerildiğinde, kapıyı hemencecik bu doğrultuda açar ve söze “Doğru iseniz, (ölmüş) babalarımızı getirin..” diye başlar­lar. Bu, ölümden sonraki dirilişin inkârı niyetiyle söylenmiş olmakla birlikte, öte yandan, ölümden sonrasını dine bırakmış olmanın da bir anlatımıdır.

Çünkü dinden, söylediklerinin doğruluğunu ortaya koyması için dünyayla il­gili bir belge ve tanık değil de, Ahiret’e dönük bir kanıt istenmiştir. Din, böylece, dünyadan ko­pukluğu oranında Ahiret’e yönelik bir “öge”, bir “öğreti”, bir “olgu” sayılmış olmaktadır, inkârcıların gö­zünde bile.

Gerçekteyse yaşatan, sonra öldüren, sonra da yeniden dirilten ve “O Büyük Gün”de toplaya­cak olan Yüce Allah iken; O, yalnızca Ahiretin değil de, hem Ahiretin hem Dünya­nın, hem bütün zamanların ve mekânların hem de tüm zamansızlık ve mekânsızlığın, varlıkların hepsinin ve yoklukların tamamının Allah’ıyken.. Kimilerinin kafasındaki bu O’nu Ahiret ile özdeşleş­tirme diyebileceğimiz ilinti ve bağıntı nasıl filiz vermiş de, yerleşmiştir, acaba?

Bu sorunun yanıtını bulmak için insanların düşüncelerini bugüne dek ulaştı­ran yazılı ve sözlü kaynaklara baktığımızda bile bu filizlenmenin ilk verimlerini, ilk belirtilerini, en ilk örnek olarak sayabileceğimiz kimi yo­rumları elde edemiyoruz.

Ne felsefe, ne mitoloji, ne de çok tanrılı dinlerin öğretileri, bu alanda ilk kaynak olma niteliğindedir. Hep daha önce­ki esintilerin serpiştirdiği, geçen zamanın olgun­laştırdığı kimi inanış ve düşünüşlerdir, bu kay­naklarda karşılaştığımız.

Yüce Allah’ı -hâşâ- ya­şamın dışında tutmak için Ahiret’ ie sınırlamağa kalkışan filândır ve falan zamanda buna kalkışmıştır biçiminde bir bilgiyi yakalayamıyoruz, bu yüzden.

Demek ki, Ahiret ve Dünya ikilemi ve Yaratıcının -hâşâ- Ahiret ile sınırlandırılmak isten­mesi eğilimi, ulaşamadığımız çok çok eski dönem­lere dek uzanmaktadır.

İnsanlardan bir insan, Dünya zamanların­dan bir zaman tespit edemiyoruz, ama bu savı or­taya atan “insanlardan ilk insan”ın hangi gücün etkisiyle böyle bir kanıya varmış olabileceğini be­lirleyebilecek durumdayız:

Lanetlenerek kovulması sırasında bir dileği olmuştur, Şeytanın: “Bana yeniden diriliş gününe dek süre ver..” Ve süre verilmiştir, Yüce Allah tarafından. Yaşayan ve yaşanan bu âlemin -Ya­ratıcı var da, yok da sayılsa- “tanrısız” görülmesi biçiminde kafalarda filizlenen, Yüce Allah’ı ve dini Ahiret ile sınırlayıcı bu inanış ve düşünüş, işte, Şeytana tanınmış olan “yeniden diriliş günü­ne dek sürecek” sürenin kötü kullanımı ve sömürülmesinden kaynaklanan bir olgudur.

Şeytan, bu süre tanınmasını, sanki bütün bir Yeryüzünün kendi­sine verilmesi ve dolayısıyla Yüce Allah’ın yaşa­nan ve yaşayan âlemlerden el çekmiş olması bi­çiminde yorumlamış ve “ebedi kalıcılardan ol­ma” yemini kullanarak kimi insanlara da böylece yorumlatmıştır. İhlâstan yana yoksunlukları dolayısıyla Şeytana uyan “azgın"lardır ki, kendi “bıra­kılmış/terk edilmiş” olmalarını, Yüce Allah’ın tüm âlemleri/yaşamı bı­rakmış olması biçiminde yorumlamışlardır.

Yüce Allah’ı Ahiret ile sınırlandırmağa kalkı­şan tutum, işte, bu yorumdan kaynaklanmakta­dır. Ve çağdaş bilimlerin kuşatıcılık çırpınış­larının kaynağı da bu “tanrısız dünya” noktasın­dadır.

 

HÜSRAN...

Şeytanı ve azgınlıkları dolayısıyla ona uyan­ları “tanrısız bir evren” saplantısının ardına dü­şüren baş sebep, “ebedî kalıcılardan olmak” yo­lundaki aşırı istekleridir. Bu, Şeytan için o denli önemli, öylesine bırakılamayacak bir istektir ki, insanları doğru yoldan saptırmak üzere girişim­de bulunurken, hemen, “ebedî kalıcılardan ol­mak” kozunu kullanmış, gözleri onunla kamaştı­rıp, gönülleri onunla çelmeğe çalışmıştır.

“İnsanların yeniden dirileceği güne dek” ve­rilen süreyi, Şeytan ve uyruklarının, kendilerine bir süre tanınmış olması yerine, “süre”nin ege­menliklerine bırakılması gibi yorumlamalarının kökeninde de, işte, aynı tutku yatmaktadır.

Bu yorumla -hiç değilse- süreye egemen olduklarını düşünmeleri, onlarda, egemen olunan süreyi sonsuzlaştırmak umudunu doğurmuştur. Ola ki, sürenin sonu gelmeye.. Ve ola ki, “süre” üzerinde varsaydıkları egemenliklerini, giderek, bütün yaşama yaymak gücüne erişmenin bir yo­lunu bulalar. Kuşatıcılık çırpınışının bir başka açılımıdır, bu...

Yukarıdaki “ola ki”lerden ilki, azgınlıkları dolayısıyla kendisine uymuş bulunanlarla bir­likte Şeytanın, ölümden sonra dirilmeyi görmezlikten gelme eğilim ve tutumuna kapı açar.

İkincisiyse, yaşamın sırlarını çözmek, gözlemlerden derlenen bilgilerle olgulara, olaylara ve oluşuma kendince biçim vermek ve biçimlendirme yönün­de kurallar koymak yöntemlerini filizlendirip, olgunlaştırır.

Bu, yaşamın ve yaşamdaki -başta insan olmak üzere- tüm varlıkların adım adım ele geçirilmesi amacına yönelik bir çabadır. Koydukları her kural, onlara göre hem egemenliklerinin bir simgesi hem de yaşamın dışında bırakmağa, hiçbir zaman dönülmeyecek bir yer gibi gördükleri Ahiret ile sınırlamağa çabaladıkları Yüce Allah’a karşı kazandıkları bir “zafer”dir...

Yüce Allah’ın gön­dermiş olduğu dinler karşısındaki katı tutum­ları, dini yalnızca Ahiret ile ilgili bir olgu bağlamında tutma çırpınışları da, hep, bu kazanılan -sözüm ona- zaferi koruyabilme ve yeni yeni sa­vaşlarla daha bir sonuç alıcı kıvama getirme emellerinin doğurduğu çaba...

Yüzeysel bir bakışla bakıldığında, gerçekten, oldukça sayılır bir yol almışlardır. Kurallandırıcı akıllarına dayanarak, neredeyse, doğal güçlerin tümüne karşı koyacak, söz geçirilebilecek bir çiz­giye gelmiş olduklarının düşünü yaşamaktadır­lar.

Cansızlar üzerindeki kullanım etkinlikleri­nin yanı başına, canlıları koşullandırma ve can­lılardan bir canlı olarak gördükleri insanların düşünüş, yaşayış ve inanışlarını biçimlendirme alanlarındaki başarılarını da oturtmuş saymak­tadırlar kendilerini...

Artık, yeryüzünün egemenliğini avuçlarının içinde görebilirler. Yeryüzünü, kendilerine kalırsa, “tanrısızlaştırma” çizgisine iyiden iyiye yerleş­tirmişlerdir. Geçen söz, söylenen söz, anılan söz, dayanılan ve dayanak yapılan söz; yol ve yor­dam olarak dillerde, beyinlerde ve hatta gönül­lerde yerleşmiş bulunan söz, -onlara göre- kendi sözleri, kendilerinden olanların sözleri ve kendi­lerinin söz hakkı verdikleri kimselerin sözleridir.

Şimdi sıra, gökyüzündedir. Oralara ayak basmanın, oraları ele geçirmenin sevdasıdır, bir kavak yeli gibi başlarda esen. Yeryüzünü ele ge­çirmiş oldukları gibi, gökleri de böyle böyle, ken­di egemenlikleri altına alma yolunda cinnete varan bir uğraşın içindedirler.

Bir de bunu ba­şarır, sözlerini oralarda da geçerli kılarlarsa, ar­tık, değmeyin keyiflerine... O zaman, dün ok sal­dıkları gökyüzünde, bugün, füzeleriyle -hâşâ- tanrıyı sıkıştırıp, iyiden iyiye Ahiret surları­nın gerisine çekilmeğe zorlayabileceklerdir, kısa akıllarına göre.

Yanlış anlaşılmasın.. Doğaya, yaşama yönelik araştırmaların değil, bu araştırmalardaki bütün olay ve oluşlarıyla tüm Yeryüzünü, bunu da aşarak gökyüzünün de ötesinde tüm "gökleri" kuşatmağa, yönlendirmeğe ve bunlar üzerinde egemenlik kurmağa yönelik çaba, niyet ve amacın karşısında olma tutumudur, bizimkisi. Doğa ve insan karşısında kural koyma yoluyla “tanrılık” davasına girişmek niyet ve amacına karşı çık­makta, karşı koymaktayız.

“Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır”. Yer­yüzünde görünüşteki bu kısır ve dar egemenlikle­rine aldanarak, Yüce Allah’ı yaşayan ve yaşa­nan doğanın dışında tutma çabasında olanların tümü, kendilerinden öncekiler gibi -umdukları ebedî kalıcılığı elde edemeden- toprağa girecek ve “O Saat” gelip de kıyamet koptuğu gün, “batıl ehli” olarak, hüsrana uğrayacaklardır.

Çağdaş bilimlerin tutuklu bulunduğu sap­lantının uzantısı olan bu çırpınış, evet, ancak hüsrana götürecektir...

 

 

 

IV. Bölüm:

İnsanı Kavrayamamak..

 

HÜCRE

Gerek birey çerçevesindeki, gerekse toplum­sal alandaki tüm bunalım ve açmazlar, insanın insanlığını kavrayamayışından kaynaklanmak­tadır. İnsanın, kendisiyle diğer canlı ve cansız yaratıklar arasındaki ayrı yanları görememesi­nin, gözden kaçırmasının sonucu olan bir dizi yanılgıdan... Bu yanılgının sorumlusuysa, he­men her alanda uyguladığı gözbağcılığı dolayı­sıyla, çağdaş bilimlerdir; özellikle de, ruhu te­keline alma savındaki psikoloji.

Algı, çağrışım, değerlendirme, kavrama, tu­tum, davranış ve tepki gibi, bütünüyle insan -ve­ya hayvan- beynine ilişkin kimi işlevleri konu edinmiş bir araştırma dalının, kendini “ruh”la ilgili bir bilim gibi göstermeğe kalkışması, işte, çağdaş bilimlerce sürekli uygulanan göz boyayıcılığının eşi az bulunur açıklıktaki örneklerin­den biridir.

Söz konusu tutum ve davranımlara yönelik araştırmaları ve sonuçlarını, beyne ilin­tili birer olgu olmaları bakımından, -sözün gelişi- “serebroloji” gibi bir deyimle adlandırmak gere­kirken, “psikoloji” diye öne sürmek, gerçekte, bugüne kadar kendilerince tanımlanmış bir “ruh anlayışı” üzerine kurgulanan mistik inanışların alanına da el atılmış olmakla, insan ile yine insanın kendisi arasına yeni bir aşılmaz duvar örmektir.

Öte yandansa, ruhun gerçekliğini ve gerçeklerini gözlerden kaçırmağa amaçlayıcı bu tutum, ruhun yerine “davranımlar”ı oturtmuş olmakla, insanı vahy gerçeğine de kapatmakta, insanla diğer yaratık­ları aynı çizgiye/düzeye getirmektedir.

Vahye muhatap oluşuyla gerçek kimliğini/kişiliğini edinebilecek olan insanın, psiko­lojinin verileri doğrultusunda kendini yorum­lamağa kalkışması da, bir yanılgı olarak, -işte- sözü edile gelen tüm bunalım ve açmazlara yol açıcı, o yoldaki gidişi hızlandırıcı bir etmen olmak­tadır. Diğer çağdaş bilimlerle birlikte onlardan biri olan psikolojinin insanlığa musallat olmuş bunalım ve açmazlardaki sorumluluğu, gerçeğin yerine sahteleri oturtma biçimindeki böylesi­ne bir yalandan ileri gelmektedir.

Psikolojinin bu açılımında, insan, kendisini diğer yaratıklardan ayırıcı özelliği olan içselliğini yitirmiş, Gayb ile olan tüm bağlantıları­nı kesmiş, dışyüz yalınkatlığına tutuklanmış du­rumda, -artık- yaşamın ortasında yapayalnızdır. Şeytan uyruklu azgınların “yalancı veli”liğini üstlenmiş olan çağdaş bilimler, bu yalnızlık için dilediklerince “bağımsızlık” biçiminde bir yorumda bulunmağa çabalasınlar, gerçekte in­san tanrısızlaşmanın verdiği bir zavallılığı ve bunun sonuçlarını yaşamanın tutsaklığı içinde kıvranma acısını çekmektedir.

Gaybın kapısını yitiren insan, “Yüce Allah’a kulluk” bi­lincinden sıyrılmış olarak hem geçmiş hem de gelecekten kopuk, tek nefeslik dünyayla özdeş­leşmiş bir canlılığı omuzlarına yüklenik durum­dadır. İnanıyor olduğunu sansa bile, onun için geleceğin yolları tıkanmış; diriliği ve insan onurunu koruyucu bir ışık olan ölüm sonrası diriliş inancı, yaşantısının dışına çıkmıştır. İnanmak -bu görünümüyle- bir fantastik laflamadan öte anlam taşımamaktadır, işlev görmemektedir; so­nuç da vermeyecektir.

“O Büyük Gün”ün geleceğine; o gün her üm­metin diz çökmüşken yapıp ettiklerinin tutanağı olan kendi kitaplarına çağrıla­caklarına, “Bugün yaptıklarınızla karşılaşacak­sınız..” seslenişini işiteceklerine olan inancın yitirilmesi, “İnanıyorum..” diyenlerde bile yaşan­mayan bir fantezi düzleminde kalmış bulun­ması, elbette, kesin gerçekleri değiştirmeyen bir yanılgıdır.

Kesin gerçek, her yapılanın yazılmış olduğu gerçeğidir...

Bu, “yazmanın/yazılma”nın nasıl gerçekleştirildiğini bil­miyoruz. Ama bildiğimiz, yapılanların yalnızca yazılmadığı, insanlara belli bir biçim ve yapı da kazandırdığıdır. Yapılanların tümünün insa­nın çehresinden hücrelerine dek her yanına ve her parçasına farklı yapı ve biçim kazandırdığıdır.

Günümüzde, hücreleri yalnızca biçim, yapı, çoğalma, fizik, şimik ve fizyolojik açılardan inceleyebilen bilim, eğer insandaki her hücrenin bir de “kimliksel” bir yanının bulunduğunu; bu yüzden de, inananlar ile yadsıyanların, iyi işler işleyenler ile kötülüklere bulaşmışların/bulanmışların hücreleri­nin bile farklı bir görünüm edindiğini gözlemle­yebilecek bir çizgiye gelebilirse, işte o zaman, “yapılanların yazılması” ve insanın kendi yap­tıklarına kendisinin tanık olacağı gerçekleri da­ha iyi anlaşılacaktır.

Bu aşamaysa, psikoloji ve serebrolojiyi birbirinden ayıracak, bilimlerin tümüne gerçek­çi bir bakış açısı getirecek zihniyet değişimi ile gerçekleşebilir, ancak.

Şu var ki, Gayba yönelik bir inkârı/her inkârı kurumlaştırmış olan çağdaş bilim, “serebroloji” yerine “psikoloji” bilimini gündemde tutmak yoluyla bu inkârını insanın gaybî yanına, bâtınına da yansıtma ça­bası içindeyken, elbette bunu yapmaktan kaçınacak ve böylece de kavrayamadığı insan konusunda da saplantıdan kurtulamayacaktır.

 

SANMAK...

Daha düne dek, maddenin bölünemez en küçük parçasının molekül olduğu sanılıyor; bu sanı, bilimsel bir sav, yadsınamaz bir gerçeklik olarak öne sürülüyordu. Sonra, atom atıldı or­taya. Molekül için sıralanıp durulan özellikler­den bir bölümü, bu kez, atoma yakıştırıldı. En başta da, “bölünmezlik”... Derken, atom da parçalanıverince, değişmez bilimsel gerçeklik diye sunulan bir sanı daha çürüdü.

Şimdilerdeyse, gündemde, atomun yapısı­nın değiştirilebilirliği var. Düne dek olmaz sanı­lan durum, bugün, -yine sanma sonucu olarak- bilimsel bir olabilirlik belirtiyor. Dün, bilimselliklerine güvenerek, bakırdan altın elde etmeğe çalışan simyacıları alaya alanlar, işte şimdilerde onların yapmağa çalıştıklarının ola­bilirliği üzerinde “bilimsel” araştırmalar yapı­yorlar. Simyacıların “olur” saydıklarını “olamaz” sananların, kendi “olamaz” sanılarını “olabilir, olur” saymağa başlamaları olayı.

Bilimsellik savının nidüğü, kıymet-i harbiyesi ile ilgili olarak bu söylediklerimiz yeterli ama, biraz daha ek­lemenin de zararı yok:

Önceki güne dek, Ay, tıpkı Güneş gibi ışıklı bir gökcismiydi. Böyle sanılıyor ve böyle sanıldı­ğı için de, bu sav “bilimsel” oluyordu. Dün, Ay’ın ışıksız olduğu, Güneş’ten aldığı ışınları yansıttı­ğı noktasına varıldı. Eski çamların bardak olması örneği, “Işıklı Ay” rafa kaldırıldı; yeni sav, değişmez bir bilimsel gerçek olarak sunuldu. Çünkü artık, “öyle değil, böyle” sanılıyordu. Bugünse, Ay’ın da, geçmişte, Güneş gibi ışık saç­tığı, sonradan bunu yitirdiği ve şimdiki ışığının Güneş ışınlarının yansıması olduğu gerçeğine varıldı.

Gerçeğine varıldı diyoruz, çünkü bu geli­nen nokta Kur’an-ı Kerim’in haber verdiği bil­giye uygun düşmektedir. Demek ki, bu konuda, “sanmak” çizgisi aşılmış, her nasılsa, insanoğlu­nun sanısı “gerçek bilgi”nin izdüşümünü yaka­layabilmiştir.

Bu; “sanı”nın “gerçek bilgi”yle, herhangi bir “tevil” zorlaması yapılmadan, bağdaşması ola­yıdır. Açık ve seçik bir uyuşum vardır. Bu öl­çüde açık ve seçik olmayan andırma ve benzeşmelerdeyse, ille de gerçek bilgiyle bilimsel savları bağdaştırmağa çabalamanın bir anlamı yoktur. Gerçek bilginin gerçekliğini ortaya koymak, gerçeğini insanlara kabul ettirmek için, “sanı”lara doğru çekiştirilmesi yanlıştır.

Yanlıştır, çünkü evvel zaman içinde benzeri uygulamalar yapılmış, Yüce Kitap o günün “bi­limsel” verileriyle yorumlanmak istenmiş ve gü­nümüze, kala kala, insanların dudak büktüğü ve İslam’ı küçümsemek için kanıt olarak kullandık­ları kimi açıklamalar kalmıştır.

Yanlıştır, çünkü gerçek bilginin gerçekli­ğinin belirlenmesi için sanıları tanık getirmek gibi bir tutum, açık bir tutarsızlıktır. Gerçek bilgi sündürülmeksizin, çarpıtılmaksızın, eğilip bükülmeksizin özgün ve özel yerinde duracak, ama bir sa­nılar zincirinden başka anlam taşımayan bilim, her adımda bir önceki “sanıya dayalı sav”ından basamak basamak ilerleme yoluyla geçerek, za­man içinde, gerçek bilgiye doğru tırmanacak, yaklaşacak; bir yerde de -belki- onun eşiğine yüz sürmek mutluluğuna erişecektir. Ay ve ışık konusunda olduğu gibi.

