PETROL DENİZİNDE PETROLSÜZ TÜRKİYE

 

   "Türkiye’nin çevresinde yer alan, petrol ve doğal gaz üreten ve üretmiş olan Hazar Havzası, İran, Irak, Suudi Arabistan ve Mısır’ın coğrafi konumlarına haritada bakıldığında bunların batıya bakan bir hilâl şeklinde sıralandığı görülür. Ancak bu ayçanın tam ortasında yer alan Türkiye, bulunduğu coğrafyanın kendisine sunduğu “enerji yıldızı” olabilme potansiyelinden halen dahi yeterli düzeyde yararlanamıyor. Böyle bir konuma sahip olan Türkiye’nin petrol fakiri olması pek çok soruyu da beraberinde getiriyor ve Türkiye’de petrol varlığı ile ilgili, birbiri ile taban tabana çelişen savlar ileri sürülüyor.

 

   Bir kesim “Türkiye’nin petrol denizi üzerinde yüzdüğünü, yabancı şirketlerin bu petrolü bulduğunu, ancak üzerini cıva ya da betonla kapattığını öne sürerken bir diğer kesim ise, ülkemizde petrol olmadığını öne sürüyor. Ancak görüşler her ne kadar değişse de ortak bir kanı var: Bu güne kadar yapılan arama çalışmaları yetersiz… Biz de etrafı petrol zengini ülkelerle çevrili olan Türkiye’nin neden petrol fakiri olduğunu petrol konusunda ülkemizin en yetkin kişilerine sorduk… 
Türkiye Petrol Denizi Üzerinde Neden Petrolsüz? "

 

 

 

 

“ŞAHSİYETLİ BİR STRATEJİYE İHTİYACIMIZ VAR”
  Dr. Soner AKSOY Ak Parti Kütahya Milletvekili, Sanayi - Ticaret - Enerji Kom. Başkanı

 

 

"Komisyon olarak özel sektör arasında fark gözetmeksizin arama, sondaj ve ruhsat güvencesi ile yatırım teşviklerini ihtiva eden bir yasal düzenlemeyi yaparak TBMM’ye sevk etmiş bulunuyoruz. Bu yasa çıktığında arama ve sondaj işlemlerinde ülkemizde patlama olacaktır ve işte o zaman petrol denizi var mı yok mu daha iyi anlaşılacaktır."

 

- Gerçekten ülkemiz belki de bir petrol denizinin üzerinde oturmaktadır. Sağdan soldan, kuzeyden ve güneyden çekiştirilen eteklerimizden her gün milyonlarca varil petrol boşalırken, ülkemizin ortada ve aynı coğrafyada bu kadar petrol çorağı olması imkansızdır diye düşünmekten insan kendisini alamıyor. Özellikle güney ve doğu sınırlarında yer alan komşu ülkelerin petrol kaynaklarının zenginliği dikkat çekicidir. Tüm bilinen dünya rezervinin yüzde 65’i bu bölgededir. Yakın komşu ülkelerde petrol kaynaklarının zenginliği ortada iken, bilhassa Suriye ve Irak sınırında karşı tarafta üretim bütün hızıyla devam ederken, bizim toprakların mühim bir kısmının mayınlarla donatılmış olması manidardır. Mayınlı arazilerin temizlendiği bazı alanlarda yapılan sondajlar son zamanlarda yüz güldürmüştür. TPAO’nun dört kuyusunun üçünde bu noktada önemli adımlar atılmış, arama ve sondaj çalışmaları arttırılmış, üretim de önemli artışlar olmuştur. Petrol araştırmalarında asıl olan, yüksek maliyetli sondaj yatırımlarının yeterli miktarda yapılmasıdır. Bu güne kadar en ihmal edilen husus budur. Elbette bunun önemli sebepleri vardır. Bunlar:

 

A) Enerji de tutarlı ve stratejik bir plan ve siyasi irade noksanlığı:

 

- Bilindiği gibi 2003 yılı öncesinde ülkemiz enerji açısından da dar boğaza girmiştir. Yapılan antlaşmalar bir plana, bir hesaba adeta dahil değildi. Uzun vadeli al-öde, yap-işlet antlaşmaları ellerimizi bağlamış, geleceğimizi ipotek altına almıştır. Yeni, şahsiyetli bir stratejiye şiddetle ihtiyacımız var. Yapılan yeni düzenlemeler ve çıkartılan yasalarla önemli adımlar atıldı. Bunlardan petrol ve LPG piyasaları konusunda yasalaşan kanunlar pazarın oluşmasında, kalitenin artmasında, kaçakçılığın önlenmesinde ciddi düzenlemeler olarak kabul edilebilir. Bir diğer husus da pazarın niteliği ve oluşumunda; milletler arası ilişkiler ve bilhassa komşularla irtibatta siyasi ve kültürel girişimler özel bir önem taşımaktadır. Burada; geliştirilen aktiviteler, dostluklar ve gösterilen siyasi irade, tarihi nitelik taşımaktadır. Bir diğer tarihi olay da, bu güne kadar komşularla yapılan ticaretin toplam hacminin katlanarak artmasıdır.

 

B) Gerekli hukuki zeminin iç hukuk ve milletler arası hukuk normlarına uygun olarak düzenlemelerin bulunmayışı.

 

- Petrol üretimde asıl olan sondaj şartları ve sondajın çokluğudur. Yerli ve yabancı yatırımlar, maliyetli ve külfetli olan sondaj ve arama yatırımlarına girişmeleri ve çalışmaları için güven veren bir hukuki zeminin bulunmasını isterler. Bu noktada 6326 sayılı yasa bu güne kadar istenilen güveni sağlamadığı gibi bir de yerli ve yabancı yatırımcılar arasında ayrım yapan önemli maddeleri de bünyesinde bulundurmuştur. Komisyon olarak bunun mahsurlarını bilerek özel sektör arasında fark gözetmeksizin arama, sondaj ve ruhsat güvencesi ile yatırım teşviklerini ihtiva eden bir yasal düzenlemeyi yaparak TBMM’ye sevk etmiş bulunuyoruz. Bu yasa çıktığında arama ve sondaj işlemlerinde ülkemizde patlama olacaktır ve işte o zaman petrol denizi var mı yok mu daha anlaşılacaktır. Komisyonumuz tarafından görüşülerek karara bağlanmış ve halen Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurul Gündeminin 298’inci sırasında yer alan 1041 sayılı Sıra Sayılı Petrol Kanunu Tasarısı, sektörün ihtiyacı olan yasal düzenlemeleri hayata geçirecektir. Kanaatimizce Avrupa Birliğine aday ülke olduğumuz ve mevzuatımızda uyum çalışmalarının sürdürüldüğü bugünlerde petrol arama ve üretim sektörü ile ilgili yasal düzenlemelerinin uyumlaştırılması sayesinde bu sektörün önü açılacaktır.
Ayrıca, petrol arama ve üretim çalışmalarının çok az olduğu deniz alanlarımızda, bu aramaların karalardakine kıyasla daha maliyetli olması göz önüne alınarak, daha kapsamlı teşvik unsuru taşıyan düzenlemeler geliştirilmiştir. Kanun uygulaması ile ilgili, hızlı ve düzenli karar almak, sektördeki gelişmeleri takip edebilmek amacıyla, Petrol İşleri Genel Müdürlüğünün görevleri gelirleri petrol endüstrisinin gereklerine göre yeniden düzenlenmiştir. Arama ve üretim yatırımlarının yerli ve yabancı yatırımcılar için rekabetçi, şeffaf, güvenli ve istikrarlı bir ortam içinde yapılmasını, çalışmaların Kanundaki amaçlar doğrultusunda hızlı, sürekli ve etkili bir şekilde sürdürülerek, ülkemiz petrol kaynaklarının bir an önce değerlendirilmesini sağlamak amacıyla, Petrol Kanunu Tasarısında; 
  - Arama ve üretim faaliyetlerinde, karasuları içinde yapılan aramalara karadaki hükümlerin uygulanması, petrol faaliyetlerinin olumsuz yönde etkilediğinden ülkemizin kara ve deniz olmak üzere iki petrol bölgesine ayrılması,
  - Her ruhsat için programla ilgili olarak yerine getirilmeyen kısım için parasal yatırım uygulamasının getirilmesi,
  - İşletme sahalarında üretim yapılan seviyenin altı ve üstü, eğer işletmeci tarafından aranmak istenmiyorsa, belli bir süre sonra bu seviyelerin aramaya açılması,
  - Arama ruhsatlarında Devlet hakkı alınmaması ve iletme sahalarında alınacak Devlet hakkından indirimler yapılması,
  - Devlet hissesinin üretim miktarına, üretim cinsine, kara ve deniz sahalarına ve su derinliğine, gravitisine ve üretim metoduna göre kademeli ve indirimli olarak düzenlenmesi,
  - Petrolün aranması ve üretiminde elde edilen verilerin daha etkili kullanımını sağlamak için, işletme ruhsatındaki gizli bilgilerin belirli bir süre sonunda sektörün ve talep edecek diğer kamu kurum ve kuruluşlarının ve kişilerin istifadesine sunulmak üzere açık bilgi haline getirilmesi,
  - Sermaye ve kar transferinde kolaylıklar sağlanması,
  - Enflasyon muhasebesi sisteminin getirilmesi,
  - İdari para cezalarının günün koşullarına göre belirlenmesi,
  - Petrol işlemi için gerekli personel, ekipman ve malzemelerin yurt içi ve yurt dışından temini ile ilgili kolaylıklar getirilmiştir.

 

“ACİL TEDBİRLER ALINMALI”
  Kamran İNAN - Enerji ve Tabii Kaynaklar, Devlet Eski Bakanı

 

"Türkiye’nin ciddi bir Enerji Master Planı ve Politikasına ihtiyaç vardır. Acil tedbir alınmadığı, gerekli yatırımlara gidilmediği taktirde, Türkiye önümüzdeki yıllarda, 1970’lerde olduğu gibi, yeniden enerji darboğazına girebilir. "

 

“Petrol Denizinde Petrolsüz Türkiye” tespiti çok doğru bir bakıştır. Kuzeyde Rusya, günde 8,5 milyon varil petrol üretimi ile, Suudi Arabistan’dan sonra ikinci sırada yer almaktadır. Doğal daz üretiminde ise birinci sırada bulunmaktadır. Doğuda İran, günde 4,5 milyon varil üretimi ile dördüncü sırada gelmektedir. Doğal gaz kaynakları bakımından ise ikinci sıradadır. Azerbaycan petrol zenginidir. Hazar Denizi petrol rezervinin 200 milyar varil olduğu tahmin edilmektedir. Güneyimizde Irak, işgal ve iç savaş dolayısıyla üretimi düşmüş olmakla beraber zengin kaynaklara sahiptir. Suriye’de sınırlı üretim yapılmaktadır. 

  Bu tablo, Türkiye’de de zengin petrol yataklarının bulunduğu kanaatini doğurmuş, yaygın hale getirmiştir. Ancak, yapılan araştırmalar ve açılan kuyular beklentilere cevap vermemiştir. Bazı kuyuların ilk günlerdeki üretimi ümit vermiş, heyecan yaratmışsa da kısa zamanda düşmüş, ulaşılan kapağın, genellikle olduğu gibi, dar olduğu görülmüştür. Karadeniz ve Akdeniz’deki aramalar netice vermemiştir. Yunanistan ile mevcut ihtilaf sebebi ile, Ege Denizi’nde arama yapılmamıştır. Yabancı şirketlerin Türkiye’de arama yapması zorlaştırılmış, haklarında değişik spekülasyonlar yapılmıştır. 

  “Petrolsüz” Türkiye’nin, coğrafyasından kaynaklanan, Enerji Terminali olmak gibi önemli bir katsayısı bulunmaktadır. Petrol üretimi, ilk defa, 1989’da Amerika’da başlamıştır. Petrol, 20. yüzyıla damgasını vurmuş, ekonomik ve siyasi alanda etkili olmuştur. 21. yüzyılda petrol, çok daha güçlü bir stratejik madde haline gelmektedir. Çin ve Hindistan’ın büyük taleple piyasaya çıkmasıyla, üretim tüketimi karşılamakta zora girmiş, fiyatta büyük artış olmuştur. Halen günde 84 milyon varil petrol tüketilmektedir. 

  Petrol üretimini takip eden ilk 125 yılda 1 trilyon varil petrol tüketilmiştir. İkinci 1 trilyon ise 30 yılda tüketilmiştir. Geriye 1 trilyon varillik stok kaldığı tahmin ve ifade ediliyor. 1973 ve 1979 petrol krizlerinden sonra sanayileşmiş ülkeler, büyük ölçüde nükleer enerjiye geçmekle beraber halen dünya enerji üretiminin yüzde 41’i petrolden sağlanmakta, nükleer enerji payı yüzde 8’lerde kalmaktadır.

  Halen enerji temini ve güvenliği dünya gündeminin ön sırasına geçmiş bulunmaktadır. Enerjinin milletlerarası ilişkilerde –Rusların yaptığı gibi- bir silah, baskı ve tehdit aracı olarak kullanılması genel bir tedirginliğe sebep olmuştur. Enerji kaynakları ve güvenliği konusu Amerika Birleşik Devletleri dış politikasının hedefi haline gelmiştir. 