Bunun zıddına bir tutum takınmak; bilim­sel savları gerçek, gerçek bilgiyiyse bir sanı saymak, öyle görmek ve değerlendirmek olur. Ki, Gaybı ve Gaybın bir şubesi olan Kı­yamet’i yadsıyanlarla aynı görüşü paylaşmağa çıkar, bu durumda, yolun sonu.

Onlar ki, “Al­lah’ın vaadi gerçektir; Saatte şüphe yoktur..” de­nildiği zaman, “Saat” konusunda “Saat nedir, bilmiyoruz; onu bir sanıdan başka bir şey say­mıyoruz; kesin bir bilgimiz de yok, buna inanmıyo­ruz..” biçiminde karşılık vererek, Yüce Al­lah’ın haberini sanı olarak değerlendirmiş­lerdir; değerlendirmektedirler.

Böyle bir değerlendirme, kendi sanılarını bilim sayanların “ayetler” karşısında büyüklenmesinin ürünüdür.

Müslüman’ın gerçek bil­giyi günün bilimleriyle doğrulamağa, günün bilimlerine dayanarak açıklamağa, günün bilim­lerine uygunluğunu göstermek için tevil etmeğe kalkışması, işte, bu büyüklük taslayıcıların bü­yüklüğüne boyun eğmektir, bir yerde.

Bırakalım, onlar sanılarının birinden diğerine atlaya atlaya Yüce Allah’ın Kitabının eşiğine erişmeğe çabala­sınlar. Ve tasladıkları büyüklüğü bırakıp, alın­larını secdeye koyarak gerçek insanlığa erişsin­ler. Eğer, nasipleri varsa...

 

YAPI

Dünyanın aldatmasını, -yalnızca- kimi zevk­ler, istekler, emeller, hırslar çerçevesinde görüp de öylece değerlendirmek, aynı aldatıcılığın bir baş­ka yanına kapılmak olur. Bunlar, asıl aldatıcılı­ğın insanı sürüklediği açmazda işlev veren “kan­dırıcı öge”lerdir, çünkü.

Asıl aldanmaysa, dün­yaya bakıştaki değer yargılarındadır. Yaşamı yo­rumlamak, yaşantıyı düzenlemek konularında gündeme gelen yargılar...

Bu aldanış düzleminde insanlar, iki ayrı kü­me oluştururlar:

Birinciler, kendilerini dünya karşılığında şeytana satanlardır. Ebedî kalıcılardan olma, yaşamı kendince biçimlendirme, yaşantıya kurallar koyma, aklını kesin bilgi kaynağı sayma, hiç ölmeyecekmiş gibi dünyasal tüm doyumlara eriş­me, ölümden sonrasını devre dışı bıraktırıcı yön­temler geliştirme biçimindeki kimi aldanışlara kapılmışlardır. “Aldanmamak” adına büyük ya­lana teslim olanlardır, bu kümedekiler.

İkincilerse; aldanmışlara teselli, aldanacak­lara yem olsun diye dünyanın sunduğu “kandırıcı öge”lerdeki yalanı görebilenlerdir. Kandırı­cı ögeler karşısında tutarlı bir sakınmayı ger­çekleştirmişken, alanı dar tutma yüzünden, asıl aldanmadan korunamayış da, işte, bu kümeyi oluşturanların göze çarpan ilk yanları. Kandırı­cı ögelere sırt dönmede tam başarılı olan geliş­kin ahlakın, dimağdaki ilkellik veya üşengeçlik yüzünden, asıl dünya aldatıcılığına yenik düş­mesi olayıdır, bu kümedekilerde gözlemlenen. Kişilik ikileşmesinin yol açtığı bir durum olarak değerlendirebiliriz, bunu.

Kişilik ikileşmesi, temelde, iki inançlı olmak­tan kaynaklanır. İnancında, her sorusunun karşı­lığını bulamamanın, inancından her olaya açık­lama getirememenin, inancıyla gönlünü ve bey­nini doyuramamanın sonucu ortaya çıkan iki inanç­lılıktan kaynaklanmaktadır, bu ikileşme..

İnan­cında bütünleşememe, inancın yaşanamaması ve yaşantıya egemen kılınamaması da diyebili­riz, bu olguyu belirlemiş olmak için. Temel inan­ca, başka inançların verimlerinden eklentiler, yamalar yapılarak oluşturulmuş bir kişilik var­dır, bu açılımda.

Ayaktayken su içmenin yanlışlığına Hadislerden kanıt getiren böylesine bir kişilik, yaşamın bütünüyle yorumu söz konusu olduğunda, söz gelimi Einstein adlı ölümden sonraki diriliş inkârcısının gözlüğünü takıverir. Ekonomik konulara Marks veya Domar'ın görüşleriyle yaklaşırken, davranışları açıklamada bilge olarak Freud'e başvuruda bu­lunur.

Hatta o kadar ki, sizin anlatım biçiminizin, üslûbunuzun küfre yardım olduğuna fetva çıkartmak için, çe­kinmeden, Durkheim'in “millet” anlayışını ken­dine dayanak edinir.

Bu; kişinin, inancının yanına başka inanç­ları oturtmasıdır. Böyle bir kişilikte yapı, çar­pıktır. Tutumlar, çelişkilerle doludur. Değer bağ­daşmazlıkları, yargı çatışmaları üst üste biner. Ve asıl korkuncu, her alanda kendince bir “gö­rüş” edinmiş olmakla, kendini irdelemek, kişili­ğini bütünleştirmek, imanını yaşantısına biricik egemen kılmak yolunda bir uğraşı, hatta kaygısı da yoktur.

Böylece, dünyanın iki yönlü aldatıcılığına tutsaklık gerçekleşmiştir. İlkin, kolaycılık ola­rak adlandırılabilecek bir aldanış, ardından da bunun doğurduğu üşengeçlikle, kendini dünya karşılığı şeytana satanların değer yargılarını be­nimseme biçiminde gerçekleşen ikinci ve asıl korkunç aldanış.

Dünyanın kandırıcı ögeleri karşısında tu­tarlı bir sakınmayı gerçekleştirenler, asıl aldanıştan kurtarıcı kişilik bütünleşmesine eriş­mek için, kesinkes, çağdaş bilimlerin günlük ya­şantıdaki vülgarize ürünleriyle biçimlenmiş kafa yapılarını da değiştirmek zorundadırlar.

Ama kişilik yapısını değiştirmedeki güçlükler, üşenme zırhını kuşanmağa zorlar kişileri. Buna, bir de, böyle bir değişikliğe kalkışmanın inançları ze­deleyeceği yolundaki boş sanıları eklemek gere­kir.

Evet; böyle bir girişim kimi inançları zedele­yecektir. Ama bu zedelenecek olanlar, çağdaş bilimlerden derlenip de kişiliğe yamanan eklenti inanışlardır. Yapı değişikliği uğraşları sırasında, hatta bütünüyle helake uğrayacaktır, bunlar.

Böyle bir “helak” sonucundadır ki, kişilik ikilikten arınacak, bütünleşecek ve dünya ya­şantısına aldanmaları sonucu Yüce Allah’ın ayetlerini eğlence yapmış olan ateş ehlinin ar­dından yürüme gibi bir büyük aldanış son bulacaktır.

Çağdaş bilimin bir türlü kavrayamadığı gerçek insanı kav­ramanın ilk adımı, işte bu...

 

O SINIRSIZ EGEMENLİK

Yüce Allah’ın görülen ve görülemeyen, bili­nen ve bilinemeyen, düşünülen ve düşünülemeyen, tasarlanan ve tasarlanamayan, hayallenen ve hayallenemeyen; şu veya bu yolla algılanan ve algılanamayan her şeye yönelik, her şeyi kuşa­tıcı, her şeyi kapsayıcı ve kaplayıcı, her şeyin ötesindeki başlangıçsız ve sonsuz, sınırsız, ölçümsüz, biçim üstü, kavranılamaz, an­laşılamaz ve anlatılamaz egemenliğini duyumsayabilmek...

Yüce Allah’ın görülen ve görülemeyen, bili­nen ve bilinemeyen, düşünülen ve düşünülemeyen, tasarlanan ve tasarlanamayan, hayallenen ve hayallenemeyen; şu veya bu yolla algılanan ve algılanamayan her şeye yönelik, her şeyi kuşa­tıcı, her şeyi kapsayıcı ve kaplayıcı, her şeyin ötesindeki başlangıçsız ve sonsuz, sı­nırsız, ölçümsüz, biçim üstü, kavranılamaz, anla­şılamaz ve anlatılamaz egemenliğini sezinleye­bilmek...

Yüce Allah’ın görülen ve görülemeyen, bili­nen ve bilinemeyen, düşünülen ve düşünülemeyen, tasarlanan ve tasarlanamayan, hayallenen ve hayallenemeyen; şu veya bu yolla algılanan ve algılanamayan her şeye yönelik, her şeyi kuşatıcı, her şeyi kapsayıcı ve kaplayıcı, her şeyin ötesindeki başlangıçsız ve sonsuz, sınırsız, ölçümsüz, biçim üstü, kavranılamaz, an­laşılamaz ve anlatılamaz egemenliğini duymak...

Yüce Allah’ın görülen ve görülemeyen, bili­nen ve bilinemeyen, düşünülen ve düşünülemeyen, tasarlanan ve tasarlanamayan, hayallenen ve hayallenemeyen; şu veya bu yolla algılanan ve algılanamayan her şeye yönelik, her şeyi kuşa­tıcı, her şeyi kapsayıcı ve kaplayıcı, her şeyin ötesindeki başlangıçsız ve sonsuz, sınırsız, ölçümsüz, biçim üstü, kavranılamaz, an­laşılamaz ve anlatılamaz egemenliğini algılaya­bilmek...

Yüce Allah’ın görülen ve görülemeyen, bili­nen ve bilinemeyen, düşünülen ve düşünülemeyen, tasarlanan ve tasarlanamayan, hayallenen ve hayallenemeyen; şu veya bu yolla algılanan ve algılanamayan her şeye yönelik, her şeyi kuşa­tıcı, her şeyi kapsayıcı ve kaplayıcı, her şeyin ötesindeki başlangıçsız ve sonsuz, sınırsız, ölçümsüz, biçim üstü, kavranılamaz, an­laşılamaz ve anlatılamaz egemenliğini bir iman olarak gönle, beyne, zihne, bilinç ve bilinç­altını kapsayıcı anlamıyla benliğin en erişilmez gözeneklerine dek sindirebilmek, emdirebilmek, benimsetebilmek, özümletebilmek ve özümsetebilmek...

Yüce Allah’ın görülen ve görülemeyen, bili­nen ve bilinemeyen, düşünülen ve düşünülemeyen, tasarlanan ve tasarlanamayan, hayallenen ve hayallenemeyen; şu veya bu yolla algılanan ve algılanamayan her şeye yönelik, her şeyi kuşa­tıcı, her şeyi kapsayıcı ve kaplayıcı, her şeyin ötesindeki başlangıçsız ve sonsuz, sınırsız, ölçümsüz, biçim üstü, kavranılamaz, an­laşılamaz ve anlatılamaz egemenliğini duyumlamış, sezinlemiş, duymuş, algılamış ve iman edin­miş olarak, bu gelinen noktada o egemenliği bü­tün duyuş, düşünüş, tasarlayış, hayalleyiş, yö­neliş, davranış ve yaşayışımıza gözcü ve biçimlendirici kılmak...

Bedensel, ruhsal, zihinsel, kalpsel yaşantı­mızın her anını, bu algılanan ve algılanamayan her şeye yönelik, her şeyi kuşatıcı, her şeyin öte­sindeki başlangıçsız ve sonsuz, sınırsız, ölçüm­süz, biçim üstü, kavranılamaz, anlaşılamaz, anla­tılamaz yüce egemenliğe uyarlayabilmek...

İç yaşantımızda, kişisel tutumumuzda, top­luma yönelik davranışımızda, eşyaya dönük el atışımızda, yaşama çevrili bakışımızda, görülmez ve bilinmez âlemlere inanışımızda, yalnız ve yal­nız, bu başlangıçsız ve sonsuz, sınırsız, ölçümsüz, biçim üstü, kavranılamaz, anlaşılamaz ve anlatı­lamaz yüce egemenliği egemen kılmak...

Yüce Allah’ın başlangıçsız, sonsuz, ölçüm­süz, sınırsız, nitelendirilemez olan egemenliğine bütün benliğimizle, çevremizle, özyapımız ve bu yapımızı kuşatıcı çerçevemizle boyun eğmek...

İşte, bütün olay budur... İnsan da bu... Çağ­daş bilim bu olaya sırt dönmekte ve bu insanı tanımak ve kavramak konusunu, yaşama kendin­ce kural koyup, insanı kendince biçimlendirmek adına ve aşkına gündemine almamaktadır. Sap­lantı ve yanılgı...

Ve insan, Yüce Allah’ın sınırsız egemenliği­ne boyun eğmedikçe, ona kurtuluş yoktur.

 

 

 

V. Bölüm:

Aldanışın Pençesi..

 

İLTİBAS

Çağdaş Bilimler, “iltibas” türünden bir al­danışın tutsağı olmuşlardır, çoğu yerde de. İki şe­yi, aralarındaki benzerlik, bir diğerini andırma yüzünden, birbiriyle karıştırma sonucu ortaya çıkan bir aldanış, bu. Yalnızca “benzeşim” veya “karıştırma” kelimeleri iltibasın anlamını ku­şatmada yeterli olmadığı gibi; yanılma, yanılgı, yanılsama sözleri de o anlamı karşılamaz. Or­tada, bu anlamların ötesinde/ilerisinde bir yanılma var­dır.

Öyle bir yanılma ki, iki şeyin benzerliklerin­den bir karışıklık doğmuş, bu karıştırma sonun­da da insan kuşkuya veya yanılgıya düşmüştür. İltibas, işte, böyle bir kelime.. Ancak, tanımla­nabilen bir kelime.. Tek kelimeyle karşılanmasın­da güçlük çekilen bir kavram..

Yalnız Türkçede değil, diğer dillerde de bu kelimeyi bütün içeri­ğiyle karşılayabilecek bir kavram bulmak zor. Fransızların “confusion” sözü var, oldukça yakın bir anlamı gösterici. Ama o kelime de -daha çok- bulanıklık yüzünden seçememe ve karıştırma gibi bir anlama geliyor. Yani, tam tamına “ilti­bas”ı karşılayacak bir kuşatıcılığı yok.

İltibas, oysa, hem insan yanılgılarında, hem de insan kuşkularında büyük payı olan bir aldanma türü. Çağdaş bilimlerin çarpıklıklarının temelinde iltibas çeşidinden bir yanılma yattığı gibi, vahyin inkâr edilmesine yol açıcı kuşkular da iltibas türü bir yanılgıdan kay­naklanır.

Bu bakımdan, insan davranışlarını konu edinen araştırmalarda üzerinde durulması gereken bir kavram olarak görülüp değerlendirilmelidir, “iltibas”....

İlk varoluşu sırasında bir “Yaratıcısı”nın bu­lunduğunu doğrulasa bile, âlemleri, sonraki evre­lerinde “tanrısızlaştırma” açılımında yorumla­yan görüşler de dâhil olmak üzere, hemen he­men, tüm çağdaş bilimler, bütün “bilimsel yön­temler” bir iltibas sonucu yanılgıya düşmüş­lerdir.

Bu; âlemlerin kendiliğinden bir varlığı ol­duğu veya varlıkların varlığını kendince sürdürüp gittiği biçiminde ortaya çıkan bir iltibastır. Bi­rinci düşünce “tanrıtanımaz”ların, ikincisiyse yaşamı tanrısızlaştıranların bakış açısıdır.

Doğadan “iltibas” yoluyla devşirilen ilk bil­giler, ardından, yeni yeni iltibaslarla beslen­miş, geliştirilmiş, pekiştirilmiş olarak, bu kez de, iltibasa düşürücü bir işlevle insanlığın sap­kınlıklarına yön vermişlerdir. Vahyin yadsın­ması, yalanlanması ve inkârı, işte, böylesine bir dizi iltibasın sonucu olmaktadır, çoğu kez.

Geniş açıdan gelen çok kuvvetli bir ışık kar­şısındaki duvarın dümdüz görünmesi, bir ilti­bastır. Çünkü dokunma duyusu yerine, görme duyusuyla değerlendirme yapılmıştır. El sürül­düğünde duvarın pürtükleri duyumlanacak ve iltibastan kurtuluş mümkün olacaktır.

Daha­sı, el sürdüğümüzde dümdüz olduğunu algıladığımız formikanın bu dümdüzlüğüne inanmak da bir iltibas sonucudur. Çünkü kimi duyarlı araç ve gereçlerle incelendiğinde formikanın yü­zeyinin dümdüz olmadığı anlaşılacaktır.

Öyley­se, değerlendirme yapmak için kimi duyarlı araç ve gereçleri kullanmak varken, onların görevini ellerimize yüklemek ve dokunma duyusunu bu araştır­mada yeterli saymak, yine, iltibasa yol açmaktadır. İltibasa düşmektir.

İslam, kısma ve genişletmede aşırılık diye­bileceğimiz “ifrat ve tefritten sakınma”yı bir öl­çü olarak ortaya koymakla, bir yerde de, insan­ların iltibasa düşmesinin önüne set çekmekte­dir.

Yargılarda ifrat ve tefritten kaçınmak, varılan her sonuçla ilgili olarak “Doğrusunu an­cak Yüce Allah bilir..” sözüyle gönülleri “hidayet”e açık bırakmak, evet, iltibastan kurtul­manın, iltibas sonucu düşülen yanılgılardan kurtulma kapısını açık tutmanın biricik yolu…

Çağdaş bilimler, “Doğrusunu ben gördüm, ben bildim, ben buldum!” biçimindeki akla aşırı güvenden ileri gelen bir iltibasla şeytanın tu­zağına tutsak düşmüş, “Yaratılış” olayının yerine “varoluş”u, sürekli yaratılmanın yerine “oluşum”u, Gaybın yerine gözlemlenebilir olanı, yarar­lanmanın yerine egemen olmayı, vahyin yeri­ne bilimsel verileri, Yüce Allah’ın hükümleri yerine kendi değer yargılarının ürünü kuralları koyarak, iltibastan oluşan bir dizi yalanı ger­çeğin tahtına oturtmuş ve insanlığı yalana ba­ğımlı kılmıştır.

İnsan, eğer akledebilirse, başına buyrukluğu terk edip ayetlerden yola çıkarak –bir gün- bu iltibastan kurtulacaktır.

 

İBTİSAR..

Yüce Allah, dilediğine hidayet eder, dile­diğini de bundan yoksun bırakır. İnsanların karşısına çıkardığı “vesile”ler kimisini hida­yete iletirken, kimisini de kopkoyu bir dalalete sürükler. Her iki durum da Yüce Allah’ın yaratmasıyla gerçekleşiyorken, görünürde, seçme işi in­san tarafından yapılır.

İnsanın “cüzî/tikel irade” sahi­bi olmasıysa, bu görünürdeki seçme eylemine -sonucun doğuracağı sorumluluk açısından- bir kesinlik kazandırmış olur. İnsan, bu açılım­da, önüne çıkan vesileleri değerlendirişi doğ­rultusunda -bir seçme yapmış olarak- ya hi­dayete ya da dalalete ulaşmıştır, ulaşacaktır.

Bu, Yüce Allah’ın insana verdiği en büyük nimetlerden biri olan aklın sınavdan geçiril­mesidir. Akıl, bu sınanımda, ya yaratılış sıra­sında öğretilmiş bulunan “Eşyanın İsimleri”ni anımsayarak dosdoğru bir “bilgi”yi kılavuz edi­necek ya da Şeytanın Cennetten kovulmaya yol açmış olan fısıltılarını “bilgi” sanarak ve saya­rak o doğrultuda bir yön tutturacaktır.

İşte, bu yol ayırımında, gündeme “ayetler” gelir. İnsan, ayetlerle baş başa bırakılır. Yaşamdaki ve Kitaptaki ayetler insan için, insanın aklı için birer ayıraç olmuştur. Ayetlerle karşılaşan aklın eğilim ve yetisi belirginleşir, bu yol ayırımında.