  Türkiye’nin ciddi bir Enerji Master Planı ve Politikasına ihtiyaç vardır. Acil tedbir alınmadığı, gerekli yatırımlara gidilmediği taktirde, Türkiye önümüzdeki yıllarda, 1970’lerde olduğu gibi, yeniden enerji darboğazına girebilir. -

 

“STRATEJİK AMAÇ, KAYNAKLARIN KULLANILMASI OLMALIDIR”
  MHP Genel Başkan Yardımcısı Mehmet EKİCİ

 

"Ülkemizde bugüne kadar toplam 1227 adet petrol arama kuyusu açılmıştır. Açılan kuyuların yüzde 64’ü Güneydoğu Anadolu, yüzde 24’ü Trakya, kalan yüzde 12’si ise diğer bölgelere dağıtılmıştır. Bu değerler arama faaliyetlerinin büyük ölçüde Güneydoğu Anadolu ve Trakya bölgesinde yoğunlaştığı ve ülkemizin yeterince aranmadığının göstergesidir."

 

  - Kurtuluş savaşı kazanıldıktan sonra ülkemizin karşı karşıya bulunduğu ekonomik sorunların tespiti ve çözüm yollarının aranması için 1923 yılında İzmir İktisat Kongresi toplanmış ve bu toplantıda enerji sektörü ile ilgili olarak;
  1- Ereğli-Zonguldak havzası ile Soma ve diğer kömür yataklarının içinde bulundukları durumu düzeltecek tedbirlerin alınması,
  2- Bütün Milli kuruluşların, demir yollarının, fabrikaların yerli kömür kullanmalarının sağlanması, hatta tarım makinelerinin bu yakıtla işletilmesi, 
  3- Kok ve Antrasit dışında ülke ihtiyacını karşılayan maden kömürlerimizin dış rekabete karşı korunması,
  4- Ereğli/Zonguldak havzasının jeolojik yapısının tespit edilmesi, haritalarının iyi bir şekilde hazırlanması, ayrıca bölgede mülkiyet durumunun ve sınırların belirlenmesi ve bu konularla ile ilgili olarak görülmekte olan davaların kısa zamanda kesin bir sonuca bağlanması kararlaştırılmıştır.
  1923 yılında Ülkemizde enerji konusunda hakim olan görüş enerji ihtiyacını zorunlu durumlar dışında yerli kaynaklardan özellikle maden kömürü ile karşılanması yolunda olmuştur.

  Ülkemizde bugüne kadar toplam 1227 adet petrol arama kuyusu açılmıştır. Açılan kuyuların yüzde 64’ü Güneydoğu Anadolu, yüzde 24’ü Trakya, kalan yüzde 12’si ise diğer bölgelere dağıtılmıştır. Bu değerler arama faaliyetlerinin büyük ölçüde Güneydoğu Anadolu ve Trakya bölgesinde yoğunlaştığı ve ülkemizin yeterince aranmadığının göstergesidir. Çalışmalar sonucu bugüne kadar 103 petrol, 28 doğalgaz sahası keşfedilmiş ve bu sahalardan 2005 yılı itibariyle 123,4 milyon ton ham petrol ve 7.4 milyar m3 doğalgaz üretimi gerçekleştirilmiştir. Son yıllarda büyük ölçekli petrol sahalarının keşfedilmesi ve mevcut petrol sahalarında eski olması nedeniyle ham petrol üretimimiz sürekli düşmektedir. Bugünkü üretim seviyesi ham petrol rezervlerimizin 18 yıl, doğalgaz rezervlerimizin ise 9 yıllık bir ömrünün kaldığı görülmektedir.
    * Türkiye toplam petrol rezervi : 954,3 milyon ton,
    * Üretilebilir Rezerv :156,2 milyon ton,
    * Zaman içinde Üretilen :123,4 milyon ton,
    * Kalan Üretilebilir : 38,9 milyon ton,
    * Günlük Üretim (Yurt içi +Yurt dışı) : 60030 Varil/gün,
    * Günlük Tüketim :688 000 Varil/gün.

  Yıllar İtibariyle Ham Petrol Üretimimiz ve İthalatımıza baktığımızda; 2002 yılında 2,441 milyon ton iken ithalatımız 23,6milyon ton, 2003 yılında 2,375 milyon iken ithalatımız 24,1 milyon ton, 2004 yılında üretim 2,273 milyon ton iken ithalatımız 23,6 milyon ton ve 2005 yılında 2,230 milyon ton üretim yaparken ithalatımız 24,3 milyon ton olmuştur. 
   MHP olarak mevcut bu durum karşısında özellikle fosil enerji kaynaklarının mevcut kapasite ile yeterince değerlendirilememiş olduğu kanaatindeyiz.
  Bu nedenle:

  1- İthal ikamesi ile yetinen bu enerji politikası yerine stratejik amacın yerli enerji kaynaklarımızın kullanımı ve geliştirilmesi yönünde olması gerekmektedir.
  2- Petrol Havzalarının yeniden değerlendirilmesi ile Maliyet/Kar realizasyonu gerçekleşecek olan yeni sahaların süratle devreye sokulmasını arzu etmekteyiz 
  3- Petrol arama ve işletmeleri konusunu bir spekülasyon alanı olmaktan çıkarmak amacıyla yüksek bir AR-GE faaliyeti ile beraber jeolojik araştırmaların ve petrol arama faaliyetlerinin yeniden Milli enerji politikaları çerçevesinde ve milli kurumlar aracılığı ile gerçekleştirilmesine yönelik faaliyetler içinde olunması gerekliliğini değerlendiriyoruz.

 

“ENERJİ YILDIZI OLAMAYAN ÜLKE: TÜRKİYE”
  Başbakan Eski Yardımcısı Hikmet Uluğbay (*)

 

"Türkiye enerji tüketim potansiyeli, Türkiye’nin öncelikle ülke içinde ve eş zamanlı olarak da ülke dışında petrol ve doğal gaz aramalarına çok ciddi boyutta kaynak ayırması gerektiğini bütün açıklığı ile ortaya koymaktadır. Türkiye sadece bilinen enerji kaynaklarının aranmasına yatırım yapmakla yetinemez ve yetinemeyecektir"

 

-Türkiye’nin çevresinde yer alan ve petrol ve doğal gaz üreten ve üretmiş olan Romanya, Azerbeycan (Hazar Havzası), İran, Irak, Suudi Arabistan ve Mısır’ın coğrafi konumlarına haritada bakıldığında bunların batıya bakan bir hilâl şeklinde sıralandığı görülür. Bu ayçanın tam ortasında yer alan Türkiye, bulunduğu coğrafyanın kendisine sunduğu “enerji yıldızı” olabilme potansiyelinden halen dahi yeterli düzeyde yararlanamamaktadır. Petrol ayçasında, petrol aramaları 19 uncu yüzyılın ikinci yarısının başlarında Romanya’da başlamış, 1870’li yıllarda Bakü Havzası ile devam etmiş ve 20’nci yüzyıla girilmesi ile birlikte hilâlin doğusuna ve güneyine yayılmıştır. Bu aramalardan Anadolu toprakları sıfır denilebilecek düzeyde nasibini alabilmiştir. 
  Osmanlı Devleti döneminde bugünkü Türkiye Cumhuriyeti topraklarında yapılan petrol aramaları çok sınırlı ve semersiz olmuştur. Cumhuriyet döneminde 1934 ve 1935 yıllarında birkaç arama kuyusu açıldı ise de, ilk petrol keşfi 1945 de Raman’da açılan kuyuda olmuştur. 1954 yılında Petrol Kanunu çıkıncaya ve aynı yıl TPAO kuruluncaya değin kuyu açılarak yapılabilen aramalar saptayabildiğim kadarı ile bunlarla sınırlıdır.

 

POTANSİYELİ PETROL ÇAĞI SONA ERMEDEN ANLAMAYIZ

 



  Petrol Kanununun çıkmasını ve TPAO’nun kurulmasını takiben ülkemizdeki petrol aramaları dünya ölçeğinde çok düşük düzeyde olsa bile kayda değer artış göstermiştir. 1954-2004 döneminde Türkiye’de 1,354 arama kuyusu açılmıştır. Bu yılda ortalama 27 kuyu demektir. 1,354 arama kuyusundan sadece 129’u ticari sonuç vermiştir. Bu, yüzde 9.5 oranında sonuç almadır. Söz konusu 1.354 arama kuyusundan 889 u kamu şirketlerince, 455 i yabancı şirketlerce ve 10 u da yerli özel şirketlerce açılmıştır. TPAO’nun 2004 yılı raporuna göre anılan yılda açılan arama-tesbit kuyusu sayısı da 27 adettir. Yılda ortalama 27 arama kuyusu açarak Türkiye’nin petrol potansiyelini, “petrol çağı” sona ermeden saptayabilmek olası değildir. 
  Petrol arama işi çok yüksek maliyetli bir uğraştır. Arama kuyularının önemli bir bölümü kuru çıkabilir. Bu da yatırım harcamalarının karşılıksız kalması demektir. 1954-2004 döneminde açılan 1.354 kuyudan sadece 10 adedi yerli özel şirketlerce yapılabilmiştir. Türkiye’deki şirketler, anonim şirket yapısında olsalar bile, yoğunlukla aile şirketleridir. Petrol araması için gerekli risk sermayesini aile şirketlerinden beklemek pek de gerçekçi değildir. 10 kuyuyu açanların istisna olduğu ve petrolcülerin diliyle “vahşi kedi” (wild cat) tipini temsil ettiği söylenebilir. Yabancı petrol şirketleri anılan aramaların yüzde 33.6’sını yapmışlardır. Yabancı petrol şirketleri de Türkiye’yi bugüne kadar yoğun petrol araması için çekici bulmamışlardır. Bunun nedeni olarak da ülkemizde zengin büyük petrol yataklarının olmadığı ileri sürülmüştür. Bu durumda, Türkiye’nin petrol potansiyelini saptayacak yatırımların ağırlıkla TPAO’nın kendi başına, halka açık girişim ortaklıkları yöntemi ile ve yabancı ortaklarla yapması gerekmektedir. Esasen dünya genelinde de petrol ve doğal gaz aramaları geniş ölçüde kamuya ait veya kamu payı yüksek şirketlerce yapılmaktadır. TPAO’nın son yıllık raporuna göre, 2004 yılında yurt içi arama yatırımlarına ayrılan kaynak 147 milyon dolardır. Bu rakam 2005 yılında 230 milyon dolara çıkmıştır. 2004 yılında arama için ayrılan kaynak tutarı, o yılki petrol ithalatına ödenen 6,092 milyon dolarla karşılaştırıldığında, yüzde 2.4 gibi çok düşük bir oran çıkar.
  Benzeri hesaplama, yurt içi arama yatırımının bir önceki yıla göre yüzde 56.5 oranında arttığı, 2005 yılı için yapıldığında bulunan oran ise yüzde 2.7 dir. Birincil enerji kaynağı arzında yüzde 40 dolayında bir paya sahip petrol ile yüzde 22 düzeyinde paya sahip doğal gazda dışa bağımlılığın büyüme hızını azaltacak ülke kaynaklarını harekete geçirmek için çok düşük yatırım oranlarıdır bunlar.

 

(*) Millî Eğitim eski Bakanı, Devlet eski Bakanı, Başbakan eski Yardımcısı, İmparatorluktan Cumhuriyete Petropolitik kitabının yazarı.

 

“TPAO ARAMACILIĞINI GELİŞTİRİYOR”
  TPAO Genel Müdürü OSMAN SAİM DİNÇ

 

"Milli petrol şirketimiz olan TPAO, dünya standartlarında petrol arama bilgi ve becerisine sahip insan kaynaklarına ve teknolojik donanıma sahiptir."

 

-

 

TEKTONİK YAPI TÜRKİYE’DE PETROL ARAMA KONUSUNU RİSKLİ VE PAHALI HALE GETİRİYOR

 



Türkiye jeolojik olarak oldukça yoğun tektonik yapıya sahiptir. Jeolojik devirler içerisinde sürekli devam eden ve halen devam etmekte olan bu tektonik hareketler, mevcut petrol sahalarını oldukça parçalı hale getirmiş, kısıtlı alanlarda depolanmış petrollerin kırıklar boyunca kaçmasına sebebiyet vermiştir. Maalesef, kara alanlarında Türkiye’nin mevcut tektonik yapısı petrolün bulunması ile ilgili parametrelerin belirlenmesine imkan vermediği gibi karmaşık jeolojik yapısı nedeniyle yeraltı yapılarının belirlenmesinde kullanılan sismik veriyi de olumsuz etkilemektedir. Doğal olarak bunca güçlük, Türkiye’de petrol aramacılığını riskli ve pahalı hale getirmektedir. Bu nedenledir ki, ülkemize gelen yabancı sermaye kısa sürede çoğunlukla olumlu sonuca ulaşamamakta, yerli sermaye ise riski yüksek olan bu sektöre yeterince ilgi duymamaktadır. Çoğu zaman bulunan petrol ekonomik olamayabilir, yani yapılacak masraflar üretilecek petrole göre çok yüklü miktarlar tutabilir. Bu gibi durumlarda petrol emaresine rastlanılan fakat ekonomik miktara sahip olmayan kuyular geçici olarak terk edilmektedir.

 

KAPATILAN KUYULAR YANLIŞ ALGILANIYOR

 



Üretime konulamayan bütün kuyuların nasıl terk edilmesi gerektiği Petrol İşleri Genel Müdürlüğü (PİGM) tarafından hazırlanan yönetmelikle belirlenmiş olup hem kuyuya hem de çevreye kuyudan doğabilecek zararların önlenmesi için kuyu emniyetli bir şekilde kapatılır. Dünyanın her yerindeki uygulama bu şekilde yapılmaktadır. Bu durumu gözlemleyen halk “kuyuda petrol çıktı fakat kapattılar” yorumunu yapmaktadır. Mevcut Petrol Yasasına göre ruhsatların süresi sekiz yılla sınırlanmış olup, milyonlarca dolar yatırım neticesinde ekonomik petrol bulan bir şirketin sekiz yıl sonunda bu ruhsatı terketmesi mümkün değildir. Arama ruhsatını terkeden bir şirket başka bir şirketin aramasına imkan vermek için o zamana kadar toplamış olduğu tüm bilgileri PİGM’ne vermek zorundadır. Böylece, mevcut veriler değerlendirilerek aramalar sürekli olarak devam eder. Dolayısı ile bir alandaki petrol veya gazın varlığının herhangi bir kurum veya şirketçe saklanması imkansızdır.