Hidayet edilenlerde Yüce Allah’ı tanıyıcı ve O’na teslim olucu bir yöneliş içine giren akıl, dalalete düşürülmüşlerde kendini beğenici ve büyüklenici bir tutum takınır, ayetler karşı­sında.

Batı terimlerine analık eden Lâtince keli­melerle söylersek, dosdoğru olanlardaki “raison”, sapkınlarda -birden bire- “ration”a, dö­nüşür. Düşünen, arayan, bulan, anlayan, tanıyan, yararlanan ve böylece gerçek görevini yüklenmiş olmakla yücelen aklın yerini, sanan, azan, yargıya va­ran, belirlemeğe kalkışan, tanıtlayan, egemen olan ve şeytana aldanmışlıkla alça­lan ve alçaltan bir başka akıl almış olur. Ku­ralları algılayıcı ve uygulayıcı olacakken, kural koymağa kalkışan bir akıldır, bu sonuncusu.

Akıl, Yüce Allah’ın ezeldeki takdiri gere­ği olarak bu değişimi gösterir, işlevlenişi sırasında. Kimlerin dosdoğru yolu tutacağını, kimlerin de sapkınlık içinde kalacağını ezeldeki ilmiyle bilen Yüce Allah, takdirinin gerçekleşmesi doğrultu­sunda, insanın aklını başına koyar veya dolar. Akıl, ya insanın başındadır ya da başına dolan­mıştır, İlâhî Hikmet’ten ötürü.

Başta bulunan akıl, ayetlere baktığında, gözler bir “ibtisar” olayını yaşar. Göz­ler ve gözlemci akıl, bomboş bir bakmanın çok ilerisinde, bir “ibtisar”ı gerçekleştirir. Bu, gönül­den bir bakış, gönülle birlikte bakmadır.

Bu bakışla/ba­kışta, ayetler anlam kazanır, anlam kazandı­rır. “Eşyanın İsimleri”nin gerçek bilgisine varma yolu adım adım yürünür bu bakıştan derlenen “vesileler” ile. “Kitap’taki Ayet”lerin ışığı doğrultusunda bir tutumla yaşamdaki/doğadaki ayetler algılanır, kavranır; kesin ve değişmez gerçeğe varılır.

Başa dolanan akılsa, “ibtisar” yerine “ilti­bas”ı yaşar. “Aklın iltibasa uğraması” yüzün­den, ayetler birer perdeye dönüşür. Hidayet yolu tıkanır. İltibas insan için bir tıkaç olmuş­tur, hidayete götürücü yol üzerinde. İltibas; kimi görünüm andırmalarının yol açtığı karıştır­malarla, “Eşyanın Gerçeği”ni gözlerden kaçır­makta, insanı sanılarına kurban etmektedir, aklın yanılması sonucu olarak.

Öyle ki, -yaşamdaki ayetler bir yana- Vahiy, yazılı bir kitap halinde bile indirilseydi, bu sapkınlar, o kitabı elleriyle tuttuklarında da inanamayacaklardı. Düşmüş bulundukları iltibas dolayısıyla, hemen, “Bu, apaçık bir bü­yüdür!” diyeceklerdi.

Tutuklusu bulundukları il­tibas, çünkü onlarda, Gaybın gerçeği ile Gayba egemen olma savındaki aldatıcılık yöntemi büyüyü karış­tırmaları, gerçeğinin yerine yalanını koymaları, böylece bir yanılgıyı daha gerçek gibi algıla­maları biçiminde bir yanılmaya yol açacaktı.

Ve... Ve Yüce Allah, -bildirdiği üzere- (hepsine selâm olsun) Seçkin Elçilerini “melek” yapsa, melek olarak gönderseydi, yine insan şeklinde yapacak ve -böylece- inkâr­cıları iltibasları içinde yine kuşkuya düşürecekti. Çünkü kurallandırıcı aklın ardına düşmüş şey­tan uyruklu azgınlar, hidayetten yoksunlukları yüzünden, o yolda bir tıkaç olan iltibasa sü­rekli tutsak kılınmışlardır.

Vahiyden yüz çevirerek aklınca kurallandırmalar yapmak sevdasına düşmüş olan insan bu sevdasından vazgeçmediği ve Vahye tes­lim olmadığı sürece, dört elle sarıldığı “çağdaş bilim”lerin bu iltibaslarından kurtulamaya­cak, aldanacak, aldatacak ve aldanış/aldanışı sürecektir.

 

DEBELENME...

Aklın vahye yönelik yadsımaları, çeşitli düzlemlerdeki bir dizi etkilenimden kaynaklan­maktadır. Vahiy olgusunun kökenindeki “İlâhî Bağış” gerçeğini kavrama noktasında uğradığı güçlük, akıl için, ayrı düzlemlerde çok çeşitli yanılsamalara/ya­nılmalara, iltibaslara yol açmaktadır...

İlk yanılma düzlemi, “yalınkat bir evren” anlayışının ürünüdür. Görünürdeki yaşamla/doğayla sı­nırlanan düşünce, duyumların çerçevesine tu­tuklanmış olmakla, Gayb kökenli/bağlamlı bir “bağış”ı algılama yeteneğinden yoksundur. Algılama ye­teneğinin tek yönde, tek düzlemde gerçekleştirilebildiği açılım­dan -elbette- Gaybı hakkıyla se­zinlenmesi, haliyle de onaylaması beklenemez. Algılanamayan vahiy olgusu, bu bakış açısından ötürü yadırganacak, yadsı­nacak, yalanlanacak, hatta alay konusu bile yapıla­bilecektir. Bakıştaki açı darlığı ve sığlık, görüş alanını sınır­lamış; gerçeklik dışlanmıştır.

İkinci yanılma düzlemindeyse, akıl, Gaybden kimi veriler devşirmekle birlikte, bu sezilenler çevresinde bütünleşici adımı atamamaktadır. Burada da bir başka yalınkatlık söz konusudur, çünkü. Aklın yalınkatlığı diyelim, buna. “Yalınkat bir evren anlayışı”, bu basamakta, işlevlenmesi sırasında aklın yalınkatlığa tutuklanmasına yol açmıştır. Yalınkatlığın algılayandan algılayana bulaşması olayıdır, yaşa­nan. Sezgileri kavrama yeteneğindeki “kalp” devre dışı kaldığından veya bırakıldığından, akıl, kavrama güçlüğüyle burun buruna gelmek­tedir. Ve bu, büyük bir “burun”dur.

Aklın büyüklenmesiyle büyüyen “burun”, karşılaştığı açmazdan çıkmak için iki ayrı kaçış yöntemine başvuracaktır: Aklına tutsak olanın, “bağış”a en uygun kişi olarak kendini görmeğe kalkışması veya -buna güç yettiremeyerek- “insanüstü” kökenli bu “bağış” için “insan-dışı” bir başka varlık araması biçimlerinde ortaya çıkan kaçışlar.

Bunlardan ilki, büyüklenmenin olağan so­nucudur: Kendisi vahiy için daha uygundur. Çünkü böylece -belki bilinçaltı bir dürtüyle- vahyi de aklının denetimine alacağını san­makta; aklını vahye teslim etme yerine, vahyi aklının yedeğine vermeği kurmaktadır. Başka türlü bir düşünce, elbette, -kimde ortaya çıkarsa çıksın- “İlâhî Bağış”a boyun eğmeyi ge­rektirirdi. Boyun eğme yerine kendini daha uygun görmeyse, -bu durumda- işte böyle bir ku­runtunun ürünü olarak değerlendirilebilir, ancak.

“İnsanüstü” bir bağış için “insan-dışı” bir varlık arama biçiminde ortaya çıkan kaçışsa, vahiy olgusunu kavramadaki üçüncü yanılma düzlemine kapı açar. İlâhî Buyrukların bir in­sanın, insanlar içinde Yüce Allah’ın seçtiği bir elçinin aracılığı olmadan, doğru­dan doğruya, “melekler” aracılığıyla tüm insanlığa tebliğ edilmesini uygun görücü tutumun takınıldığı düzlemdir, bu. Vahyin inkâr edilmediği görü­nümü içinde yadsınması eylemi...

Vahyin gön­derildiği insan yadsınmakla, vahye dönük tu­tum, iman düzleminden inkâr çizgisine ge­çirilmektedir, bu eylem sonucu. Burada da, yine, doğrudan doğruya meleklere muhatap olma biçiminde -için için istenen- bir büyüklenmenin ağırlığıdır duyumlanan, gözlemlenen öge.

İlk düzlemdeki “alay”ın karşılığını, yalınkatlaştırdıkları bir “evren” anlayışı içinde yalınkat yaşantılarıyla alçaltıcı bir azap olarak yaşamaktadırlar, bu dü­şünceye çakılı olanlar. Alay ettikleri gerçek, “eti­ketsiz azap”lardan yaka kurtaramayışları dola­yısıyla, kendilerini -olumsuz açılımda- çepe­çevre kuşatmıştır, daha bu dünyadayken. Alay­larının vahye teslimiyet yolunu tıkaması, onla­rı, “etiketsiz azap”a uğratmıştır, uğratmaktadır.

Son iki düzlemdeyse, “akla fitne” olan bir iltibasın koca burunlarına taktığı halkalarla dolaşmaktadırlar. “İnsan olmamalı, melekler bu işi yürütmeli..” biçimindeki düşünceleri doğrultusunda, -eğer- elçi olarak melekler gönderilse, bu kez de akılları onlara, “Yaratıkların eşrefi insana yol gösterici olarak melek ha?” dedirtecekti.

Bu böyle olacağı, akıllarına tutsaklıkların­dan dolayı sapkınlıkları süreceği için de, Yüce Allah, “Eğer O’nu (Elçiyi) melek yapsaydık, yine bir adam (şeklinde) yapardık ve onları yine düştükleri kuşkuya düşürürdük..” buyur­makla, vahyi inkâr edenlerin bu inkâra ezelde mahkûm bulunduklarını, hidayete yol görmek mutluluğundan yoksun olduklarını, ilti­baslarla bir kısır döngü içinde debelenip dura­caklarını bildirmiştir.

Çağdaş bilimle koşullandırılmış kafa yapısı­nın kaderidir, bu...

 

 

 

VI. Bölüm:

Eylemin Ana Çizgileri..

ÜÇ DÜZLEM

Yaşamı tanrısızlaştırma çabasındaki çağdaş bilimler, bu eylemini üç ayrı “Yalan Düzlemi”nde sürdürür: Yüce Allah’a karşı yalan, Yüce Allah’ın ayetlerini yalanlama ve Yüce Allah’ın kullarını aldatma.

Bunlardan ilki olan “Yüce Allah’a karşı ya­lan”, çağdaş bilimlerin yaşamı yorumlamağa yönelik tutumunda belirir. Yaşamdaki/doğadaki olay ve oluşların “doğal” bir devinim olarak görülmesi, bu yalanın ilk adımıdır.

Her olay/oluş -bu bakış çer­çevesinde- “kendiliğinden” gerçekleşmiş sayıl­maktadır. Yaratıcı, -sanki- yaratma işini bi­tirmiş; yaratıkları kendi başına bırakıp, Ahiret yurdundaki “saltanat”ına çekilmiştir. Yaratık­lar, yaratılış sırasında oluşan yapılarındaki ye­tenek ve güçlerle -belli bir düzenleme gereği- kendi kendilerini varlık alanında tutmakta, baş­larına buyruk bir var olmayı sürdürmektedirler.

Bu; Yüce Allah’ın yaratıkları üzerindeki ege­menliğini, sürekli yaratıcılığını, bütün iş ve oluş­ların O’nun irade ve kudretine bağımlılığını yok-sayıcı, inkâr edici bir tutum olmakla, -doğayı yorumlamağa yönelik çabalar- Yüce Allah’a karşı uydurulmuş yalandır.

Çağdaş Bilimlerin varlık ve varoluşu kurallandırmayı amaçlayan çalışmalarıysa, “Yüce Allah’ın ayet­lerini yalanlama” işlevinin gerçekleştirildiği “ikinci yalan düzlemi” içindedir.

Birinci düzle­min açılımı olarak başına buyrukluk noktası­na getirilmiş olan yaratıklara ve de “oluşum”a, gözlemlerden devşirilen kimi verilerin değerlendirilmesiyle, “kurallar” konulur. İlk adımdaki uygulamalarla “başına buyruk” göste­rilen ulaşılabilir âlemlerin buyurucusu olma yoluna girilir, bu evrede. Yüce Allah’ın -hâşâ- dışlanmasıyla bo­şalan egemenlik alanına/yetkisine el koyma doğrultusundaki girişim... Yaşam, kendi gerçekliğiyle değil de, el koyucularının gerçek saydıklarıyla yorumlanmakta, hatta, biçimlendirilmektedir. Çaba, bunu amaçlayıcı bir “kurallandırma” çerçevesi ve çevresinde yoğunlaşmıştır.

Varlıktaki kesin öz-gerçeklerin göz ardı edil­mesi, bunların yerine kimi sanıların oturtul­ması, Yüce Allah’ın göklerdeki ve yeryüzündeki ayetlerini yadsıyıcı bir tutum olmakla, -yaşamı kurallandırma doğrultusundaki bu girişim- “ayetleri yalanlama” görünümüyle ortaya çıkan bir yalandır.

“Ayetleri yalanlama” eyleminin yolunu açık tutabilmek içinse, çağdaş bilimler, -ister is­temez- “âlemdeki ayet”lerden Kitap’taki ayetlere sıçrayıcı bir çizgi tutturmağa çabala­yacaktır, yalanlamalarını sürdürürken. Kitap’­taki ayetlerin de yadsınması gündeme girecek­tir, böylece ve zorunlu olarak.

“Yalan Düzlemi”nin üçüncüsü, kurallandırmalarla tüm doğaya gem vurduğu sanısı­na kapılmış tutum içindeki çağdaş bilimlerin, yüzünü insana döndürmesiyle/döndürmesinde göze çarpar. Kurallandırma eylemi -üreterek kendine dayanak edindi­ği- bir “evren” anlayışından insana doğru yönelmiştir. Konu­su, şimdi, insanı biçimlendirmek, insan yaşantı­sını yönlendirmek, insana egemen olmaktır. Amaca varmak yolundaysa, yine, aldatmacaya başvu­rulmakta; insan aldatılmaktadır.

Kimi olay ve oluşları açıklamak savındaki “sanı”lar, -çağdaş bilimlerce- birer kesin gerçeklik ürünü kural gibi sunulmakta; kuramların kuralmışçasına öne sürülmesiyle edinilen des­teğe dayanılarak da insanoğluna “Teslim ol!..” çağ­rısı yapılmaktadır.

Kuramın kural, sanının gerçek gibi göste­rilmesi biçimindeki bu tutumsa, -insana ege­men olmak doğrultusunda- insanın aldatılma­sını amaçlayan yalandır.

Bu yalan düzlemlerindeki tutumlarından bi­rincisiyle -insan- kendine, ikincisiyle aklına, üçüncüsüyle de diğer insanlara büyük zulüm yapmış olmaktadır. Her üç durumda da bir za­limlik söz konusudur. Zalimlerinse, kurtuluş yü­zü görmeyeceklerini Yüce Allah bildirmiştir. On­lar -eninde sonunda- kendi zulümleri içinde boğulacaklardır.

Günümüz insanın bireysel ve sosyal buna­lımlardan bir türlü kurtulamayışını -acaba- bu sürdürülmekte olan -üç düzlemdeki yalan­dan kaynaklanma- zulüm eylemiyle bağıntılı görmek; uyanışa, derlenip toparlanışa, kendine gelişe ve yalandan yüz çevirip gerçekliğe dönüşe kapı açıcı bir değerlendirme olabilir mi?.

 

ÜÇ DOĞRULTU

İlgileri bakımından insan, üç ayrı doğrul­tuya açık durumdadır: Tanrı, eşya ve diğer insanlar. Bu doğrultulardaki ilgilerin karşılık görmesi, birer ilişki alanı oluşturur. İnsanda -ve toplumda- yapısal denge de ilişkilerin sağlık­lı bir biçimde sürmesine bağlı. Sağlıklı ilişki; ilginin kesintisiz olarak karşılıklı sürmesiyle gerçekleşen olgu..

Kafasını çağdaş bilimlere kaptırmış kesim çerçevesindeki insan gözlemlendiğindeyse, -bu açılımda- bir aksaklık, bir tıkanıklık görülür. Çünkü ilgi doğrultularında sapma, ilişkilerde kopma durumu söz konusudur.

“Tanrı düşüncesi” sürmekle birlikte, “Tanrı’ya inanç” yitirilmiştir. Böylece, ilginin yerini bir tür “bilgi” almıştır. İlişkiyse, tümüyle dışlan­mıştır.

Açıklık getirelim, söze: “Vardır” demek, bir “bilgi”; yönelmek, bir “ilgi”; teslimiyet içinde boyun eğmekse, bir “ilişki”dir.

Birinci basamaktaki tutum, “Tanrı Düşüncesi”dir. İkinci basamaktaki, “Tanrı’ya inanç”; üçüncü basamaktakiyse, “Yüce Allah’a iman” tutumu...

Çünkü bilgi, herhangi bir yönelişi zorunlu kılıcı değildir. İlgi çizgisinde, “Tanrı İnancı”nın doğurduğu bir davranış olarak “tapınma” söz konusudur... Gerçek “ilişki”nin oluştuğu “kulluk” durumuysa, ancak, “Yüce Allah’a iman” etmiş olmanın verimi tam bir tes­limiyet içine girmekle mümkün.

“İman”ı hiçbir zaman gündemine almamış olan çağdaş bilimler, -inancın yerine de “düşünce”yi oturtmak yoluyla- insanın tanrıya yönelik ilgisini bir tür “bilgi”ye dönüştürmüş; böylece, kullarının Yüce Allah ile ilişkisine elverici ortamı gözlerden kaçırmıştır. Buysa, gerekli olan sağlıklı ilişkinin yitirilmesi sonucuna sürüklemiştir.

Bu sebeple ortaya çıkan “açık”, doğayla olan ilişki yoğunlaştırılarak kapatılmak istenmiştir. Doğa, -handiyse- tanrılaştırılmış; üstelik bu “eğilim” felsefeden mistik inançlara ya da mistik inançlardan felsefeye bulaştırılmış olan “evrenin birliği/vahdeti vücut” üzerine geliştirilen “yeni” söylemlerle de bir “inanç” düzeyine yükseltgenmiştir. “Kulluk” ilişkisini, ortaklık ve dahası “özdeşlik” ilişkisine kaydırıcı bir tutum takınılmıştır. Bir görünümünde “ortak olma”, bir başka görünümündeyse “ortak koşma” tutumu...

Yine açalım, sözü: İnsan, yaşama mutlak egemen olmak adına, âlemleri “gemleyebileceği”, yönlendirebileceği bir kalıba sokmak amacıyla kendince bir “evren” anlayışı üretmiş ve bu evreni kendince kurallandırmaya kalkışmıştır. Bu, Yüce Allah’a karşı başkaldırmadır ve bir açılımda “evren”i tanrısızlaştırıcı, bir başka açılımda da âlemler üzerinde tanrılık davasına kalkışıcı bir tutumdur.

Bu yolla/yordamla/yöntemle oluşturduğu “evren” için koyduğu kuralların kesinliğine olan inancı ise, insanı, Yüce Allah’ın yarattığı âlemlere ilişkin “uygulamalarına”, teknik deyimle “Sünnetullah”a uyarlanma yönünden zorlamıştır.

İşte, “kulluk” ilişkisini in­sanın üretilmiş/türetilmiş bir “evren”le olan ilişkisiyle özdeşleştirici eyle­min gerçekleştiği, -açık bir deyişle- belirlenen kurallarının belirginliğinin ve değişmezliğinin kabulü dolayımlı tanrılaştırılan “evren”e insanın “kul” kılındığı nokta.. “Or­tak koşucu tutum”un oluşması...

Yüce Allah’a yönelik “kulluk” ilişkisinin göz ardı edilmesiyle insanın yaşamla olan ilişkisi de bozulmuş, sağlıklı bir ilişkinin nitelikleri yiti­rilmiş olmaktadır. İlgi doğrultusundaki bu sapma öyle bir boyut kazanmıştır ki, insan, -doğa karşısında- kendisinin mi, yoksa bizatihi doğanın mı tanrı olduğu şaşkınlığına düşmüştür, bir yandan da...