 

GELİŞEN TPAO PETROL ARAMACILIĞINI DA GELİŞTİRİYOR

 



Petrol havzaları dünya genelinde ülkelerin coğrafi sınırlarıyla birebir örtüşmemektedir. Günümüzde uluslararası petrol şirketleri çokuluslu ortaklıklar yaparak kendi coğrafyalarının dışında bir çok yerde faaliyet göstermektedirler. Milli petrol şirketimiz olan TPAO, dünya standartlarında petrol arama bilgi ve becerisine sahip insan kaynaklarına ve teknolojik donanıma sahiptir. Yakın geçmişe kadar sadece yurt içinde faaliyet gösteren bir devlet şirketi iken, ulaşmış olduğu bilgi birikimi ve teknolojik donanımı ile son dönemde yurt dışında da petrol arama faaliyetlerini başlatmış ve gerek tek başına gerekse yabancı şirketlerle ortak arama faaliyetlerini hızlandırarak devam ettirmektedir. Gelişen teknoloji ve petrol fiyatlarındaki hızlı artış, daha önceki yıllarda ekonomik olmadığı düşünülen bir çok alanda petrol aramacılığını cazip hale getirmiştir. Bunlardan birisi, derin denizlerde petrol aramacılığıdır ki, önemli miktarda petrol potansiyeli taşıdığı düşünülen ve su derinliği çok fazla olan Karadeniz aramacılık açısından popüler hale gelmiştir. Bir diğer gelişme ise, petrol aramacılığının zor ve riskli olduğu karmaşık jeolojiye sahip olan alanlar hedef haline gelmiştir ki, Güneydoğu Anadolu Bölgesi bu şekli ile önümüzdeki dönemde aramacılığın artması ile yeni keşiflere gebedir. Yine aynı şekilde karmaşık jeolojiye sahip Akdeniz, Doğu Anadolu ve açılan kuyularda hidrokarbon emareleri gözlenen İç Anadolu (Tuz Gölü Havzası) ve Ege Bölgeleri petrol potansiyeli henüz tam anlamı ile belirlenememiş alanlar olarak düşünülmektedir. Özellikle Mısır’da, Nil deltasındaki son yıllarda yapılan keşifler Akdeniz ve Ege Denizi’nin önemini artırmıştır. Milli petrol şirketimiz TPAO’nun yanı sıra yerli ve yabancı sermayenin de sektöre ilgi göstermesiyle önümüzdeki dönemlerde de, yukarıda sözü edilen bölgelerde hidrokarbon bulma umudu artmaktadır.

Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı, son birkaç yılda gerçekleştirdiği teknolojik atılımlarla yoğun bir arama faaliyeti içindedir. Derin denizlere, jeolojisi zor ve tektonik yönden karmaşık alanlara hükmedebilmek için sondajlar yapmaktadır. Her türlü teknolojik teçhizatla donatılmış, eğitimli ve deneyimli insan kaynağına sahip olan Ortaklığımızın; üzerindeki görev ve sorumluluğun bilinci ile uluslararası arenada gereken verimi ve prestiji sağlayacağından kimsenin şüphesi olmamalıdır.

 

“PETROLÜ BULMAK İÇİN ARAMAK LAZIM”
  ATO Başkanı Sinan AYGÜN

 

"Ergani’de 34 graviteli kaliteli petrol bulunmuştu, su çıktı dediler, daha sonra Ergani bölgesinin imtiyazlarının yüzde 50’sini Perenco isimli şirkete devrettiler. En zengin petrol bölgelerinden biri olan Ceyhan-İskenderun Körfezi bölgesinde imtiyazı Amty Oil şirketi tarafından alınmış. Ceyhan bölgesinde Adana depreminden sonra petrol kendiliğinden yüzeye çıkıyor. TPAO arama yapamıyor çünkü bölgede petrol arama imtiyazı Amerikalılara ait."

 

- Hava Kuvvetleri Eski Komutanımız Cumhur Asparuk Paşa, meclisin açılışı nedeniyle verilen davette Afganistan’daki gelişmeleri soran gazetecilere, “Bırakın Afganistan’ı, Türkiye’ye bakalım. Size ‘6 bin metre derinlerde, dünyanın en zengin petrol yataklarına sahibiz’ desem, inanır mısınız?” cevabını vermişti. Bu konuşma üzerine petrol konusu bizim de dikkatimizi çekti. Asparuk Paşa’ya Hindistan’da bulunan bir uzay üssünde, yüksek rütbeli bir Amerikalı subayın; “Biz uydu ile araştırma yaptık, Türkiye’de çok zengin petrol yatakları var. Fakat 5-6 bin metre derinde” dediğini öğrendik. Uluslar arası petrol şirketi Shell’in Genel Müdürlüğünü yapmış olan Anthony Hage, Anadolu’nun çok zengin petrol yataklarına sahip olduğunu açıklarken, “Bildiğim kadarıyla bütün Amerikan petrol firmaları, uzaydan çekilmiş fotoğraflarla gördükleri Türkiye’nin bir petrol okyanusunun üzerine oturduğuna emindir” diyor. 
Bir başka bilgi ise bu konuda, 11 Mayıs 1965 tarihli Meydan Gazetesi’nde yer alıyor. Seyfettin Turhan imzalı haberde, gizli bir rapordan bahsediliyor. 1951 yılında Dünya Bankası uzmanlarının incelemesine sunulan gizli raporda, Türkiye’ye bir bölüm ayrıldığı ve bu bölümde yer alan haritada Türkiye-Sovyet hududu, Türkiye’nin Güney Hudutları ve Erzurum-Diyarbakır-Mardin-Urfa üzerinden geçirilen bir kırmızı hat ile petrol bölgesinin işaret edildiği belirtiliyor. Raporun tahlil kısmında da buraların harp rezervi olarak ayrılması, dolayısıyla işletilmesinin “en sonra”ya bırakılması öngörüldüğü yer alıyor. Türkiye’de petrol kanununun nasıl çıkartıldığının anlatıldığı haberde, Türkiye’de petrol arama çalışmalarına değiniliyor ve petrol araması için Amerika’dan sondaj makinelerinin sipariş verildiğini ancak çeşitli bahanelerle bu makinelerin gönderilmediği biliniyor.

 

TPAO, ARAMA YAPMAK İÇİN YETERLİ DEĞİL

 

Türkiye’de TPAO’nun imkanları elvermediği için yeterli petrol arama çalışması yapamadığını hepimiz biliyoruz. TPAO’nun elinde derin sondaj yapacak sadece bir tek makine var. Onun dışında derin sondaj yapma imkanı yok. TPAO’nun kuruluşundan bu yana, yani 1954 yılından bu yana ürettiği petrol miktarı yaklaşık 50 milyon ton. Türkiye’nin yılda yaklaşık 29 milyon ton petrol tükettiği göz önüne alınırsa 50 yılda iki yıllık bile petrol üretilemediği görülecektir. Bir normal sondajın masrafı 2 milyon dolar. Sondaj denizde yada derinlerde yapılırsa bu rakam yükseliyor. TPAO’nun bütçesi düşük ve buna rağmen çalışmalarını yurtdışına yönlendirmiş durumda. TPİC adıyla kurdukları şirketle Avustralya’dan Pakistan’a kadar bir pek çok ülkede petrol arama çalışması yapıyor. Elemanları daha yüksek maaş alabilecekleri özel şirketlere geçmeyi tercih ediyor. Yani TPAO, petrol arama çalışmaları yapmak için yeterli durumda değil. Koşulların Yetersizliği Nedeniyle Mevcut Rezervden Yararlanılamıyor 
TPAO’nun Adıyaman bölgesinde açtığı birçok kuyuda petrol bulundu. TPAO bu kuyuları terk etti. Bu kuyuların bir kısmını Ersan Petrol ıslah etti. Şimdi sadece oradaki kuyudan saatte 20 varil petrol çekiliyor. Ceylanpınar bölgesinde 2.5 milyar varil petrol rezervi tespit edildiği gazetelerde yazıldı, sonradan unutuldu. Daha bugün gazetelerde “Hopa’da petrol denizi” başlıklı haber yer aldı. Haber “kaderimizi değiştirecek büyüklükte petrol rezervi bulundu” diye verildi. Hakkari’de açılıp kapanan kuyular var, bir mühendis arkadaşımız kuyuların res imlerini gönderdi. Bu tür örnekleri çoğaltmak mümkün. Ancak Türkiye’nin petrol varlığı konusunda net bir çalışma yapılmadığı için kesinleşmiş bir veri de yok. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı Petrol İşleri Genel Müdürlüğü verilerine göre, Türkiye’de 852.1 milyon ton ispatlanmış ham petrol rezervi bulunuyor. Ancak arama koşullarının yetersizliği nedeniyle bu petrolün küçük bir bölümü çıkartılabiliyor.

 

"Türkiye coğrafyasında biraz önce de ifade ettiğim gibi petrol olduğuna dair söylemler var. Petrolü bulmak için önce aramak gerekiyor. Türkiye’de petrol aramalarına kaynak ayrılması ve arama sayısı ile sondaj derinliğinin artırılması gerektiğine inanıyorum."

 

“PETROL REZERVİMİZ YOK AMA !”
  BTC Projesi Türkiye Direktörü Osman Göksel

 

"Petrol Denizinde Petrolsüz olarak varlığını sürdüren Ülkemizin “demir ağlarla örülmüş bir ülke” olma idealinin güncel şekli olarak, sınırları içerisinde petrolü olmamasına rağmen coğrafi konumunun kendine sağladığı avantajı kullanarak bu rezervlerden en çok faydayı gören “çelik borular ile örülmüş bir ülke” olmasının zamanı gelmiştir."

 

- Coğrafi konumu itibariyle zengin petrol ve doğalgaz rezervlerinin bulunduğu bir bölgede yeralan Ülkemizin maden kaynakları açısından zengin olmasına karşın, komşularının aksine petrol ve doğal gaz rezervlerinden yana fakir oluşu Cumhuriyet tarihimizin üzerinde en çok tartışılan konularından biri olmuştur. Petrol ve doğal gaz rezervi bulunması muhtemel bölgelerde bugüne kadar yürütülen arama-çıkarma çalışmaları sonunda, Ülkemiz topraklarında yer alan rezervlerin mevcut talebi karşılamayacak düzeyde olduğu anlaşılmıştır. Bu durum Türkiye’yi önemli bir petrol ve doğal gaz ithalatçısı konumuna getirmiştir.

 

TÜRKİYE’NİN ENERJİ KORİDORU OLMASI KAÇINILMAZDIR

 



Petrol ve doğal gaz rezervlerince fakir olsa da, dünyanın en önemli rezervlerinin bulunduğu komşu bölgeleri batı ile bağlayan tüm kara ve deniz güzergahların kesişme noktasında yeralması, siyasi istikrar, yüksek tüketim düzeyi, güvenli işletme garantisi gibi faktörler Türkiye’yi Orta Doğu, Orta Asya, Kuzey Afrika’da üretilen doğal gazın ve petrolün depolanması, kullanımı, Avrupa ve dünya piyasalarına ihracı açısından uygun ve güvenilir bir merkez haline getirmektedir. Bu gerçeklerin ışığında, yukarıda sayılan avantajlar doğrultusunda, üretim kısıtlılığına rağmen, Ülkemizin dünyanın önemli bir “Enerji Koridoru” olması kaçınılmazdır. Bu doğrultuda, güvenilir ve istikrarlı bir geçiş ülkesi olan Türkiye, Hazar Bölgesi’nde üretilen petrolün düşük fiyatla ve emniyetli bir şekilde batıya taşınmasını sağlayacak olan “Bakü-Tiflis-Ceyhan Ham Petrol Boru Hattı Projesi”ni başarıyla hayata geçirmiştir. Etrafı yoğun petrol ve doğal gaz rezervleri ile dolu olan ancak ülke sınırları içerisinde bu zenginlikten payını alamamış olan Ülkemiz, bu kaynakların dünya piyasalarına arzına ev sahipliği yaparak dünya petrol ve doğalgaz merkezi olma yolunda çok büyük adımlar atmıştır. Bu adımlar ile, ileride gelişmesi muhtemel birçok proje sayesinde bu konumunu sağlamlaştırarak gerek geçiş ücreti, gerek yörede yapılacak yüksek yatırımlar ve bu projeleri takip edecek olan işletme dönemlerinin yöreye sağlayacağı ek istihdam ve ekonomik katkı ile Ülkemize dikkate değer bir gelir ve ekonomik hareketlilik kazandırılması kaçınılmaz bir gerçektir.