Zaman zaman tanrılaştırılan “evren” karşısın­da, zaman zaman da tanrılaştığını sanan insan, -tanrılık sanısının dürtmeleriyle- diğer insan­larla olan ilişkilerindeki dengeyi de yitirmiştir. İnsanlar arası ilişkilere -doğayla olan durumuna bakarak- kural koyma, insana biçim verme ve insanı yönlendirme tutkuları, kimi insanları ki­mi insanlara tanrı veya kul kılıcı bir ortam oluş­turmakla, -yine- sağlıklı bir ilişki elden kaçı­rılmıştır.

İnsan ile yaşam ve insan ile insan ilişkilerin­deki çarpıklık, -tutumların doğurduğu karma­şıklık ve belirsizlik yok sayılsa bile- özellikle, sağlıklı bir ilişki için gerekli olan “kesintisiz kar­şılıklı ilgi”nin yitirilmiş olmasında belirginleş­mektedir.

Bunun yol açtığı kimi imkânların yitirilmesiyle insanlar arası ilişki kesintiye uğrarken; “ölüm” olayıyla da in­san ile doğanın ilişkisi son bulmaktadır. İnsanın insan -veya yaşam- karşısındaki tanrılık duru­mu da, insanı -veya “evren”i- tanrılaştırma tu­tumu da, kimi şeylerin ve özellikle yaşamın yi­tirilmesiyle, kesilip sona ermektedir. Her türlü ilişkiyi sürdürücü yanlarıyla insan -orada- yitivermiştir. “Ortak” sanılanların yitinmesi/yitirilmesi/yitmesi olayı/gerçeği...

Yüce Allah’ın insanları topladığı “Gün”, O’nunla ilişkiyi koparmış olanlar “Biz, ortak ko­şanlardan değildik..” diye cıyakladıklarında, bu uydurdukları şeylerin yitivermesi daha bir belirginleşecektir. Cıyaklamalarıysa, boşuna... Çünkü yalanın geçmediği yerdir, “Ora”sı.

 

ANLAMAK...

Çağdaş bilimlerin -kendince- oluşturduğu kavramlar vardır. Kavramlar-arası ilgiler ve iliş­kilerle de bir örgü gerçekleştirilmiştir. Kosko­caman bir ağ gibi insanlık âlemine atılan bu ör­güyle, bütün kafalar -balık avlanırcasına- çelinivermiştir.

Bu olay, -elbette- yeni değildir. Varlıkları ve bu arada insanı başına buyruk bir konumda yorumlamak adına Vahiyden yüz çeviren felsefe, ortaya çıkar çık­maz, bu uygulamayı başlatmıştır. Uygulamanın tüm insanlığa ve insanın yaşantısına egemen olucu bir düzeye gelmesi ise, Rasyonalizme da­yalı çağdaş bilimlerin gelişen etkinliği sonucu­dur. Süregelen bu olguyu, çağdaş bilimler genelleştirmiş; öyle ki, farklı kavramlarla bir başka tür­lü düşünme yöntemi uygulamak ve izlemek orta­mı büsbütün yok olmuştur.

Çağdaş bilimlerin bütün dalları -bu alan­da- tam bir işbirliği içindedir. İzlenecek yol ve yordam -katı, kesin ve keskin çizgilerle- belir­lenmiştir: Gözlem, algı, değerlendirme, kavrama, yargı, kurallandırma, deney, uygulama...

Tüm ka­falar -her alanda- düşünürken, araştırırken, incelerken, irdelerken, benimserken, yadsırken, söylerken ve yaşarken -kesinkes- bu yönteme uyarlanmak zorundadır. Bilimsel, sağlıklı ve tutarlı olmanın gereği budur, çünkü. Balıkların için­de çırpındığı ağ örneği, tüm insanlığı -beyni ve zihniyle- çepçevre tutsaklaştıran çağdaş bilimlerin verimi “örgü/kurgu”, -işte- bu...

Bu yöntemde gözlemden başlayıp, yargı ve kurallandırmaya varan bir çizgi izlenmektedir. İş­levin yüklenicisi ve sürdürücüyse, akıldır. Kulak ve kalp -bütünüyle- akışın dışında bırakılmıştır. Ku­lağın bir duyu/işitme organı olarak kullanılması, dış­lanmışlığını engelleyici değildir. Bu açılımda, kulak, bir “söz dinleme” ögesi değil, bir “ses alma” organıdır, yalnızca. Buysa, -evet- kulağın dışlanmış­lığı demektir. Kan pompalama görevine tutuklandırılmış olan kalp gibi kulak da -gerçek işlevleri bağlamında- dışlanmıştır, çağdaş bilimlerce sürdürülen varlığa ve insana yönelik “anlama” ve “yorumlama” yöntemi çerçe­vesinde.

İnsanlar, -böylece- kulaksız ve kalpsiz bir “düşünce örgü”sünün pençesine düşmüşlerdir.

Çağdaş bilimlerin -vahye sırt dönücü tutumları gereği- oluşturduğu kavram örgüsü içinde “kulak” ve “kalp”e yer vermemiş bulunması, -tecelliye bakınız ki- Kur’an-ı Kerim’i doğru­layıcı bir olguya yol açmıştır. Yüce Allah’ın “On­ların anlamalarına engel olmak için, kalplerinin üstüne örtüler, kulaklarına da ağırlık koyduk..” buyruğu, çağdaş bilimlerce “kalp” ve “kulak”ın dışlanmasıyla bir kez daha doğrulanmış olmak­tadır.

Evet; çağdaş bilimlerin vahyi gerçekliğiyle kavrayamayışı ve bu kavrayışsızlık yüzünden yad­sıma noktasında çakılıp kalışı, işte, Kur’an-ı Kerim’in doğrulanması olmaktadır, böyle bir açı­lımda.

“Göz”, çünkü iman için yetersizdir. Kalplerde örtü ve kulaklarda ağırlık varken, insan, vahyi anlayamayacak; dolayısıyla, ayetlerin -ve hatta mucizelerin- görülmesi bile inanabilmek için yeterli olmayacaktır.

“Gördüm, düşündüm, inandım” noktasına gelebilmek, kulakla duyulanların -kalple- anlaşılma­sıyla mümkün, ancak. Bu aşama gerçekleşmediği sürece, gören göz de, düşünen akıl da -çağdaş bilimlerle daha bir beslenen- Rasyonalist kafa yapısına tu­tuklu olarak, hep, yanlış değerlendirme ve inanışlar içindeki bir tutumla imana erişmek im­kânından yoksun kalacaktır.

Vahiy gerçeğine “Bu, eskilerin masalların­dan başka bir şey değildir.” deyici kafanın izdü­şümü üzerine kalın çizgilerle koskocaman bir çarpı işareti koyuş yolunda atılacak adımların tutarlı olması, işte, insanlığı bir “ağ” gibi kuşat­mış olan Rasyonalist düşünce yönteminin bu ör­güsünü parçalamakla mümkün olacaktır. “Kur’anî” bir düşünce açısı, bir zihinsel açılım edinmeyle gerçekleştirilebile­cek olay...

Kur’an-ı Kerim doğrultusunda düşünmekse, O’nun kavramlarını - oradaki açılımında- be­lirleyip, benimsemekle olacaktır. Kendimize göre yapacağımız kavram tanımları, çünkü -kavra­mı Kur’an-ı Kerim’den kelime olarak alsak bile- Rasyonalist düşünce yönteminin etkilerinden kur­tulmamıza yetmeyecektir.

“Anlama”nın -Kitap’ta- dışadönük ya­nıyla hep “söz” ve “kulak”a; içe yönelik çerçe­vede de, hep -akla değil de- “kalp”e bağlan­dığını -örnek olarak- anımsarsak, sanırım, demek istediğimize daha bir açıklık getirmiş olu­ruz... . .

 

TÜKENİŞ…

İnsanlık, sürekli ve çok yönlü bir tükenişin akıntısında çırpınıp, duruyor.

Canlı türlerden biri olarak tükeniyor, en baş­ta. Yakında, “nesli azalmış” türler arasına gir­mesi işten bile değil, bu alandaki tükenişin -git­tikçe artan- hızını düşüremezse. Daha şimdiden, birçok sözüm ona “uygar ülke”de genç nüfus azınlığa düşmüş durumda. Dedelerin yanında, bir tanecik olsun, torun görülmüyor. Dedesiz to­runlar yerine, köpeğini torunlaştırmış dedeler dolduruyor sokakları, parkları. Neredeyse, genç­ler -sayıca- yaşlıların günübirlik işlerini gö­remeyecek bir orana düşmüştür.

Nüfus planlaması, doğum kontrolü gibi zırvaların ve divaneliklerin sesi, -davul örne­ği- uzaktan hoş geliyor, şimdilik. Beyinlere kazınan “az çocuk” laklakası, yarın, insanlığın avucuna “bebek kakası” yerine pimpiriklerin dış­kısını doldurduğunda ve ülkeler üretimden tu­tunuz da savunmaya dek her alanda fellik fellik İnsan aramağa başladığında, anlaşılacaktır bu uzaktan hoş ses veren davulun ne müthiş gümbürdediği ve yürekleri nice bir korkuyla gümbürdettiği.

Nüfus konusunda Malthus’un zırvala­rını, Allah ve Resulünün sözlerinden üstün tutanlar, -elbette ve elbette- bu saygısızlıkla­rının karşılığını -en azından- böyle bir tüke­nişle burun buruna gelerek göreceklerdir.

İnsan türü gibi insanın “toplum”u da bir tüke­niş içindedir, tükenişi yaşamaktadır. Bir yandan israf sonucu doğal kaynakların har vurulup harman savrulması, diğer yandan faizin zen­ginlikleri belli ellerde toplayarak yoksulluğu yaygınlaştırması -toplumu- dış planda tü­ketmektedir.

İnsanların üretip de kendi yanlarından getirdikleri kuralların tutarsızlığı dolayısıyla başta aile ol­mak üzere tüm kurumların ve kurumlaşmış insanlar-arası ilişkilerin toplum alanından el çekmesiyse, -evet- insan toplumunu iç yanıyla tü­ketmektedir.

Bu çift yönlü tükeniş insanı insanın kurdu durumuna getirdiğinden, kurtlar arası dalaş, sü­rüp gitmekte olan tükenişi daha da hızlandır­maktadır.

İnsanın ortamının tükenişi vardır, bir de, gündemde. Tükenen ortam içinde insanın tüke­nişi demektir, bu. Dünya’dan daha çok pay ala­bilmek cinneti doğal kaynakları eritmekle de kalmamakta, sudan havaya dek her şeydeki in­san için gerekli ögeleri yararlıdan zararlıya dönüştürmekte; bu da insanı -adım adım- tüket­mektedir, çevre kirlenmesi yoluyla.

Yüce Allah’ın “kaçının” uyarısında bulunduğu israfa çivile­me dalmanın, haram kılınan faize kucak aç­mış olmanın -elbette- bir karşılığı/bedeli olacak ve insanlık karşılık olarak böylesine bir tükenişle -şimdilik- karşılaşmaktan yaka kurta­ramayacaktır.

Çağırsınlar, yöntemlerini Yüce Al­lah’ın buyruklarından üstün tuttukları “teknik ve ekonomik deha”ları da, kurtuluş yolunu öğ­rensinler bakalım; o dehaları kılavuz edinerek biraz daha açmaza düşmek için.

İnsan, bedenen de bir tükeniş içindedir. İçki, zi­na, kumar, haksız kazanç, haram gıda ve daha neler ve neler, insanı, bin bir türlü hastalığın pençesine bı­rakmıştır. “Çağın Hastalıkları”nın tümü­nün kökeninde, -kesinkes- Yüce Allah’ın ya­saklarını çiğnemiş olmak musibeti yatmakta­dır. Kendilerini Yüce Allah’tan daha çok korku­tan “Herpes” bunun son örneğidir, işte.

Ve insan, manen, moral ve psikolojik olarak tükenmiştir. Uyuşturucu­lar, intiharlar, cinnetler, nöbetler, bunalımlar, sı­kıntılar, hep bu tükenmişliğin göstergeleri. Yüce Allah’a olan inancı yitirmişlik, insanı delilik gel­gitleri içinde tüketiyor. Tüketecektir.

Bütün bunlar, Yüce Allah’ın buyruklarına “Bu, eskilerin masallarından başka bir şey değil­dir!” deyip, kendini uzak tuttuktan başka, insan­ları da O’ndan uzaklaştıranların tutumlarının ürünü birer tükeniştir. İnsanlık Yüce Allah’ın buyruklarına dudak bükmekle, üç-beş kıtıpyoz kafanın yöntemlerini Yüce Allah’ın buyrukların­dan üstün tutup uygulamaya koymakla, kendi kendini böylesine bir tükenişe tutsak etmiştir.

İnsanlık, tükeniyor. Tükenişinin bilincinde olarak veya olmaksızın tükeniyor. Yüce Al­lah’a dudak bükmekle kendi kendini, -bilinçsizce- tüketiyor.

Bizse, insanı, kendimize değil; Yüce Allah’a çağırıyoruz. O’na kullukta bulunmağa... İnsan­lık, Yüce Allah’a teslimiyetle bu tükenişten kur­tulacaktır, çünkü...

 

 

 

VII. Bölüm:

Yansımalar Çevresinde Tespitler..

 

BÜYÜKLENMEK...

Annemiz ile Babamızın Cennet’te tatmış olduk­ları “Yasak Meyve”nin bileşiminde büyüklenmeden bir pay olup olmadığını kestirmek zor. Ancak, lânetli Şeytan’ın büyüklenmesi dolayısıyla ko­vulmuşlardan olduğunu hep biliriz.

İnsana özgü saygın bir özellik olan “onur”un çizgisinden saptırılması, özyapısından soyutlan­ması, taşkınlıkların dürtüsüyle değişik bir boyut edinmesi, sonunda, büyüklenme diyebileceği­miz bir davranış bozukluğuna varırsa da, lânetli Şeytan tarafından körükleniyor olmasına rağmen bu büyüklenme biçimi bu yazıda vurgulamak is­tediğimiz büyüklenme değildir. Bu tür, belki de, bizim konumuz olan büyüklenmenin çok ilkel bir görünümü veya alabildiğine maskaralaştırıcı bir taklididir.

Lânetli Şeytan’ın ateşten yaratılmış olduğunu öne sürerek topraktan yaratılan Âdem âleyhisselama sec­deden kaçınmasını, onun ateşliğinden dolayı toprak Âdem’i küçümsemesine bağlayıcı bakış, işte, bu maskaralaştırıcı taklit biçimindeki büyüklenmeyi belirleyici bir yorumdur.

Bu davranış biçimi bir büyüklenme olmakla birlikte, asıl büyüklenme, işlevsel açılımıyla bunun çok ötesinde bir tutumdur. Bu noktada atılan ilk adımın uzantılarını titizlikle irdelediğimizdedir ki, büyüklenmenin gerçek yüzünü tanı­yabilir ve niçin sürekli kınanan bir davranış ve tutum olduğunu daha gerçekçi bir gözle görebi­liriz.

Lânetli Şeytan, Âdem âleyhisselama secde edilmesi çağ­rısına karşı çıkarken, evet, “ateş” oluşundan do­layı büyüklenmiştir; ama oradaki asıl büyüklenmesi kendinde bir üstünlük görmesinden çok, ye­ni bir kural koymak istemesinden ileri gelmek­tedir.

Yüce Allah’ın secde emrine karşı çıkıcı bir kuraldır, bu. Bu karşı çıkmayla, Yüce Allah’ın emir (ve dolayısıyla yasak) biçimindeki bir kurallandırmasına karşı, lânetli Şeytan, yeni bir kural or­taya atmağa kalkışmıştır. Ki, bütün kapsamı, içeriği, uzantısı, boyutları, yansıması, sonuçları ve yönelişleri ile gerçek anlamdaki “büyüklenme”, işte, Yüce Allah’ın bir emrine karşı çıkıcı bir başka kural koymağa kalkışma biçimindeki bu davranıştır.

Meleklerin de “Yeryüzünde kan dökü­cü bir varlık mı?” biçiminde bir soru sordukla­rını biliyoruz. Sorudan dolayı sonradan “tövbe” edilmesi bir yana, bu soruş hiçbir zaman bir ku­ral koyma, karşı kural oluşturma görüntüsü için­de değildir. Yüce Hikmet’i kavrayamamadan do­ğan bir sorudur. Kendi kavrayış ve anlayışına sığdıramadığı bir olay karşısında, bu kavrayış ve anlayıştan da kuşkulu olarak, sorulan bir soru.

Lânetli Şeytan’ınki ise, böyle bir “anlayamazlık” ol­mayıp, doğrudan doğruya kural koymağa kal­kışmadır. Kendi anlayış ve kavrayışından da şüp­hesi yoktur. Akıl yürütmeğe dayalı alabildiğine açık bir biçimde dile getirilmiş bir karşı koyuş, bir kendine göre kural oluşturuş vardır, lânetli Şeytan’ın karşı çıkmasında.

Lânetli Şeytan, böylece bütün şeytaniyetine rağmen, akla kural koyucu bir yeti ve yetki tanımakla, daha Âdem âleyhisselamın yaratılışı sürecinde, aklın güdümüne ilk teslim olan varlık olmuş ve sonra da, insanları, aynı yöntemle, akıllarına yenik dü­şürme yöntemi ile büyüklenme uçurumuna sürükleyerek saptırmıştır.

Ahirette acı bir azaba uğratılacak­ları kesin olan bu büyüklük taslayıcılar için, tek dost ve tek yardımcı yine Yüce Allah’tır. Ku­ral koyan akıllarının lânetli Şeytan tarafından körükle­nen fitnesinden yakalarını kurtarıp, yaşayışları­nı Yüce Allah’ın kurallarına uyarladıkları ve akıllarına “kural koyucu” yerine imanın gereklerini “anlayıcı/uy­gulayıcı” bir işlev kazandırdıkları gün, daha bu dünyadayken O’nun yardımına kavuştuklarını göreceklerdir.

O yardım ki, bir türlü baş edemedikleri ve pençesinde kıvranıp durdukları bin bir çeşit bunalımdan kurtuluşlarını sağlayıcı tek kaynak, tek çaredir.

Geliniz ey insanlar, kural koymağa kalkışıcı “Büyüklenme” tavrından el çekip, Yüce Allah’a kul ola­lım ve kurtulalım.

 

YALAN DÜNYA

Yalan üzerine oturtulmuş bir dünyada ya­şıyoruz. Rönesans’tan bu yana Batı, Tanzimat’tan günümüze dek ülkemiz dünyasının temeline yalanı yerleştirmiş olmanın çalkantıları içinde çır­pınmakta, sarsılmakta..

Ne yana baksanız “yalan”ın çehresi ve ege­menliğidir, karşılaşacağınız.

Eriştiği boyut ve gücü şundan anlayalım ki, “yalan” kendi gerçeğini bile yalanlamış ola­rak bilim adı altında sahnelere çıkmış ve bu hiç kimsece de yadırganmamıştır. Tam tersine, bilim olarak başlara taç, dertlere ilaç yapıl­mak üzere “yalan”a kucak açılmıştır.

Olay, yapılan katkı ve eklentilerle “yalan”ın bilime sokulması, giderek bilimin yalanlaşması değil; “yalan” kökenli tanım ve yorumların çev­resinde bilim oluşturulması, “yalan”ın kendisi­nin bilimleşmesi biçiminde oluşmuştur ve geliş­miştir.

“Pozitif” dedikleri bilimlerle, insan, kendi kendini aldatmıştır; “sosyal” bilim sayılanları ile de başkalarını.

Kendi kendini aldatma, insanın, kendinde her sorunun cevabını bulabilecek, her gizeme çözüm getirecek gücü görür olması noktasında düğümlenmekte, buradan kaynaklanmaktadır.

Bir iki “doğa” olayını yorumlamak, buna da­yanarak ona egemen olma yönünde adımlar at­mak, insanın başını döndürmüş; artık, duyularıyla algıladıkları dışında bir “âlemin/âlemlerin” varlığını kavrayamaz bir yalınkatlığa yakasını kaptır­mıştır.