 

ETRAFIMIZDAKİ REZERVLERDEN EN ÇOK FAYDAYI GÖREN ÜLKE OLMANIN ZAMANI GELMİŞİTİR

 



Yukarıda da bahsedildiği gibi bu “Enerji Koridoru”nun ilk adımı olan ve şu günlerde tamamlanarak devreye alınma aşamasına gelmiş olan Bakü – Tiflis – Ceyhan Ham Petrol Boru Hattı Projesi, yapımına başlandığı 2003 yılından bu yana geçen üç yıl içerisinde 1,5 milyar doların üzerideki yatırımı ile onbinlerce işçiye iş imkanı sağlamış, yöre ekonomisine büyük bir hareketlilik getirerek, gerek küçük esnafı, gerekse yöre sanayisini harekete geçirerek büyük katkılarda bulunmuştur. Projenin inşaatı aşamasında sadece inşaat yapılmamış, yöre halkına çeşitli eğitimler verilmiş, inşaat ve tehlikeleri konusunda güzergah üzerindeki her köye ve haneye gerekli bilgiler ve uyarılar yapılmış, çevre konusunda her türlü doğal güzelliğe ihtimam gösterilmiş ve yine güzergah üzerindeki her türlü arkeolojik alanlara destekte bulunulmuş ve hatta Tasmasor ve Sazpegler gibi büyük arkeolojik bulguların kazılarına büyük katkılarda bulunulmuştur. Tüm bunların neticesinde, bütün dünyanın gözünün üzerinde olduğu bu müstesna projenin hayata geçirilmesi ile hem bir dünya projesine imza atılmış hem de önümüzdeki 40 ila 60 yıl boyunca işletilerek maksimum kapasitede yılda 300 milyon dolarlar mertebesinde Şu anda gündemde yer alan “Samsun – Ceyhan Petrol Boru Hattı Projesi” ile yoğun Rus ve Kazak bölgesi rezervlerinin, son derece tehlikeli bir güzergah olan Boğazlar yoluyla dünya piyasalarına nakli yerine, Samsun’da başlayan ve Ceyhan’da son bulan güvenli bir boru hattı ile nakli hem ülke güvenliği, hem de gerek yöresel gerekse genel ekonomik katkıları ile tartışmasız bir güç olarak Ülkemizin artı hanesine yazılacaktır.
Yine gündemde olan ancak proje olarak daha yavaş ilerleyen, Avrupa’nın artan doğal gaz talebini karşılamak maksadı ile Asya’nın yoğun rezervlerini Avrupa’ya taşıyacak binlerce kilometre boru hattı projeleri ile Türkiye sadece enerji taşımayı değil, ilgili tüm ülkelerdeki siyasi ve ekonomik istikrara katkıda bulunmayı hedeflemektedir.

 

“YETERLİ ARAMA YAPILMADI”
  Petrol-İş Sendikası Genel Başkanı Mustafa Öztaşkın

 

"Ülkemizde İran, Suriye ve Irak’ta olduğu gibi büyük ölçekte ekonomik petrol rezervleri bulunmamakta ancak, yeterli düzeyde arama faaliyeti de yapılmadığı bilinen bir gerçektir."

 

- Türkiye’de petrol ve doğalgaz derinlikleri yaklaşık 2500 ve 3500 metre arasında değişen rezervuarlardan üretilmektedir. Petrol bakımından zengin olmayan ülkemizde 974,4 milyon ton petrol rezervi bulunmaktadır. Bunun 156,6 milyon tonu üretilebilir rezervdir. 1954 yılından 2005 yılı başına kadar 3140 adet kuyu delinerek 6.043.853 metre sondaj gerçekleştirilmiştir. Oysa dünyada bu sayıda kuyunun 11 günde, Teksas’ta 35 günde açıldığı düşünüldüğünde Türkiye’de açılan kuyu sayısının yetersizliği görülmektedir. Denizlerimizde açılan kuyu sayısı ise ancak 39 adettir. Bu da denizlerimizin neredeyse hiç aranmadığını göstermektedir. Jeolojik konumu açısından ülkemizde petrol şirketleri, riski ve maliyetleri düşük olan Ortadoğu ve Orta Asya’daki petrol zengini ülkelerde yatırım yapmayı tercih etmektedirler. Türkiye jeolojik yapısı nedeniyle bir petrol ülkesi olmamakla birlikte, petrolün varlığı de ispatlanmıştır. Alınacak önlemlerle ve yapılacak yatırımlarla petrol aramacılığına öncelik verilmelidir. Mevcut petrol sahalarının ekonomik ömürlerini tamamlaması ve yeni keşiflerin olmaması nedeniyle petrol üretimimiz her yıl düşmektedir. 2005 yılı başı itibariyle kalan üretilebilir petrol rezervi 39,3 milyon tondur. Petrol tüketimimiz açısından bakıldığında ancak 1,5 yıllık ihtiyacımıza karşılık gelmektedir.
Türkiye’nin 2005 yılı ham petrol faturası 11 milyar dolar düzeyine ulaşmıştır, ham petrol fiyatlarının giderek artacağı düşünüldüğünde, bu durum gelecek yıllarda ülke ekonomisinin üzerinde büyük bir yük oluşturacaktır. Petrolde dışa bağımlılığın azaltılması, ancak yerli üretimin tüketimi karşılama oranının arttırılmasıyla mümkündür ve bu nedenle petrol arama faaliyetlerini arttırmak zorunlu hale gelmektedir. Ülke çıkarlarımıza uygun olarak ulusal kamu şirketimiz olan TPAO, dünya petrol şirketlerinde olduğu gibi arama, üretim, taşıma, rafinaj ve dağıtım içeren dikey entegre bir yapıya dönüştürülmelidir. Aksi durumda güçsüz bir TPAO olması, Türkiye’deki petrol sektörünün ele geçirilmesi yoluyla sıkça vurgulanan enerji koridorunun kazanç ve kontrolü de kaybedilecektir.Ülke çıkarlarımıza uygun olarak ulusal kamu şirketimiz olan TPAO, dünya petrol şirketlerinde olduğu gibi arama, üretim, taşıma, rafinaj ve dağıtım içeren dikey entegre bir yapıya dönüştürülmelidir.  Aksi durumda güçsüz bir TPAO olması, Türkiye’deki petrol sektörünün ele geçirilmesi yoluyla sıkça vurgulanan enerji koridorunun kazanç ve kontrolü de kaybedilecektir.