Böylesine, bir yalınkatlığa katlanamayanlar da, savladıkları “ruhlar âlemi” ile, “gökten gelenler” ile akıl­larını bozucu yalan tesellilerin kucağına yuvar­lanmış, ecinni taifesinin maskaralıklarını başlarına taç edinip, omuzlarına yüklenmişlerdir.

“Pozitif Bilimler”, böylece, Mutlak Hakim bir ya­ratıcıdan kurtulma amacına görünürde ulaş­makla birlikte, doğa güçlerinin oyuncağı, “doğa­üstü(!)” taifelerin ise maskarası durumuna düşür­müştür, insanı.

Sosyal Bilimlere gelince: Açınız en geliş­mişinin gelişme sürecini gösteren herhangi bir kitap. Tarihle birlikte yürüyen bir inceleme ya­pın. Göreceksiniz, hangi çağda birtakım güçlü­ler insanları ne yana çekmek istemişse, çağın sosyal olaylarına -hemen- ona göre yorum­lar getirilmiş, tanımlamalara geçilmiş, “kavram”lar oluşturulmuş, sistemler ortaya çıkmıştır.

Her gelen güç, bu bilimleri, yeniden ve kendine göre kurgulamış, kurmuştur. İnsanlara “doğru”, “haklı”, “yararlı”, “iyi” olduklarını göstermek için...

Her sahneye çıkanın bir ön­cekini acımasız eleştirisi de, işte, bu sebepten.

Ve bunların topunun birden adı da, “sosyal bilim”; evet, adı ile sanı ile “BİLİM”... Seç seç al, işine geleni, uygulamak üzere..

Ve insanlık, işte, kendisini “doğa”nın oyun­cağı, “doğa-üstü(!)”nün maskarası, bilimin köle­si, “çıkar”larının esiri, “güçlü”lerin kulu durumu­na sokan yalanlar üzerine kurulmuş bir dünyada çalkalanıp durmakta, böylece...

Bağımsızlık adına Yüce Allah’a teslimiyetten ka­çınan/kaçan aklın “yalan”a esir düşmesi olayıdır, bu olay; gerçekleri gören gözlerin bakış açısında...

 

HEM DE NE YALAN

Akıl, anlama yeteneğidir. Anlayarak bilme, buna dayalı olarak düşünme ve değerlendirme yapma yeteneği. Aklın işlevini gerçekleştirmesi için “teklif”le karşı karşıya gelmesi gerekir. İster söz, ister olay, ister olgu, ister hayal biçiminde olsun, bir “teklif”le karşılaşmasıdır, aklı ve onun işlevini ortaya çıkaran.

Böyle bir “teklif”in olmadığı yerde, gerçek anlamıyla, akıl da yoktur. Aklın varlığı da söz konusu değildir. Akıl, bu niteliği dolayısıyla, al­gılayan, algılayıcı bir yeti olmaktadır.

Ona, bu gerçeğine sırt dönüp de, kendince biçimlen­diren, yönlendiren bir özellik yüklemeğe kalkış­tınız mıydı, yanlış bir adım atmış olursunuz. Çünkü günübirlik yaşamda aklın verimi/ürünü gibi gördüğümüz/sandığımız “şeyler”, gerçekte aklın daha önce karşılaşıp da, algıladığı “teklif”lerin, işlemden geçirilerek ister anlama, ister çözümleme, ister önerme türünden bize yansıttığı sonuçlardır. Bu bir süreç de olabilir..

Bu yüzden, aklın doğurganlığı/üretkenliği yoktur da; yalnızca karşılaştığı “teklif”in güdümüyle -ister onu özümseyerek, ister dışlayarak, yadsıyarak- gerçekleştirdiği bir “işleme” işlevi vardır. Bu durumuyla da, akıl, kendiliğinden üreten, yönlendiren ve biçimlendiren değil de, bunları güdümlendiği doğrultuda gerçekleştiren bir araç, bir alettir. Ve bu açıdan bir değerlendirme yaptığımızda “hayal”in bile daha öncelikli bir konumda olduğunu görürüz.

Bu gerçeğe karşın, daha ilk adımında vahyi yadsımak eğiliminde bulunan, adeta bunun için yapılandırılmış bir disiplin olan “felsefe”, dışladığı vahyi ama onama, ama yadsıma, ama yoksama doğrultusunda olsun, ona ilişkin olarak, ondan yola çıkarak ilk üretimini yapmış; öte yandansa, bu ilk çıkış noktasını gizleyerek aklı kendiliğinden üretebilen bir yeti sayarak, “vahyin rakibi” bir konuma oturtmuştur.

Görülüyor ki, bu gerçeği göz ardı eder de, tutar, biçimlendirmeler, düzenlemeler, yönlendirmeler yapmağa girişip, ardından bunu akla yükler, akla mal etmeğe kalkışırsanız, o zaman “yanılma” çizgisini de aşar, doğrudan doğruya “yalan”ı uygulamaya koymuş olursunuz.

Bu durum, aklın bütün verimleri için, bu verimlenmedeki ilk adım­ları da dâhil bütünü için kesinkes geçerlidir. İlk bakışta, aklın, algılama, anlama, bilme işlevinden sonrasını aklın kendi ken­dine geliştirmesi, düşünme ve değerlendirmeler­le kendi başına bir işleve girmesi mümkündür. Ama bu ilk adımlar için bir “teklif” şarttır.

“Teklif”in olmadığı yerdeyse, evet, “yalan” vardır. Ya teklifin gözlerden gizlenmesi yoluyla bir yalan vardır ya da gerçek “teklif”in yerine bir düzmece konularak “yalan”a başvurulmuş olmaktadır. Çünkü o da, bir tür “teklif”tir.

Bilindiği gibi, ilk yalan, lânetli Şeytan tarafından Âdem âleyhisselama bir “teklif” biçiminde sunulmuş, söylenmiş; o da aklını kullanarak, bir başka deyişle “teklif”le karşılaşan akıl işlevlenerek, işte, “Yasak Ağaç”tan tadılmıştır. “Yalan” kökenli “teklif”in aklın başına açtığı iş..

Öyleyse, şunu söyleyebileceğiz: Akıl, dura­ğanlık içinde, ama algılayıcı bir güçtür. “Teklif”le kar­şılaşınca işleme geçer. “Teklif”se, iki ayrı kay­naktan, iki ayrı biçimde gelir, ortaya çıkar: Ger­çek veya yalan olarak, Rabbani veya Şeytani kaynaktan.

Eğer akıl, Yüce Allah’ın ayetlerini anlama çabası içindeyse, bu ayetler ister Kur’an-ı Kerim’den isterse Doğa Kitabı’ndan olsun, gerçek­leri algılayacak, gerçeğe varacak, insana gerçeği sunacak, böylece, insanı bir ba­rışa, bir barışıklığa götürecek demektir.

Buradaki akıl, yapısına/yetisine/yetkinliğine uygun biçimde, gören, duyan, an­layan, yorumlayan ve bunlara ilişkin tüm işlevleri gerçekleştiren bir akıldır.

Değil de, akıl, yapısını aşan bir işlevi omuzlamış olarak anlama ve yorumlamanın ötesinde kendi yanından ortaya koyma, tanıtlama ve biçimlendirme çabasındaysa, böyle bir savla üretime soyundurulmuşsa, yaratıkların tamamına yaratılışlarıyla bağdaşmaz bir yön vereceği için uyumsuz­luk ve bundan kaynaklanan bunalımlara yol açacak demektir.

Buradaki akıl, işte, şeytani kaynaktan fışkı­ran bir “yalan”ın veya yadsımanın algılanmasıyla yola çıkmıştır. Gerçek karşısındaki aklın “ayet”leri anlamayla yola çıkmasına karşılık, alanı dışında işleve giren bu akıl şeytani yalanları bir “işaret” olarak al­gılayıp ortaya fırlamış olmaktadır.

Çağdaş bilimlerin kökeninde yatan, onlara yönelimler veren Rasyonalizm, bu türden bir akılcılıktır. Anlayan değil, biçimlendirmeğe kal­kışan akılcılık.

Latince kökenli, “akıl, idrak, anlayış” anla­mındaki RAİSON kelimesi dururken, yine Latinceden gelme “tayin etme, takdir etme” anlamın­daki RATİON kelimesinin Rasyonalizm’e temel alınması da, işte, çağdaş bilimlerin yönlendirici­si “Akılcılık” akımının doğurganı aklı bu nitelikte gör­mekte olduklarını vurgular.

Doğaya, yaşama ve insana yön ve biçim verme sev­dasındaki bu “akıl”, Rasyonalizmin tanımların­da da açıkça belirtildiği üzere, vahye karşı bir tutumun adıdır. Vahyi ret ve inkârla yola çıkmış, bu yolculuğunda çağdaş bilimleri doğur­muştur.

Bu noktada: Mutlak gerçek olan Vahye karşı çıkan bu tür aklın verimi olan bilimle­rin, ister pozitif olsun ister sosyal, tümü birden yalanın ürünü olmakla, bizatihi “yalan” durumu­na düşmez mi?

 

AKLIN GÜDÜMÜNDE

Akıl, “akletme” bağlamında “Rahmaniyet” görünümleri arasında yer alan bir büyük nimettir. Öyle ki, iman bile, ancak onunla. Yüce Allah’ın varlığı, birliği, ulu­luğu, kudreti, eşsizliği, benzersizliği üzerine dü­şünmeğe çağrılan, yaratıklardan yola çıkarak Yaratıcı’yı tanımak için yönlendirilen insanın bunu/buna “akletmesi” yolunda uyarılığını göz önüne alırsak, bu nimetin büyüklüğünü daha açıklıkla kavrayabiliriz.

Bu yaklaşımla yapılacak bir değerlendirme sonucunda, “akletme, imanın kapısıdır” biçiminde bir yargıya ulaşılabilir. Bu çerçeve içinde “akletme” ne ölçüde yüceltilse yeridir.

Şu var ki, akletmek, yürümek gibi bir fiildir ve yürüme nasıl ayaklarla yapılıyorsa, akletmek de beyinle/kalple gerçekleştirilen bir eylemdir.

Bir eylem, en abartılı belirlemeyle bir eylemlenme yetisi olan bu olgunun asal anlamının çarpıtılarak ortaya akıl diye bir fenomenin sürülmesi, felsefenin hüneri olmuştur. Felsefe, kendine zemin veya atlama taşı olarak akıl yetisini kendince tanımlamış ve buradan yaptığı sıçrayışları önemsetmek için de onu alabildiğine yüceltmiştir...

Büyük bir nimet olan “akletme” gücünden tam ve gerçek anlamıyla yararlanamayanlar, işte bu “aklı yüceltme” işin­de ileri gidenler, gerçekte bir “alet” olan aklı yüceltmek suretiyle onun güdümüne girerek, “tayin edici akıl”a teslimiyetle “akletme”nin sınırını aşma biçiminde bir yanılgıya düşen­lerdir. Akletme nimeti, bunlarda, üretilmiş/türetilmiş ve yüceleştirilmiş bir akla kapılmak yüzünden, “bela”ya dönüşmüştür.

Aklın “akletmek”ten öte bir anlamı ve işlevi olsaydı, her­kesin hemen her konuda eş veya benzer görüş ve düşünüşler, yorumlayış ve davranışlar, yadsıyış ve inanışlar içinde bulunması gerekirdi; hani şu “akıl için yol birdir” mugalâtasını haklı çıkarır gibi. İn­sana özgü tutum, durum ve davranışlar arasındaki ayrılık ve hatta zıtlıklar, “akıl için yol”un “bir” olmadığının ve de “akletme” yerine aklı hükümran kılma yanlışlığının gösterici tanıkları değil mi?

Farklı durum, tutum, davranış ve yorumlayışların ortamlardaki ayrılığın ürünü olduğu, değişik etkilenimlerle biçimlendiği savını ise, ortak ortamlarda yaşayan, benzer de değil eş etkilere açık olan, aynı kültürü hem içerik, hem de düzlem ve düzey bakı­mından paylaşan kişilerden binlerce örnek geti­rerek çürütmek alabildiğine kolay bir iştir.

Böylesine bir nesnel kaynaklı dış-etkilenmeyi gerçek sayacak olsak bile, yine, akla tanınmakta olan güç, bir akletme işlevinin ötesinde de­ğildir.

Kaldı ki, dış-etkilenme varsayımını kabul edecek olursak, bu, aklın etkilere açıklığını ve dolayısıyla da nesnel etkilenişlerden daha başka şey­lere de ilişikliğini tartışmasız benimsemeği gerektirir. Bu ise, aklın bağımlılığını zorunlu kılar. Artık, akla bir zemin ve atlama taşı olarak bakmanın imkânı kalmamıştır; çünkü o bir bağıntı haline gelmiştir.

Gerçeği ve yalanı, doğruyu ve yanlışı, tutar­lı olanı ve olmayanı, sağduyuyu ve saplantıyı, kendisinden destek ve doğrulayıcı veriler isten­diğinde, aynı ölçüde besleyen, semirten, kollayan ve güçlendiren bağımsız bir akıl yerine, artık, bütün bunları kendisinde gözlemlediğimiz bir “insan fıtratı” söz konusudur ve bunun işlevlenmesi ise, akletmeyledir; felsefî bir kavram olarak ortaya atılan akıl ile değil.. Yararlanmak isteyenlerden hiç kimseyi işlevinden yoksun bırakmayıcı bir eylem olan akletmeyle...

Buna karşın, felsefî bir kavram olan “akıl”, hala, yukarıda andığımız bağlanımda konumlandırılacak olursa, aldığı ve birlikte aldırdığı yolun özelliğine göre bu bağlanım, ya bağımlı kalmak, ya da bağımlı kıl­mak gibi bir durumun oluşmasını gerçekleştir­mektedir.

Her halükârda bu ikileme göre bir değerlendirme yapacak olursak, bağımlı kılınan aklı, “akletme”; onu yücelt­mede sınır aşıcıların, aşırılığa düşücülerin ba­ğımlı kaldığı bir güç/bir yeti olarak bütün bir düşünüş, biçimlendiriş ve yaşayışa egemen olma durumu­ndaki aklı da “bağımlı kalınan akıl” olarak belirleyebiliriz. Buna aklın akıl konusundaki bü­yük yanılgısı da diyebiliriz.

Aklın akıl konusundaki bu yanılgısı, bize, ak­ıl ve akletme ikiliğinin bağlı bulunduğu şeyden de haber vermek­tedir. Yüce Allah’ın ezeldeki değişmez bilgisi gereği bedene can verileceği sırada kişi için ya­zılan iman veya küfür durumlarıdır, burada bağlayıcı olan, bağımlı kılan bu şey.

Kişi, “mümin” yazılanlardansa, imanın güdümünde olacak ve aklını akletme doğrultusunda bir alet olarak kullanacak; değilse, küfrü sebebiyle gözü kör, kulağı sağır, kalbi mühürlü o kişiyi akıl -kural koyucu ve tayin edici egemen bir güç olarak- ken­di güdümüne alıp, ömür boyu kısır bir döngü çerçevesinde ve çevresinde zorlanmağa mahkûm edecektir.

Ve ömür, bütün ömürler bittikten sonra da, aynı akıl bu kez Yüce Allah’ın huzuruna sürük­lediği “hayra engel olan, saldırgan, şüpheci” kişiyi Cehenneme atma emrini alınca, “Rabbimiz ben onu azdırmadım. Fakat o kendisi derin bir sapık­lık içindeydi..” diye “alet”liğini vurgulayarak ken­dini savunacak; karşılığında “Ben size daha önce uyarıcı göndermiştim..” ihtarına muhatap ola­caktır.

Cehenneme atılan ise, “alet” akıl değil, onun güdümüne giren ve böylece “Allah ile beraber başka tanrılar edinen” insandır.

 

TEMELLİ YALAN

Kişi, -diyelim ki- canından, malından, konumundan bir şeyler yitirmenin kaygısı içindedir. Tu­tup, kurtulma umuduyla bir yalan söyler. Bu, korkakça söylenmiş bir yalandır. Veya kendini beğendirmenin peşindedir. Yine yalana sarılır. Buysa, aptalca bir yalan olur.

Çıkar sağlamak üzere bu yola başvuranınki, riyakârca veya sah­tekârca bir yalan olarak göze çarpar. Kin, düş­manlık, öfke, adam harcama gibi bir niyete da­yalı olan yalan da, alçakça yalanlar kümesi için­de yer alır.

Yalanı, böyle böyle, kümelere ayırıp uzun uzun sıralayabilirsek de, bunların tümüne bir­den “ahmakça yalanlar” deyip, işi kısa kesmek de mümkündür. Ahmakça yalan, geniş çerçevede yapılacak değerlendirmede, birinci tür yalandır.

Evet; “yalan” ile insanın aynı fotoğraf karesinde görünmesi, gerçekte pek sevimli görülmese de, bunlar -bir yere kadar- “insanî yalan” olarak alınabilir/anılabilir.

İkinci tür yalan ise, şeytanca/şeytanî yalandır.

Ahmakça yalan ile şeytanca yalanı ayırt etmemize yarayabilecek ölçüt ise, o yalanın bileşi­mine göz atıldığında belirlenebilir.

Ahmakça yalanlar, genellikle, desteksiz ya­lanlardır. Baştan sona yalandır. Yalanlığı ta uzaklardan sırıtır, “ben bir yalanım” diye haykırır, çevredekilere. Sözün-gelişi “Fazla yağış yü­zünden Kurtboğazı barajı yıkıldı, Ankara bir Nuh Tufanı’na uğradı..” denildiğinde, bunu söy­leyene gülünür. Çünkü bu, ahmakça yalandır.

Ama aynı kişi, tutup da Ankara’nın kana­lizasyon dehlizlerinden birinin bir çöküntü ile tıkandığını, yağmakta olan yağmurun ve kulla­nılmakta olan suyun Çankaya’yı bile sellere gö­men bir göl oluşturduğunu söylerse, sanırım, da­ha yüksekçe bir tepedeki Ankaralı, karşısında görünen Ankara’ya bakmadan kentten uzaklaş­mak yoluna hemen gidiverir.

Çünkü Ankara’nın “sağlam” kanalizasyonlarının bile iyice bir yağ­murda suyu boşaltmağa yetmediğini ve caddele­rin göle dönüştüğünü görmüştür, bilmektedir, Ankaralılar. (Bu tespit, 1980’li yıllara aittir.)

İşte, bu, şeytanca bir yalandır. Dikkat olu­nursa, bu yalanın bileşiminde bir gerçeğin payı vardır. Hatta, yalan, bir gerçeğin, herkesin bil­diği bir gerçeğin üzerine kurulmaktadır.

Çağımız bilimlerinin “yalan”lığı, işte, bu bi­leşime uygun, ya kendinde gerçeklikten bir pay bulunan veya doğrudan gerçek üzerine kurulmuş olan “şeytanî yalan” olduğundan insanların büyük bir bölümü bu yalana inanmaktadırlar. Şeytanca yalan da, şeytanîliği dolayısıyla, insan­ların şeytana uyması, şeytanın oyuncağı olması, şeytanlaşması gibi sonuçlar veren bir gelişmeye yol açmaktadır.

Neredeyse her el atılan taşın altından çıka­cak ölçüde yaygınlaşmış olan Freud adlı Yahudi’nin doktrinini söz konusu edelim, isterse­niz, bir örnek olarak:

“Toplum, yasa, din gibi güçlerin baskısı sonucu kişilerin doyurulamayan kimi istekleri bi­linçaltına itilmekte, bu da kişiliği olumsuz yolda etkileyip bozukluklara sebep olmaktadır. Kişinin psikolojik sağlığını korumak için bu itilen istek­ler ve içgüdüler özgür bırakılmalı, baskı güçle­rinin kısıtlaması önlenmelidir.” sözleri ile özetlenebilecek bu doktrinle karşılaşan biri, en azın­dan, kendisindeki doyurulmamış isteklerin var­lığını fark etmekte, bu noktadan yola çıkarak doktrinin doğruluğuna inanmağa başlamaktadır.

Artık, doktrinin öngörüleri olan din, yasa, aile baskılarının giderilmesinin gerekliliği yolu­na da ilk adımı atmış olarak, dıştan karşı çıksa bile, “cinsel özgürlükler”in içten içe yandaşı du­rumundadır; çok geçmeden bu yolda açıkça sa­vaşıma da girişebilecek demektir bu kişi.

İşte bu, “Çirkin yerlerini onlara göstermek için giyitlerini sıyırtarak..” Ana ve Babamızı Cennet’ten indirten lânetli Şeytan’ın bizi şaşırtma yolunda, belâya düşürme çizgisinde attığı başarılı bir adımdır.

Şeytan, çünkü küçük ve göreceli bir gerçek üzerine, böyle bir “temel” üzerine büyük bir yalan kurdurtup/kurgulatıp, insan­ları buna inandırmış ve çıplaklığı benimseterek dünyayı tam bir cehenneme çevirmiştir.

 

NÜFUS AZALTMAK...

Ülkeleri nüfus bakımından zayıf düşürmekle görevli kişilerin bir peygambere iman edercesi­ne kendisine bağlandıkları Malthus, dünyanın sayılı büyük yalanlarından birini söylemiştir. Çıkar sağ­lamağa yönelik bir savı “bilimsel kuram” diye yutturma yalanı...

Miladi 16’ncı yüzyılda yaşamış Bodin ile izle­yicileri olan Botero, Petty, Ortez gibi iktisatçıla­rın görüşlerinden derlediği kitapçığı, ismini kul­lanmak yürekliliğini de göstertemeksizin, yeni düşüncelermiş gibi ortaya sürmesi onun ilk yalan­ı olmuştur.

Kitapçığın yankı bulması üzerine, çuvala kı­tık tıkarcasına lâf salatası ve rakam aldatmacılığı ile genişletip ismini de kullanarak yeniden yayınlaması, işte, ikinci yalanı olmuştur.

Bu aşırtma düşünceleri bilimsel bir kuram kimliği içinde sunması ise, en büyük yalanı.

Ama asıl yalancılığı, korkunç sonuçlara yö­nelik olan ve varan asıl yalanları ise, kuram olarak öne sürdüğü görüşlerinde yer almış bulun­maktadır.

Ona göre, nüfusun geometrik bir diziyle art­tığı yeryüzünde, besin maddeleri ancak aritme­tik diziye uygun bir artış göstermektedir. Yirmi beş yıl içinde dünya nüfusu iki katına çıkacak, ama besin üretilecek kaynaklar dar olduğundan, bu artan nüfus açlıkla baş başa kalacaktır. Bu durumda, doğacak olanlara yeryüzü sofrasında yer yoktur. Onlara “buyur” edilmemelidir.

Ve yine ona göre, ekonomik bunalımın te­melinde tüketim yetersizliği yatmaktadır. Buna­lımdan kurtulmak için, kesinkes, tüketim arttırıl­malıdır.

“Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu?” deme­yiniz. Bir yandan “tüketim maddelerinin kayna­ğı dar, tüketici kişi istemeyiz” naraları atılırken, öte yandan tüketim azlığından yakınma birbiriyle nasıl bağdaşır da, bilim olarak ortaya çıkar diye, sakın, şaşırmayınız.

Çünkü: Malthus, bu düşüncelerinde kendisi­ne “prof” unvanı ve Londra borsalarında borsa oyunlarına katılıp para vuracak imkânı sağlayan Doğu Hindistan Kumpanyası’nın desteğine sahip­tir ve kuramı da bu kumpanya eliyle yürütü­len İngiltere’nin Hindistan ve çevresine yönelik sömürüsüne destek sağlamağı amaçlayan bir da­laveredir.

Sefalette olan sömürgeler halkı, nüfuslarını aritmetik diziyle artan besin kaynaklarına uy­durmak için azaltırken, İngilizler buradan elde ettiklerini bol bol tüketerek bunalımdan çıkacak­tır. Bu çerçevede de, görüldüğü gibi, yukarıda gözümüze çarpan çelişki ortadan kalkmaktadır.

Nüfus azalınca, sömürgelerdeki kıt kaynaklar­dan halkın aldığı pay artacak, yakınmalar sona erecek ve bu arada sömürgecilere direniş yolunda bir güç olan insan sayısı azalacak; sömürge­deki nüfusun azalması sömürgecilerin oralardan daha fazla sömürmesine ve semirmesine de el­verecek; böylece, nüfus azlığı orada bu işlevi ger­çekleştirirken, İngiltere’de de tüketim arttırıla­rak bunalımdan çıkılacak. Tamam mı?

İşte, sömürüyü kuramlaştırmak ve bilim­selleştirmek amacına yönelik bu Malthus yala­nı, günümüzde de, farklı coğrafyalarda, farklı efendilere hizmet için bilim olarak uygulana gelmektedir.

Bu iman üzere eylemde bulunanların bir kıs­mı “saf”, asıl güdücüleri “görevli” ve bir bölü­mü de başka sevdalar peşinde olan kimselerdir. O baş­ka sevdalar ise, “doğum kontrol” araçları olan hap, spiral, prezervatif, kürtaj yöntemlerini yaygınlaştırıp, “güvenlik içinde zina” yapmak imkânı çevresindeki hayallerin ve emellerin ürünüdür.

Rızkı dilediğine bol bol açacağını bildirip, herkesi kendisinin beslediğini hatırlatarak, “Fa­kirlik korkusu ile çocuklarınızı öldürmeyin.” bu­yuran Yüce Allah’ın, hemen ardından da, “zina­ya yaklaşmayın” ihtarında bulunması, işte, “do­ğum kontrolü” furyasından bol bol zina etmek yolunda yararlanma sevdalılarına işaret etmek­tedir.

Doğum kontrolü dolayımlı sanayinin getirilerini ve bunlardan kimlerin semirdiğini düşünmek de, evet, işin bir başka yanı...

 

YOKSULLUK

İster inanç, ister erdem, ister onur, ister inat için olsun, canını pazar edici edayla ayağa kalkıp da, sonra, dizlerinin bağı çözülmüşçesine yere çöküverirken diş gıcırdatarak “viran olası ha­nede evlad ü ıyal var” diye mırıldanan kişinin içtenliğini ölçebilmek gerçekten de çok güç. Ki­mi yüreksizlikleri peçelemede kullanılan bu söz, kimileri için de gerçek bir el-ayak bağının an­latımı olur.

Haksızlık karşısındaki suskunlukla şeytanlaşmağı -istemeyerek- göze alanların içini kavurucu “viran olası hanede....” çığlığının, ki­milerinde, kula kul olmağa itici bir dürtüye dö­nüştüğünü görürüz.

Yüce Allah’ın takdirini, rahmetini, nimetini göremeyip de, el oğuşturarak, baş sallayarak, kuyruk oynatarak, dümen suyun­dan giderek, binmeği düşlediği arabanın türkü­sünü çağırarak, yaltaklanarak kul kapısında çöplenme yolları arayanların düşmeğe mahkûm bu­lundukları kula kulluğu doğuran da, evet, “vi­ran olası hane....”dir.

Toplumlarda da aynı tutum görülür, çoğu kez. Üç kuruşluk yardım, beş kuruşluk ihracat imkânı, on kuruşluk azgın faizli borç aşkına şu veya bu devletin dümen suyuna giren, neredeyse kendini kendinden soyutlayarak dümen suyuna girdiği devletin bir kopyası durumuna gelen, uyarlana uyarlana uydulaşan devletler bolluğu içindeki Yeryüzü, “viran olası hane....” savını öne sürenlerin yüzünü ağartıcı bir görüntüyü ser­gilemiyor mu?

Her iki tutumun temelinde de “yoksulluk korkusu” yattığına göre, büyüğünün küçüğüne tanık getirilmesi ve böylece küçüğün yüzündeki karayı aklaştırması mümkün ve akla yatkın gö­rünmez mi?

Kınama değil, bu sözler. Kınamada bulunmu­yorum söylediklerimle. Kimseyi kınama nokta­sında değilim. Değilim, çünkü “yoksulluk”, Yer­yüzüne insan indirildiğinden buyana tüm za­manlar ve mekânlar içinde -genel olarak- yaşanan en büyük korku.

Öyle ki, insanoğlunun öncesinde yaşayama­dığı, sonrasında da yaşamamış olduğu ve yaşa­yamayacağı bir mutluluk çağı olan “Yirmi dört bin Âlemin Mustafa’sı” çevresinde halelenen Ulu Ashabın döneminde bile aynı korku içleri -şöylece de olsa- yoklamaktan geri kalma­mıştır.

Yahut “geri kalmamış olmalıdır ki”, Yüce Al­lah, müşriklerin “pislik” olduğunu belirterek Mescid-i Haram’a yaklaştırılmamalarını bildirdi­ği ayetinde, hemen, “...eğer, yoksulluğa düşmek­ten korkarsanız...” buyurmaktadır.

Ve İlahi Buyruk şöyle sürüp gitmektedir: “Eğer yoksulluğa düşmekten korkarsanız, biliniz ki, Allah dilerse yakında sizi kendi lütfundan zengin edecektir. Şüphesiz Allah bilendir, hikmet sahibidir.”

Mescid-i Haram’a müşriklerin yaklaştırılmaması az şey değildir. Mekke, “Mescid-i Ha­ram”ı ziyarete gelen, bu dönemlerde panayırlar kuran, böylece ticareti canlandıranlar eliyle geçi­mini sağlayan bir kenttir. Böyle bir yasak Mek­ke’yi her türlü geçim yolundan yoksun bırakmak­tır, açlığın pençesine düşürmektir, ilk bakışta.

Ve Yüce Allah, “...yoksulluğa düşmekten korkarsanız, biliniz ki, Allah dilerse yakında sizi kendi lütfundan zengin edecektir...” buyruğuyla, koyduğu ölçülere uyanlar için “Yoksulluk Korkusu”nun ge­çerli olmadığını, onları lütfuyla zengin edeceğini müjdelemiştir. Öyle de olmuş; Mekke, İslam’dan sonra tarihinin en mutlu, en zengin, en refahlı çağını yaşamıştır.

Süper devletlerin ve çokuluslu sermayenin emperyalist emellerinden sürekli yakınmasına karşın, “yok­sulluk korkusu” ile onlarsız da edemeyerek bu­lundukları coğrafyadan bu süper güçlerin den­ge oyunlarına bile bile lades diyen İslam Ülke­leri, Yüce Allah’ın bu vadini anımsamalı; kor­kudan el çekip, yepyeni bir tutumun sahibi ola­rak kendilerini yenilemelidirler.

Yoksulluk korkusunu defterden sildiğimiz gün, -bilelim ki- hiç bir imkân kapısı söz konusu edilebilir olmasa bile, çocuğumuzun okul kitabındaki “inek” resmi süt vermeğe başlar. Ne­reye akıtacağımızı bilemediğimizden çevre kir­lenmesine yol açan kanalizasyondaki kazuratımız bile Batı’nın şiddetle istek belirttiği bir “dö­viz kaynağı” haline dönüşebilir.

Yeter ki, Yüce Allah’a güvenelim, O’nun “Vekil”imiz olduğunu unutmayalım. Bu bilinçle “Yoksulluğa Düşme Korkusu”nun kapısına Gü­neş Sisteminden daha büyük bir asma kilit vu­ralım.

 

RAHMETTEN KUŞKU...

Âlemlerin Rabbi’nin rahmeti her şeyi ku­şatmıştır/aşmıştır. Yaratılmış olmak bir rahmettir, Cennet’e yerleştirilmek bir rahmet, Cennette “eş”e kavuşturulmak bir başka rahmet...

Lânetli Şeytan’ın saptırması sonucu Cennet’ten ko­vulduktan sonra “tövbe” edip mağfiret olunmak da, yine rahmet.. Dünya’ya gönderilmek rahmet, bütün bir yeryüzünün ve gökyüzünün ya­rarlanabileceğimiz nitelikte yaratılmış olması ve bizim de bundan yararlanabilir yeteneklerle do­natılmamız da “rahmet”.

Yaratıcı’nın varlığını ve birliğini algılayabi­lecek yaratılıştaki akıl ve kalp nasıl ki rahmetse, bu algılamanın daha kolay ve sağlıklı bir biçimde gerçekleşmesini sağlayıcı (tümünü selâmla andığımız) Allah Elçileri’nin gönderilmesi de öylece ve ondan da bü­yük bir rahmet.

Kısacası, ne yana dönsen, hangi yönden bak­san, hangi açıdan düşünsen, hangi düzlemde değerlendirsen, hangi yöntemle el atsan, hep ve her yerde rahmetle yüz yüze gelme durumu var, elhamdülillah...

Bu rahmetle çepeçevre sarılı olmaklığı kavrayış ise, daha bir rahmet...

Ne yazık ki, insanların bir bölümü bunu anlayamamış, rahmeti ayırt etmeği sağlayıcı hidayetten yoksunluk dolayısıyla rahmetten kuşkuya düşüp, azaba uğrayanlardan olmuştur.

Atamız Âdem âleyhisselamın oğullarından biri -ki, inananlar onun neslindendir- babasının tövbesinin ve bu “tövbe” sonucu erişilen rahmetin idrâkine erişebilmişken; kardeş katili olan diğeri, rahmeti kavrayamama sonucu Yü­ce Rabbin buyruklarına tabi olmamış, Yeryüzünde ilk isyanın doğurduğu ilk günaha bulanarak azaba uğrayanların da ilki olmuştur.

Acaba bu olayda, Cennet’ten kovulmayı kendine yedirememek biçiminde yeni bir şeytanî azdırıcılığın izlerini görmek mümkün değil mi?.. Kardeşiyle tartışma sürecinde, adağının kabul edilmemesi üzerine, Babası olan Atamız Âdem âleyhisselam gibi “tövbe”ye sarılıp rahmete erişmek varken, şeytan, insanoğlunun kovulmuş bulunduğu Cennet’i an­latarak, acaba, bu ilk sapkın insana kovulmayla hakkının ketmedilmiş olduğunu fısıldayıp onu azgınlığa itmiş olamaz mı?..

Esatire baktığımızda, insanoğlunun böyle bir fısıltıyı algılamış olduğunun izlerini görebiliyoruz. Olimpus’un uyduruk tanrılarına karşı savaş veren insanlar ve bu insanlara uy­duruk tanrılarca reva görülen ezalar, cefalar... Ve Promete.. Sözüm ona tanrılardan ateşi ça­larak “uygarlık” yolundaki kapıyı arala­mağı başarmış olduğu savıyla destanlaştırılan esatir kahramanı... Bu günkü Batılı davranış bi­çiminin ilk örneği...

Dilemek yerine, kendi gücüne güvenerek el koymak eyleminin esatire yansıması.. İnsanı tanrı kavramı karşısında onunla didişebilecek bir yere getirme savı, bu konuma gelmeğe zorlayıcı bir yorumlayış biçimi. Batılı kafanın kökeni...

Bir insan, hakkının ketmedildiği, sözüm ona tanrılarca ketmedildiği inancında olmazsa, on­ların bir şeyine, onların yetkinliğindeki ateşe niçin zorla el koymağa kalkış­sın?.. Bu zorla el koyma olayı, yukarıda sözünü ettiğimiz şeytanî fısıltının bir belirtisi olarak gö­rülemez mi?.. Yani, ilk sapıtmış insanın ve onu izleyenlerin, bilinçli veya bilinçsiz olarak, Cennetten kovulmayı -şeytanın azdırmasıyla- bir türlü sindiremediklerini...

Muharref Semavi Kitaplara kadar sokulmuş olan “Yitik Cennet” düşüncesinin/inancının, insanın bu dünyayı cennetleştirmeğe güç yetirebileceği sa­vının kökeninde bile, acaba, bu şeytanî fısıltı yatıyor değil midir?..

Ve Yüce Allah’ın iyiliği emir, kötülükten men, güzel şeyleri helâl, çirkin şeyleri haram kıl­mak, böylece, inananlardan ve korunanlardan olmamız için yol göstermek üzere gönderdiği (tümünü de selâmla andığımız) El­çilere ve özellikle onların sonuncusuna uyarak kurtuluşa erişmek dururken/varken.. Promete’nin ateşi çalması örneği eşyanın yapısındaki sözüm ona “sır”ları ele geçirerek gerçek Cennet’ten kovulmanın hıncıyla/hırsıyla dünyayı cennetleştirmeğe çabalayan rasyona­list kafanın ürünü çağdaş bilim, acaba, şeytanî fısıltıyla bu bağlantısını kesmediği sürece insana azaptan başka ne getirebilir?

 

DİRİ OLMAK...

İman, diriliktir, “diri” olmaktır. İnkârsa, -bu dünyadaki yaşamaklık ve ölümden sonraki dirilme gerçekliğiyle birlikte, yine de- bir “ölüm” halidir.

Akıl, inanan kişinin elinde bir alet olarak iş görür, işe yarar. Yadsımasıyla bir canlanamaz ölü durumuna gelmiş kişinin yanı başındaysa, egemen olma gücüne kavuşur. Alır inkârı sebebiyle kopkoyu bir ölüm içinde bulu­nan kişiyi, sırtlanın leşi sürüklemesi gibi, diledi­ği yöne çekip götürür.

Çünkü inkârcının ölülüğü yüzünden aklı, bir başka canlının yönetimiyle bağımlı duru­ma gelmiştir. Kendisine kıyamete dek “mühlet” verilmiş olmak çerçevesinde “diri” sayılabilecek lâin Şeytan’dır bu aklı yönlendiren, biçimlendiren.

Müminin güdümündeki akıl, göreceli bir dirilik sahibi olan şeytanın etki alanı içine gir­di miydi -inkâr dolayısıyla olur, bu- artık inanmayanları kendi güdümüne alır. Mümin, aklın güdücüsü iken; inanmayanlar açısından değerlen­dirme yapıldığında, lânetli Şeytan, aklın ve akılla in­kârın karanlığını yaşayanların güdücüsü olur.

İnanan kişi, aklıyla, inancının gereklerine uyum sağlayıp, “inandık ve itaat ettik” anlamını yaşar ve yaşatırken, bu itaatinin karşılığında kendisine birçok varlığın boynu eğdirilir.

Bu boynu eğdirtilenlerin bir kesimini “hayvanlar” oluşturur. İnanan kişinin Yüce Allah’a boyun eğ­mesinin “itaat” kelimesiyle anlatılmasına karşı­lık, hayvanların insanlara boyun eğmesi “zillet” sözcüğüyle nitelendirilir.

Yani, inanan kişinin Yüce Allah’a, O’nun emirlerine ve bu emrin ge­reği olarak diğer itaat edilmesi gerekenlere bo­yun eğişiyle, hayvanın insana boyun eğişi ara­sında anlam bakımından büyük bir ayrılık vardır.

İmanı dolayısıyla dirilik içinde bulunan ve bu diriliğiyle İlâhi Buyruklara “itaat”i gerçek­leştirme yolunda aklından yararlanan insana karşılık; kopkoyu inkârı yüzünden diriliğini yi­tirmiş, aklının egemenliğini lânetli Şeytana kaptırmış, Şeytanın güdümündeki aklına tutsak düşmüş olanların boyun eğişlerindeki “zillet” niteliği on­ları birer “hayvan” durumuna getirir.

Bu düzeydeki kişiliklerin belirgin ve tanıtıcı çizgilerinden biri, dünyaya bağlılıkları ve bu bağlılığın doğurduğu bağımlılıklarıdır. Ömürle­rinden gün aldıkça gelişmeleri gerekirken yara­tılışlarının baş aşağı çevrilmesi, giderek güçsüzleşmeleri, yaşlılık denilen aczi her adımda biraz daha duyuyor olmaları bile onları bu bağımlılık­tan kurtarmağa yetmez. Çünkü onlar akıllarını kullanamazlar.

Dünyaya bağımlılıklarıdır onlarda zillete, yani hayvanlara özgü bir boyun eğme tutumuna yol açan. Bu bağımlılıklarıyla, gözlerinin gördü­ğü nesnel etkilerden yardım umarlar. Sımsıkı bağlı oldukları dünya, onları dünyevi güçlere bağımlı kılar, böylece. İnsana hayvanın boyun eğmesini anlatıcı “zillet” davranışıyla “yar­dımlar” uman kişilik, artık boyun eğeni hayvanlaştırmakla da bırakmayacak, sonunda, Yüce Allah’tan başka tanrılar edinmeğe sürükleyecektir.

Bu boyun eğişleri, bir yandan boyun eğdikleri kişileri kendi gözlerinde tanrılaştıracak; öte yandan da, boyun eğdikleri kişiler bu boyun eğmeden ve eğenlerden etkile­nip benliklerinde tanrılık ve tanrılaşma belirtile­ri görücü bir çizgiye gelecektir.

İnkârları yüzünden ölüleşenlerin lânetli Şeytanın güdümündeki akılları, böylece, sahiplerini kısır bir döngü içine sürükleyecektir. Onlar yardım umdukları uydurma tanrılar çevresinde halkalandıkça, gerçekte, bu uydurma tanrıları güçlen­direcek; umdukları yardım görme, “yardım et­me” biçiminde bir olguya yol açacak; böylece gerçekte yardım edi­len uydurma tanrıların etki alanındaki “yardım görme” umutları, her adımlarında zillet zincir­lerini biraz daha kalınlaştırıcı ve sağlamlaştırıcı bir eylemin hazırlayıcıları ve tutukluları, tut­sakları olacaklardır.

Müslüman, doğumdan ölüme dek süren bö­lümünde yaratılış çizgisini gerçekçi algılaması sonucu dünyaya bağımlılıktan kurtulup, ima­nın diriliği içinde aklını kullandığı için, Yüce Allah’a “itaat” anlayışına erişmekle “zillet” e düş­meyen; yardım görmek umuduyla Yüce Allah’tan baş­ka tanrılar edinme, böylece uydurma tanrıların doğuşuna yardımda bulunma yanılgısından sıy­rılan kişidir.

Boyun eğmeye, “iman gereği itaat” anlamın­da “Evet!”, “dünyevî kaygılar gereği zillet” anlamındaysa “Hayır!” diyebilmek.. İşte, düğüm de bu­rada, yol ayırımı da...

 

GÖZETİM

Her uygulama bir beğenmenin sonucudur.. Düşüne taşına kararlaştırdığını uygulayan insan, uyguladığının doğruluk ve yararını da onaylıyor demektir. Onaylama bir beğenmedir. Kendine, işine, tutumuna yönelik bir uygun görüş, bir be­ğeniş.

Zoraki durumlarda da aynı beğenmenin var­lığını görebiliriz. Evet; iş veya eylem gönüllü ya­pılmamıştır. Ama yine de ortada bir seçme imkâ­nı bulunmaktadır. Ya zorlandığınız şeyi yapacak veya yapmadığınız için zorlayanın size ulaştıra­cağı sıkıntı ve zararlara katlanmağı göze alacak­sınız.

Konuyu bu çerçeve içinde ortaya koyduğu­muzda, yaşama adına eylemde bulunan her kişi­de, kişilerin her işinde bu beğeniş, bu uygun bu­luş duygu ve düşüncesinin var olduğu sonucuna ulaşırız.

Ne var ki, varlığı genel olan bu “beğeniş”, bu uygun buluş duygu ve düşüncesinde, seçme dürtüsüne kaynaklık eden bilinçli veya bilinçsiz tutumda etkili olan ölçütler kişiden kişiye değişiklik gösterir. Duyguda bir ortaklık olmakla birlikte, duygunun eylemleşmesinde ve etkinlik kazanma­sında ayrı ölçütler söz konusudur.

Kimisi, Yüce Allah’a bağlılığını ölçü edinir kendine, iş ve eyleminde, tutum ve davranışında. O’nun göndermiş olduğu ölçüleri göz önüne alır da, seçmesini yapar.

Bu kimselerin uygun görüş ve be­ğenişleri kendi kişiliklerine değil, işlerine yönelik­tir. İşlerinden kendilerine pay çıkarmamaları ve o işde başarı veren Yüce Allah’a hamd ederek, be­ğenilerini böylesine bir minnet duygusuyla de­ğiştirmeleri de, bu kesimin göze çarpan bir başka özelliği. İyiyi ve doğruyu Yüce Allah’ın lütfuna, yanılmaları ise kendine bağlama işi.

Yüce Allah’a kul olduğunun bilinci içinde, tutarlılıklarda “hamd” edişi, yanılgılardaysa “tövbe”yi yaşamak. Ardından her şeyin en doğrusunu an­cak Yüce Allah’ın bileceği ve olan her şeyde ha­yır bulunduğu anlayışıyla da, tutarlı görmeden dolayı, yine tövbe; yanılgı saymadan ileri gelen tövbe için yeniden tövbe. Ve her halükârda ise, hamd...

Kimisi ise, tam bir bağımsızlık içindedir. Be­ğenişlerinde kendi ölçüleri vardır. Kendi başına -hiçbir bağımlılık kaygısına düşmeksizin, hatta bağımsız olma çabası içinde her türlüsüyle ba­ğımlılığa karşı çıkarak- seçmesini yapar. Uy­gulamaya girişir.

Bunlar, Yüce Allah’ın dileme, takdir, irade ve kud­retinden, yaratmasından da habersiz oldukları için, kendilerini işlerinde tam bağımsız sayan­lardır. Yüce Allah’ın ölçülerine kulak vermiyor olmakla da tam bağımsızlaştıklarını sanırlar. Bu sanılarındaki gerçek payı; meşiyet, takdir, irade ve yaratma bakımından sıfır olmakla birlikte, cüzi irade açı­sından çok büyüktür.

Onlar gerçekten de bağım­sızdır. Çünkü onlar azgınlıkları içinde bırakılanlardır. İşleri kendilerine süslü gösterilerek azgın­lıkları içinde bırakılan ve bu bırakılmayla da aşırılığa düşenlerdir. Azgınlıkları içinde, her iş­lerini beğenerek, bocalar dururlar.

Bu iki grup, bir durumdaysa birleşir: Darlık dokunduğunda. O zaman yanları üzere yatar­ken, otururken, ayaktayken yalvarırlar Yüce Al­lah’a. Darlıkları giderildiğindeyse, birincilerde hamd ve tövbe sürüp giderken, ikinciler hiç yalvarmamış gibi davranırlar. Yüce Allah’ı yeniden unuturlar.

Bu tutumları dolayısıyla da azgınlıkları için­de ve işleri kendilerine süslü gösterilmiş olarak başıboş çabalamaya bırakılırlar. Darlığın bittiği yerde, iki grup arasındaki ayrılığın yeniden be­lirginleşmesi..

Her uygulama bir beğenmenin sonucudur. Beğenişlerin kaynaklandığı ölçütler ayrı olmakla birlikte, yine de, ortak bir tutum olarak, insan­lar seçmelerini beğenerek yapar ve uygulama içine girerler. Bu uygulama, herkeste, kendisi için iyi görüneni, “hayır” olanı istemekten kay­naklanır. Ve amaçlarına da varmış gibi olurlar, uygulamalarıyla, işleriyle.

Çünkü hemen hemen her eylem, ço­ğunlukla, amaca vardırır, görünürde hayır olan sonucu verir.

Oysa, “İnsanların hayrı acele istemeleri gibi, Allah da onlara şerri acele verseydi, süreleri he­men bitirilmiş olurdu..” ve yeni bir beğenme, seç­me ve uygulama, denenimden geçme durumu gerçekleşmezdi.

Yeryüzündeki yaşam bir denenim olduğu­na göre, insan her ortamda, her durumda ve her dönemde O’nun gözetimi altında bulunduğunu anlamalı, değerlendirme ve seçmelerini buna göre yapmalı; beğenilerinin penceresindeki “hayırlar” yerine İlâhî takdir ürünü mutlak hayra istekli çıkmalıdır.

 

TALUT’UN IRMAĞI

Başarısızlık, başarıya giden yol üzerindeki engellerin büyük ve engelleyicilerin güçlü olma­sından değil, yolcunun güçsüzlüğünden ileri ge­len bir sonuçtur. Güçsüzlükse, sanal bir olgu, in­sanın kendini öylece görmesinden doğan bir değerlendirmeyle vardığı yargıdır.

Üç yaşındaki bir çocuğun bile bir iç dünyasının olduğunu ve bu dünyayı değiştirebilecek, dilediğince biçim­lendirecek bir beşeri güçten ve güçlüden söz edilemeyeceğini düşünmek, sanırım, insanın gücü konusunda bir ipucu olarak anılsa yeterlidir. Siz, bu üç yaşındaki çocuğu tümüyle değiştiremezsi­niz ama gün gelir, o, bütün dünyayı değiştirecek bir odak-kişi olur.

Oldukça mantıkdışı gibi görünse bile, bir gerçektir ki, bütün dünyanın bir kişiyi değiştir­meğe gücü yetmez ama bir kişinin bütün dün­yayı avuçlarının içine alıp dilediğince yoğurarak istediği biçime sokabilmesi mümkündür, olagel­miştir.

İnsanın gücü, işte, buradadır ve böylesine çok yönlü ve karmaşık bir güçtür. Bu özelliği do­layısıyla da, kişinin güçlü veya güçsüz olması, sayılması, bir gerçek değerlendirme sonucu va­rılan değil, belki, kendi sanılarının oluşturduğu yanılgıların verimi bir kişisel kanıdır.

Aynı kişi­nin kendini güçlü sayması, bu gücün dayanak noktalarını iç dünyasında yakalaması ve kişiliği­ni bu temel üzerine yeniden kurması durumun­da, birden, güçsüzlüğün yerinde bir karşı konulmaz, bir yılmaz, bir önünde durulmaz, bir sindi­rilmez, bir silinmez büyük güç boy gösteriverir.

Gücü ve güçlülüğü iç dünyada yakalama, oluşturma, kurma yerine, çevreye bakıp da, dış-yüz kaygısına düşmek ve gücü bu çerçevede sağ­lamağa ve geliştirmeğe çalışmaksa, Talut’un ır­mağından doyasıya içmeğe benzer. Böylesine bir içiş yitirmeğe, yitmeğe ve yitinmeğe iter insanı.

Günümüz dünyası, bugünkü görünümü ve görünümünün verdiği izlenimiyle, evet, “Talut’­un ırmağı” gibidir. Yüce Allah’ın müminleri de­nediği bir ırmak.. Bu ırmaktan eliyle sadece bir avuç içenlerin uğrayacağı bir zarar yoktur. Ama doğal gereksinme, güçlenme, başkalarından geri kalmama, başarıya yürüyüşü kösteklemek iste­yenlerin “imkân” çizgisine gelme düşüncesiyle bile olsa, o ırmaktan kana kana içmenin yolunu tutmak, bu denenimden yenik çıkmaktır.

Dışyüz mükemmelliğinin peşinden koşmak; her kişi için bir avuçtan artığı kir ve pislik olan o suya batma ve bulaşma dolayısıyla, iç dünyamızda karanlığın artmasına yol açmak ve kişi­lik oluşturmada temel alınması gereken dayanak noktalarını göremeyecek bir karanlığın göz ve el-ayak bağlayıcılığına tutuklanmaktır.

Irmaktan içtiği suyla “takat” yenileyenlere bakarak “ırmak stoku” yapmak yerine, bir avuç içtikten sonra ırmağı geçmeği başarmakla iç dünyanın sarsılmaz temelleri üzerine güçlü, yılmaz, ve yenilmez bir kişilik kurulabilir, ancak...

Irmağı geçmeği başardıktan sonra bile “dışımızdakilere karşı koyacak gücümüz yok” ka­nısında saplanıp kalanların yanı başında, bu uy­gulamayı en dip noktaya dek vardıranlardır ki -Yüce Allah’a kavuşma inanç ve erinciyle- “nice güçsüz görünenler, Allah’ın izniyle, güçlü sanılanların burnunu yere sürtmüşlerdir” diye­rek ortaya çıkarlar da, üzerlerine “sabır” dökü­lür, ayakları sağlam tutulur ve kendilerine yar­dım olunur.

Bu noktaya gelebilenler, öte yandan da, Yüce Allah’ın -insanların bir kısmını diğerleriyle sa­varak- dünyadaki bozulmayı -lütfuyla- ön­lediği bilinci içinde, “savma” uğruna bile olsa “ır­mak”a dalmağa gerek olmadığı kavrayışıyla, güç­lü olduğuna inanarak, iç dünyasında anbean kişi­liğini geliştire geliştire her adımda biraz daha güçlenerek yürür, yürür, yürürler..

Başkalarında güç görmeden, başkalarının gü­cüne burnunu çarpmadan, başkalarının gücün­den yılmadan, başkalarının gücünü gözünde bü­yütmeden bildiğince ve kendince yürüye yürüye başarıya ulaşırlar.

Gücüne inanan, gerçek güçlü olandır. Talut’­un “deneme” ırmağına bir avuçluk içimden baş­kaca önem vermeksizin, hatta buna da gerek duymaksızın, “Yüce Allah sabredenlerledir” diyerek O’na güvenenler, güçlü, en güçlü olduklarının bilinci­ne erişme ve bu güçlerini yaşayışlarında sergile­me durumunda ve zorundadırlar.

 

ÇAĞIRMAK...

“Dağ gelmezse, abdal yürür”. Çünkü “yürü­mek” de bir çağırmak, belki de sözle “gel” diye seslenmekten daha geçerli, daha tutarlı bir ça­ğırmaktır.

İnsan, gerçekte, her davranışıyla bir “çağrı” yapmış olur. Yalnızca insan mı? Hemen hemen tüm eylemlerin bir çağrışım ürünü olduğunu; düşünce, değerlendirme ve davranışlarımıza yön ve biçim veren algılamalarımızın neredeyse hep­sinin bir çağrışımdan kaynaklandığını düşünür­sek, “çağrı”nın vardığı boyutu daha iyi kavrayabiliriz.

Konuya bu açıdan baktığımızda “çağrı” yap­mak, “davet”te bulunmak için ayrıca ek bir ey­leme pek de gerek olmadığı yargısına varırız. Her davranışımız bir çağrı olduğuna göre, diye­biliriz ki, ayrıca bir “çağrı çabası” içine girmek, bir yerde, kendini, eylemini, tutumunu, düşün­cesini yetersiz bulmaktan ileri gelir. Ölen yakı­nına yeterince üzülmediğini duyumladığı için bu elemini duyurmak isteğiyle çığlıklar basan biri­nin durumu gibi. Asıl acıyı duyansa, acısının bü­yüklüğü içine gömülmüş veya büyük acısını içi­ne gömmüş olarak suskunluk içindedir.

Öyleyse, diyebileceğiz ki, “çağrı” bir söylenen söz olmaktan çıkarılmadığı, bir yaşayış biçimine dönüştürülmediği sürece, yalnızca, bir görü­nüştür; belki bir gösteriştir, kişinin kendisi başta olmak üzere çevresindekileri inandırmak için gerçekleştirmek gereğini duyduğu bir “zevahiri kurtarma” çırpınışıdır.

Kaldı ki, “dağ” gelmeyeceğine göre, yerinde çakılmışçasına seslenip durmaktansa, dağa doğ­ru yürümek, sonuca vardırıcı daha sağlıklı bir yoldur, daha tutarlı bir yöntemdir. “Söz”ün zayıf kaldığı yerde “iş”i ortaya koymaktır, akıllıca olan.

Bu tür bir “çağrı”, yaşama yoluyla gerçek­leştirilen “davet”, Müslüman’da kişilik ikileşme­sine set çekici bir özellik taşıdığından dolayı da önemlidir. “Hocanın dediğini yap, gittiği yoldan gitme” cümlesiyle özetlenen ve kişilik ikileşme­sine kapı açmakla İslam’ın temelini çürüten yay­gın düşünce de, ancak, “davet”i yaşayışa dönüş­türmek, normal yaşantının içine oturtmak, ola­ğanüstülükten kurtarmakla sağlanabilir.

“Çağrı”nın yapay bir eklenti olmaktan bir olağan tutuma aktarılması işidir, bu.

Bu işin başarısıysa, -önemini yadsımamakla birlikte- kullanılan araca değil, çağrılan amaca bağlı bir sonuçtur.

Lâfazanlığı bırakıp “salih ameller” ile örnekleşen bir kişilik kazanma noktasına geldiğimiz­de, eğer, kendimize “Ben kime çağırıyorum, ki­min için çağrıda bulunuyorum?” sorusunu sora­rsak, sorduğumuzun karşılığını da “ihlâs”la ya­kalamağa çabalarsak, sanırım, “araç” başlığı altında topladığımız güç ve imkânların etki alan­larının ne ölçüde daraldığını anlayacağız.

Yüce Allah’ın gönderdiği (tümünü selâmla andığımız) Elçilerin hepsi, insanları, “O”na çağırmışlardır. Yaptıkları çağ­rının temelinde “yalnızca Allah’a kulluk etmek ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmamak” buyruğu vardır. Hepsine, bu, böylece buyrulmuştur.

Nefsaniyetin ürünü aldanmaya karşı, bura­da, çok uyanık olmak gerekir. “Çağrı”mızla in­sanları kendimize mi, yoksa gerçekten Yüce Al­lah’a mı çağırdığımız noktasında alabildiğine duyarlı olmak. Kendi davranışımızdan kuşkuya düşmüşçesine “çağrı”mızın ana gözelerine dek inmek ve içimizdeki -bu davranışa iten- dür­tüleri teker teker gözden geçirerek kendimizi irdelemek…

Savaş açanlara karşılık vermeği gerektiren “fitnenin giderilmesi ve Allah’ın dinin egemen kılınması” buyruğunun başat işareti olan “Yüce Allah’a kulluk” hedefini kendi iç dünyamıza uygula­yarak, yalnızca Yüce Allah’a çağırıcı çizgiyi ya­kalayabilmek için kendimizi kendimizden arın­dırmak; belki kendimize karşı savaşmak..

İnsanları kendi kalıbımıza dökmek üze­re öbek öbek toplamak değil, ama Yüce Allah’ın boyasıyla boyanmaları için o boyayı iş ve eylemi­mizle gözler önüne serici bir “çağrı” yapmak.

Kendilerine verilen “Kitap”ın bir kısmını in­kâr etmiş olan bizden öncekilerin durumuna düş­memenin; Yüce Allah’ın hükümlerini bildikten ve tanıdıktan, bunu bir inanç haline getirdikten, bir yaşama biçimine dönüştürdükten sonra o hüküm­leri yadsıyanlara uymamanın ve bilmeden uyan­ları da uyarmanın gerçekleşmesi, ancak, insanla­ra kendi kalıbımızı değil, Yüce Allah’ın boyasını sunmamızla, onları kendimize değil Yüce Allah’a çağırmamızla mümkündür.

İnsanları neye ve kime çağırdığımızın hesabı­nı iyice yapıp, “kulluk” gibi “çağrı”yı da Yüce Allah’a çağırmaya inhisar ettiremezsek, bilelim ki, Yüce Allah’ın koruyuculuğundan yoksunluk kaçınılamaz bir yazgı olacaktır.

 

BİRLİK

Üzerinde çok söz söylenegelen kavramlardan bir kavramdır, “takva”. Çevre ve çerçevesinde sö­zün çok tutulmasına ve çoğaltılmasına karşılık, genelde, bu kavram “züht”le anlamdaş bir çizgi­ye oturtulmuş, öylece ve o kadarıyla anlaşılır, uy­gulanır olmuştur.

Bu tutum ve anlayış, takvanın kapsam ve içeriğini daraltmak ve yozlaştırmak gibi bir görü­nüme yol açmıştır, gide gide. Öyle ki, takva, kökteşi olan anlam ve kavramlardan bütünüyle ko­puk, tek başına yorumlanan, zahitlere özgü bir davranışa ad ve alem olmanın ötesinde kuşatıcılığı bulunmayan bir yapı kazanmıştır.

Kur’an-ı Kerim’de 250’ye yakın ayette tak­va ve takvanın türevi veya kökteşi olan kelime geçtiği halde, uygulamada zühtle anlamdaş bir davranış biçimi olarak görülmesi ve gösterilmesi, bu yapısal oluşumun oturmuşluğunu göstermeğe yeterlidir.

Zühtü takva içinde görmek, elbette, yan­lış değildir. Ama takvayı züht ile eşanlamlı olarak yorumlamak, zühdün çerçevesine sıkış­tırmağa kalkışmak, zühtle sınırlayıcı bir anla­yış üzere bulunmak, yanlış olmasa bile, yetersiz bir değerlendirmedir.

Böylesine bir değerlendirme ve ona dayalı uygulama ise, takvaya hakkı olduğu kadarını vermemek gibisinden sonuçlar do­ğuracağı için, bu anlamda, bir yanlışlığa yol açmış olacaktır. “İnsanlar canlıdır”ın doğru, “canlılar insandır”ın yanlış olması örneği bir yanılgı söz konusudur, çünkü.

Zühtü ibadet, takvayı ise ubudiyet düz­lemlerine yerleştirir; birincisini “tapınma”nın özel, ikincisiniyse “kulluk”un genel ve geniş anlamı içinde algılayabilirsek, sanırım, üzerinde durdu­ğumuz incelik daha da açıklığa kavuşmuş olur.

Zühtte kişisel bir tutum vardır, bir başka açıdan bakıldığında; takvadaysa, çok yöne açılımı olan bir davranış biçimi söz konusudur.

Züht, takvanın dar çerçevede daha özel bir biçimdir denilse, belki, tutarlı olacaktır. Ama “züht, takva demektir; takva da, züht” gibisin­den -dile getirilmese bile- uygulamaya konu­lan bir davranış, kavramı kuşatmadaki yetersiz­lik açısından bir yanılgı olacaktır. Kaldı ki, “tak­va” denildiğinde, genelde, anlatılmak istenilen de bu anlamdır.

Ateşe verilmiş, kötülüğe boğulmuş, küfre bo­yanmış bir toplumda bile zahidin zühdünü yaşaması mümkün görülebilirken, takva sa­hiplerinin aynı ortamda takvalarını sürdür­meleri diye bir durum olamaz, bunun sözü bile edilemez. Çünkü “takva” -bir yanıyla da- toplumsal yaşama yöneliktir, onunla ilintilidir. Takva yalnızca birey olarak insanın değil, insanlığın durumu ile ilişkilidir, ilgili­dir, geniş kuşatıcılığı gereği.

Bu yakınlık, yakınlığın böylece sürebilmesi, takva sahiplerinin zamanla diğer “dostlar” gibi bir diğerine düşman olmayışı, gerçek takvayı bırakıp da yalnızca zühtle yetinen ve bu yüzden bir­birlerinden daha dünyada iken kopan Yahudi­ler ve Hıristiyanlar gibi, aralarında, ikilikler çıkmamasından kaynaklanan bir bağış, bir ni­met olarak yorumlanmalıdır.

O Yahudiler ve Hıristiyanlar ki, “bölünmüş olma” biçimindeki zulümleri yüzünden “acı bir günün azabı”nı hak etmişlerdir.

O Büyük Günde Yüce Allah’ın “Ey kullarım, bugün sizin için korku yoktur ve üzülme­yeceksiniz; haydi Cennet’e girin, siz ve eşleriniz ağırlanıp, sevindirileceksiniz..” hitabına mazhar “ayetler”e inanmış Müslümanlar, işte, zühdünü takvanın geniş çerçevesi içindeki sınırlı yerine oturtabilmiş ve züht/zahitlik adına anlaşmaz­lıklara yol açmamış olan, bilinçli muttakıyler/takva sahipleri olacaktır.

Yüce Allah hepimizi O Büyük Günde dost­luklarını sürdürebilenlerden eylesin...

 

BÜTÜNLEŞEBİLMEK...

Hidayete ancak Yüce Allah’ın eriştirebileceği gerçeği­ni bir an olsun gözden kaçırmamağa çalışarak di­yebiliriz ki, iman, akla yönelik bir yükümlülük, bir olgudur. Akıl aleti kullanılarak kalbe nakşedilen bir olgu..

En bilgisiz kişinin bile Yüce Allah’­tan başka ilâh bulunmadığını, Efendimiz âleyhissalâtvesselamın O’nun kulu ve elçisi olduğunu söyler­ken bir takım akla dayalı tasarılar ve tartımlar içinde olduğunu varsayabiliriz. Yaşanan olay, akıldışı değil; akılla benimsenen ve akla dayanı­larak açıklanan bir vazgeçilmez gerçektir.

Bu açıklanan inanca melekleri, Kitapları, ka­deri ve ölümden sonra dirilişi de eklemek gerek­tiğini belirtmeğe, bilmem ihtiyaç var mı?

Kişinin bu imanını eyleme dönüştürmesiyle, İslam’a adım atılmış olur. İmanın açıklanma­sı, namaz, oruç, (imkânı olan için) zekât ve (yo­luna güç yettiren için) Hac ibadetleri, işte, bu ey­lemin ilk sırada yer alanları, vazgeçilmez olanla­rıdır. Buna bir de şartların gerektirdiği her türlü imkânın kullanılmasıyla “Allah yolunda çaba” buyruğunu kavramlaştırıcı -emri bil maruf ve nehyi anil münker görevini de kapsayan- “cihat” eklenir, genel olarak. Diğerleri birer uzantı ve yansıma...

Yalnızca iman edenleri, iman ettiğini, et­mekte olduğunu söyleyenleri, elbette, yalanlaya­bilecek durumda değilizdir. Onlara bakışımızı, kesinkes, yaptıkları “ikrar” biçimlendirecektir, ikrarları bizim için bağlayıcı olacaktır.

Şu var ki, bizim için bağlayıcı olan bu ikrarların kendilerini de bağlamasını beklemek de bizim bir hakkımız olarak görülebilir, sayılabi­lir. İkrarları dolayısıyla biçimlenen bakışımı­zın daha sıcak, daha güvenli olması, bir yerde, bu beklentimizin gerçekleşmesi ile orantılıdır. İlkinde, bakış biçimimiz aklımızın ürünü iken, ikincisinde kalbimizin bir verimi, kalbimizden kaynayan sıcak bir içtenlik olarak ortaya çıka­caktır.

Çünkü artık imanın yaşanması, akıp gi­den zamana damgasını vurması, hiç değilse bu yolda bir çabalayış, bir çırpınış vardır. Akıl ile iş uyum içine girmiş, böylece kişide, kişiliğinin bü­tünleşmesine yol verici bir yürüyüş başlamıştır.

Bu yürüyüşün başladığı noktada, sürüp git­tiği çizgide ise, kendimize sormamız gereken bir soru ile karşı karşıya geleceğizdir. Evet; karşımızdakine, yanımızdakine, çevremizdekine de­ğil, kendi kendimize soracağımız bir soru ile...

Aklımızın bir yanı ile “inandık” dediğimiz, bilinç içinde inandığımızı belirttiğimiz konulardan herhangi birine karşı, aklımızın bir başka yanının şöyle bir kıpırdadığı, bilinçsizce bir yadsımanın bir yı­lan örneği içimizde kımıltılarla kendini ortaya koyduğu oluyor mu, hiç?... Alabildiğine ayrıntı sayılabilecek bir noktada bile olsa...

Evet, bu varsa, bu, lânetli Şeytanın vesvesesidir. Bunun vesvese olduğunu bilip, içimizdeki kımıltıyı, kıpırtıyı yatıştırmak, Yüce Al­lah’a sığınarak bu şerden kurtulmağa çalışmak zorundayız. Yüce Allah’ın inayetiyle bunu başa­rırız da.

Ama düşünmeliyiz ki, o “vesvese”nin bizi bir daha -ve tekrar tekrar- yoklaması, Yüce Allah korusun, zayıf bir anımızda sarsıntıya uğratıcı bir güçle yeniden yoklaması da söz konusu olabilir.

İşte, bunu engellemek için, kendimizi güçlü gördüğümüz bir sırada o içimizi yoklayan konuda kendi kendimizi bir hesaba çekmek, “vesve­se” olarak içimizi yoklayan duygu veya düşün­ceyi iyiden iyiye bir gözden geçirip imha et­mek gerekecektir.

Bu tehlikeli olabilecek çizgiye gelmeksizin önlem almak ise, en doğrusu.

Önlem, her an Yüce Allah’ın huzurundaymışçasına bir çizgi tutturmak... O’ndan ve O’nun (salât ve selâmla andığımız) Resulünden gelenlerin tümünü akılla kabul edip uygulamakla yetinmek noktasında kalmayıp, mutlaka içine sindirmesi için kalbimizi de yönlendirmek.

Ve aklımıza ne ölçüde güzel görünürse görünsün, ne derecede yatarsa yatsın, “O” yönden gelmeyen beşerî her şeyi şüpheyle karşılamak, o şeylerin gönlümüzde yer etmesine karşı savaş içinde bulunmak. Hem de kesintisiz bir sürekli­likle... Genelde “namaz” olarak algılanan “salât”ın, “salâtın ayakta/diri tutulması”nın geniş çerçevedeki gerçek anlamı da budur.

Bu ise, kişiliğimizin bütünleşmesinin son aşaması olan “ihsan”a erişme yolundaki ilk adımlar... “İhsan”, yani güzelleşme, Cennet’e girme liyakatine eriştirici bir güzelliği yakalama; daha burada iken..

Haydin, düşünüş ve davranışlarımızı aşıp, kendimizi/kalbimizi/gönlümüzü bir hesaba çekiverelim... Daha buradayken Cennet’le bütünleşme bağlamında bir hesap-kitap yapalım..

 

MÜSLÜMAN OLMAK

Kişinin Müslüman olduğunu dile getirmesi, du­rum, tutum, davranış ve sonuç açılarından yapılacak bir değerlendirmede, ayrı düzlemlerde çe­şitli anlamlara gelir.

Müslüman’ın Müslüman olmayanlar karşısın­da Müslüman olduğunu açıklaması, ilkin bir du­rum belirtmektir; bir belirleme ve belirlenme ölçüsüdür. Ardından da, bu açıklaması doğrultu­sundaki tutum ve davranışlarıyla bir “çağrı”da bulunma; duruma göre bir “karşı” duruşta bulunmadır.

Müslümanlar arasında Müslümanlığını söylemesiyse, bir bağlanımın anlatımı olur. İnançta, düşüncede, değerlendirmede, yargıda, davranış­ta, tutumda, bakışta, yorumda ve yaşayışta bir birlikteliği, bir bağlanım içinde olmaklığı açık­lamaktır. En azı destek, ortası dayanışma, gereklisiyse birlik içinde kendini yok bilmek biçimin­deki bir ilişkidir, bu bağlanım.

İlk düzlemde, bu karşı duruşun, karşı oluşun, karşı koyu­şun, karşı çıkışın doğurabileceği kimi güç du­rumda kalmalar, zarara uğramalar, açmazlara düşürülmeler söz konusu olabilecektir. Müslüman bütün bun­ları göğüslemeği göze almakla özveride bulun­muş olur.

İkincisindeyse, Müslümanların -bu çağın koşulları içinde- yazgısına ortak çıkma, onların “zehirle pişmiş aş”ını paylaşma durumu­nun yol açacağı gözden çıkarmalarla oluşan bir özveriyi yaşar, Müslüman.

Bu iki ayrı düzlemdeki durum, tutum ve dav­ranışların ortak noktası, kesişim düzlemi olan “özveri” alanıysa, işte, Müslüman’ın Yüce Allah’a yönelik bir gönülle Müslümanlığını bildirmesi­nin gerçekleştiği “söz verme”nin yaşamdaki izdüşümüdür.

Her şeyden önce Yüce Allah’a söz verilmek­tedir, “Men Müslüman’ım!” denilmekle. Bu, soyut bir söz olmadığı gibi yalınkat bir söz verme de değildir. Geniş kapsamlı, zengin içerikli, çok yön­lü bir söz veriştir.

İlkin, Yüce Allah’tan başka bir tanrı tanın­madığı anlatılır, bu sözle.

İnsanların kendilerine göre ürettikleri düşüncelerinin, buyrultularının, değer yargılarının paylaşılmadığı, benimsenmediği açıklanmış olur, böylece.

Çünkü bu söz ver­me sırasında, Müslüman, yalnızca Yüce Allah’ın egemenliğine, onun buyruk ve buyrultularına boyun eğmiş ve eğici olduğunun bilinci içinde davranmıştır. Bir başka buyruk, buyrultu, bo­yunduruk, yol, yordam, yön, yöntem benimseme­nin, bunları paylaşmanın ve hatta bunlara katı­lımda bulunmanın Yüce Allah’a bir başkasını veya başka bir şeyi ortak saymak, ortak görmek anlamına geldiğini bilir.

Bu bilgisini, Müslüman, bütünüyle, bir bütün olarak algılar, alır, uygular ve yaşar. Yaşayışında bu “bir” bilme, “bir” sayma, “bir” görme, “bir” tanıma noktasında büyük bir duyarlılık içinde, O’ndan gelmeyen her şeyi yadsır. Toplumun ken­disini yadırgaması, yadsıması ve hatta baskı al­tına alması, ezmek istemesi pahasına da olsa..

Müslüman “Ben Müslüman’ım!” demekle ver­diği sözün bu ilk ve -geniş kapsamı, bütün içeri­ği ile ele alındığındaysa- tek gereğine uymadığı, uyamadığı anda, artık, Müslüman olmayanların egemenliğindeki düzlemde bir “köle”, bir “sığıntı” durumuna düşmüş olacaktır. Küçümsenecek, yıpratılacak, ezilecek, küçük düşürülecek, aşağılanacak ve “Müslüman’ım” demekle yadsıdığı uydurma tanrıların kul­larının kulu durumuna gelecektir. Bilgisi/imanı uyarın­ca davranmamanın, inanmışlardan olarak verdiği sözü tutmamanın bu dünyadaki karşılığıdır, bütün bunlar.

Sözünün gereğine uyamayış, uymayış, ikinci düzlem olan Müslümanlar arasındaysa, kıyamete dek sürecek bir iç kargaşa, iç çatışma, kendi ara­larında düşmanlık ve kin doğuracaktır. Ahiret’teki karşılığının ne olacağını ise, birlikte düşünelim.

Evet, “Ben Müslüman’ım!” demek, her şeyden önce, Yüce Allah’a söz vermektir. Müslümanlar bu açıklamalarının bir söz veriş olduğunun bi­lincine erişemedikleri sürece kendi dışındakile­rin aşağıladığı kimseler durumunda olarak birbirlerini yiyip duracaklardır.

Geliniz, “Müslüman’ım..” demenin, Yüce Al­lah’a söz vermek olduğu bilinci içinde bu açıklamamızı yenileyelim ve tüm kardeşlerimizi verdikleri bu sözün bilincine erişmeleri yolunda uyaralım.

“Bütüncü” bir tutumun sağlayacağı “bütün­leşme”nin çıkış noktası burasıdır.

 

BATI “HAÇLI” MIDIR?

Henüz inceden inceye bir değerlendirme yaparak, yargıyı olgunlaştırıp yerli yerine oturt­mamış olmakla birlikte, bana öyle geliyor ki, Batılı ile Haçlıyı aynı kefeye koymak pek de tu­tarlı bir tutum değildir. Bu yönde bugüne dek öne sürdüğümüz görüşlerimiz de genelde sağdu­yudan çok duygusallığın ürünüdür. Zaman için­de sürüp gelen karşılıklı çatışmaların oluştur­duğu bir duygusallığın...

Çünkü bugünkü Batının temelinde yatan Rasyonalizm adlı büyük yalan, ta ilk emekle­meye başladığı dönemlerden bu yana, sözüm ona akla dayanarak vahye karşı çıkmış bir dü­şünüş biçimi, bir yorumlayış yöntemidir.

İlk ba­kışta yadırganacak gibi görünse de, bir gerçek­tir ki, çağdaş Batı düşüncesinin günümüze dek gelen çizgisinin daha başlangıç noktasında haçlı yapı, haçlı inanç, haçlı yaşama biçimi, haçlı yorum ve haçlı değerlendirme yönte­minin yadsınmasıyla ilk adımlar atılmıştır.

Görünüşte, tepki ve yadsıma Kilise’ye kar­şıdır. O günün Kilisesi de tüm tutum ve davra­nışlarıyla yadsınması ve karşı çıkılması gereken bir görünüm içindedir. Ama bu yalnızca görü­nüşte olan bir göreceli gerçektir.

Batı dünyasının vahye karşı bayrak açtığı dönemlerde, entelektüel kesimin İslam’dan ya­na bilgisinin bulunduğunu, bu bilginin ışığında coğrafyadan matematiğe, tıptan felsefeye dek yeni atılımları gerçekleştirdiğini bilmekteyiz. İslam medreselerinden bütün bu bilgi ve bilimleri devşiren Batı entelektüelinin, İslam’ın temel ger­çeklerinden bilgisiz olduğunu söyleyemeyiz.

Eğer, Batı insanının tepkisi gerçekten Ki­lise’ye yönelik olsaydı, yapılması gereken, Müs­lüman’lardan yalnızca bazı bilgi kırıntıları ak­tarma değil, İslam’ı bütünüyle benimsemek ve kendi yaşamına aktarmak olacaktı.

Bu yol tutulmayıp da vahye karşı sözüm ona akıl ile bayrak açıldığına göre, artık diye­biliriz ki, Kilise’nin eleştirilen ve eleştirilmesi de gereken tutumları, ancak ve ancak birer ba­hane ve asıl yapılmak istenen atak için de bir atlama taşı olmuştur. Kilise bozulmamış olsa bile Rasyonalistleşmeye başlayan ve gelişme sü­recine giren -Yahudi güdümündeki- Batı ka­fası, kesinkes bir başka sebep bulacak, yine vahye karşı başkaldırıp, bayrak açarak savaşa girişecekti.

Müslümanlardan birçok bilgileri kendilerine aktaran Batı adamının din bağnazlığı dolayısıyla İslam’ı benimsemek yoluna girmediğini belirt­mekle yukarıdaki sözü çürütmeye çalışanlar ise, “Peki, öyleyse niçin bağnazı bulundukları kendi dinlerine karşı savaş açtılar..” sorusu karşısında, elbette susmak zorunda kalacaktır.

Ve bu durumda bugünkü Batının Batı insanın İslam’a düşmanlığının temelinde “Haçlı” olmaktan çok, vahye karşı oluşun yattığı açıklığa kavuşacaktır.

Bugün ülkemizde İslam’a yöneltilen bazı saldırılar, alaylar, küçümsemeler, yüzyıllar önce Kilise’ye uygulananların bir benzeri, belki de tıpkısıdır.

Kilise yüzyıllar boyu süren saldırılar so­nucu, görünürdeki saltanatına karşın, yaşantı­dan silindiği için, bugün hedef İslam’dır.

İslam’ı öz gerçeklerinden sıyırıp, onu yalnızca gelenek-görenek örneği bir cansız kalıp durumuna dü­şürdükleri gün, göreceksiniz, bugün alaycı bir edayla dudak büküp dine olan saygısını mı­rıldanan Batıcılarımız ile Batılılar, işbirliği ile –kim bilir belki de- Süleymaniye’den daha ihtişamlı camileri kendi elleriyle kuracaklardır.

Çünkü bu noktada, artık Rasyonalist Batı Kafa, en büyük korkusu olan “vahy”in diri ve bozulmamış verimi olan gerçek İslam’ın varlığı­nın verdiği kaygılardan kurtulmuş olacaktır. Bü­tün Yeryüzü, evet, yalnız ve yalnızca kendisinin olmuş olacaktır.

Ama bir de, Yeryüzüne ve doğaya egemen olduğunu sanan bu kafa nerelerde alçaltıldığını bir görse ve bu alçaltıcı azabın yalnız ve yalnız insanları alaycılıkla ve bilgisizce Yüce Allah’ın yolun­dan saptırmış olduklarından kaynaklandığını anlasa...

O zaman belki her şey değişecektir. Ama; anlayamaz, işitemez, göremezler.

Not: 1980’li yıllarda yazılmış bu yazının 2005-6’daki olaylarla teyit edilmiş olması, ne acı!..

 

 

kaynak:http://zubeyir-yetik.com/yorum.htm

 

Powered by Bullraider.com
 
Telif hakkı©2011 Metin YILMAZ www.kutsalkitaplar.net Bu sitenin bütün hakları saklıdır.
 
Kutsalkitaplar.net sitesinde bulunan bize ait makaleler ve e-kitaplar (A'dan Z'ye Kitabı Mukaddes) yazarın izni alınmadan ticari amaçla kullanılamaz. Ticari amaç taşımayan kullanım, yazarın ve sitenin kimliği belirtilerek kullanılabilir. kutsalkitaplar.net sitesinde yayınlanan yazılar yazarların kendi kisişel görüşleridir. Yazıların her türlü sorumluluğu yazıyı yazan yazarına aittir.
 
 
 
 
Tekrar kullanım:
Bu sitede bulunan bize ait makaleler, kopyelenip ücret ödemeksizin aşağıdaki şartlara uyup kullanılabilir.
(1) - Kesinlikle ücret talep edilmeyecek.
(2) - Makalelere herhangi bir yazı eklenmeyip, çıkarılmayacak. Websitenizde en az harf büyüklüğü 10pt kullanılacak
Sitemizde yer alan yazılar ve haberler kaynak URL belirtilerek kullanılabilir. 
Not:Yukarıda bahsettiğimiz bu şartlar bize ait olmayan makaleler için geçerli değildir.