 

REZERVLERİMİZ VE VERİMİLİLİK DÜŞÜK DÜZEYDEDİR

 



Sınır komşularımız olan Irak, Suriye ve İran’da büyük ölçeklerde petrol rezervlerinin bulunmasından hareketle, “Türkiye’nin de altında bir petrol denizi olduğu” söylemi sıkça gündeme getirilmektedir.
Irak, İran ve Suriye’deki rezervuarların derinliği birkaç yüz metre ile bin metre civarında iken, Türkiye’de bu derinlik üç, dört bin metreye ulaşmaktadır. Komşu ülkelerde sınırımızdan itibaren düzlüklerin, Türkiye’de ise yüksek dağların başlaması, ülkemizin bu ülkelere göre çok daha fazla jeolojik olaylar yaşadığını göstermektedir. Bu dağ oluşuları, rezervuarları parçalayarak örtü kayaları darmadağın etmiştir. Mevcut kapanların faylarla parçalanması sonucunda birbirinden kopuk, küçük sahalar oluşmuştur. Buna karşın söz konusu komşu ülkelerde daha sakin geçen jeolojik tarih, aynı rezervuar da, daha sığ ve tahrip olmamış daha geniş alanlarda kapanların oluşmasına yol açmıştır. Kısaca, bu ülkelerde hem sığda hem de geniş alanları kapsayan petrol kapanları, ülkemizde çok daha derinlerde olduğu gibi, paramparça olduklarından küçük, küçük alanları kapsamaktadır. Bu nedenle petrol rezervlerimiz ve verimlilikleri çok düşük düzeydedir. Yani ülkemizde İran, Suriye ve Irak’ta olduğu gibi büyük ölçekte, ekonomik petrol rezervleri bulunmamakta ancak, yeterli düzeyde arama faaliyeti de yapılmadığı bilinen bir gerçektir. Diğer yandan üretilen ham petrolün sınıflandırılmasında dikkate alınması gereken en önemli faktörler, petrolün gravitesi (API) viskozitesi ve içerdiği kükürt miktarı gibi özelliklerdir. Kolay üretilebilir olması, taşınabilmesi ve işlenebilmesi nedeniyle dünya ham petrol talebinin yüzde 90’ı hafif (gravitesi yüksek) ve orta petrol ile karşılanmaktadır. Dünya petrol kaynaklarının ancak yüzde 25’ini hafif ve orta petrol oluşturmaktadır. Türkiye’deki petrol sahalarının büyük bir kısmı ağır petrol içermekte olup, üretilen ham petroldeki kükürt oranı yüzde 0 ile yüzde 5,7 arasında değişmektedir.

 

“”ARAMA ÇALIŞMALARI YETERSİZDİR
  ASAM Genel Koordinatörü Necdet Pamir

 

"Türkiye, petrol ve gaz potansiyeli açısından bir Orta Doğu ülkesi olmayabilir. Ancak Türkiye, diğer birçok yer altı kaynağında olduğu gibi, petrol ve gaz aramacılığı açısından da son derece yetersiz aranmıştır. Bu konunun ihmale tahammülü yoktur."

 

- Türkiye’de petrol varlığı ile ilgili, birbiri ile taban tabana çelişen savlar ileri sürülmektedir. En genel hatları itibarı ile bir kesim “Türkiye’nin petrol denizi üzerinde yüzdüğünü, yabancı şirketlerin bu petrolü bulduğunu, ancak üzerini cıva ya da betonla kapattığını öne sürmektedir. Bir diğer kesim ise, ülkemizde petrol olmadığını, bu nedenle de yurt dışında aramanın ya da ithalatın tek çözüm olduğunu öne sürmektedir. Bilimsel gerçek ise, her iki uç savdan farklıdır.

 

TÜRKİYE’DE PETROL VAR MI?

 



Bu soru, yıllardır her kesimde sorulmakta, ancak bu soruya yanıt vermesi gereken ulusal petrol kuruluşu TPAO üst yöneticileri başta olmak üzere, ilgili meslek kuruluşlarının yetkilileri kamu oyuna yeterince ve gereğince seslerini duyuramamaktadırlar. Buna karşılık da, mesleki formasyonu bu alana uzak olan bazı “uzmanlar” (örneğin tıp doktoru veya fizikçiler) medyada yer alarak “Türkiye’nin bir petrol denizi üzerinde yüzdüğünü ve bunun uydulardan tespit edildiğini” öne sürmektedirler. Bu ikinci söyleme karşı çıkan ilk gruptaki uzmanlar, “Türkiye’nin petrol denizi üzerinde yüzmediğini” ispat etmeye çalışırken, zaman zaman “Türkiye’de petrol yoktur” çizgisine savrulabilmektedirler. Her ikisi de çeşitli sakıncalar taşıyan bu iki yaklaşımdan da uzak biçimde, bu konunun bilimsel açıdan sağlam bir yaklaşımla ele alınması ve kamuoyunun da bu doğrultuda aydınlatılması gerekli görülmektedir.
Bu önemli soruya, ayrıntılı olarak yanıt vermeye girişmeden önce, Türkiye’de ekonomik anlamda petrol üretimine başlanan 1930’lu yıllardan bu yana, petrol ve gaz arama amaçlı yapılan arama çalışmalarının “Türkiye’de petrol ya da gaz yoktur” diyebilmek açısından son derece yetersiz olduğunun altını çizmemiz gerekmektedir. Söz konusu yıllardan bu yana, arama amaçlı olarak açılan kuyu sayısı 1700 civarında iken, böylesi olumsuz bir iddiayı ortaya atabilmenin, bilime aykırı olmanın ötesinde, haksız ve ulusal çıkarlara ters bir iddia olduğunu söylemek zorundayız.
Buna karşın aynı nedenle, arama çalışmalarının son derece yetersiz olması nedeniyle, “Türkiye petrol denizi üzerinde yüzüyor” iddiasını ortaya atmanın dayanağının da olmadığını ifade etmek gerekmektedir. (Kaldı ki, petrol denizi tanımlaması da, pek bilimsel bir ifadeyi yansıtmamaktadır). Bilimsel çevrelerde hiçbir inandırıcılığı olmayan bu tarz bir iddianın, son tahlilde Türkiye’de mutlaka yeniden ve bir ana (master) plan çerçevesinde başlatılması gereken arama çalışmalarına zarar verebileceği de dikkate alınmalıdır.

 

ARAMALAR YETERSİZ

 



Ancak tüm bu gerçekler, özellikle denizel alanlarımızın neredeyse hiç aranmadığı, karasal alandaki basenlerin yeterince aranmadığı ve aranmalarının zorunlu olduğu gerçeğini değiştirmemektedir. Başka ülkeler için marjinal ve az karlı görünebilecek sahalar, petrolün stratejik önemi dikkate alındığında, ülkemiz için mutlaka değerlendirilmesi gereken sahalar olarak dikkate alınmalıdır. Ülkemizdeki petrol (ve gaz) aramaları son derece yetersizdir. Bunun en temel nedenlerinden biri, kurulduğu 1954 yılında son derece çağdaş ve ileri görüşlü bir anlayışla, diğer örnekler gibi dikey entegre bir organizasyon anlayışı ile yapılandırılan ulusal kuruluş TPAO’nun bu yapısının, özellikle 1980 sonrasında bozulması ve dağıtılmasıdır. TPAO’nun dikey entegre yapısının 1980’lerden başlayarak bozulması, yıllardır ülkemizde petrol ve gaz aramacılığının motor gücü olan TPAO’nun elini kolunu bağlamıştır. Sadece arama ve üretim şirketi haline getirilen TPAO, risk sermayesi yaratacak olanaklardan yoksun kalmıştır. TPAO’nun mutlaka dikey entegre ve özerk bir şirket olarak, yeniden yapılandırılması şarttır.

 

ARAMA HAMLESİ BAŞLAMALI

 



Bir “master” plan dahilinde, bugüne kadar neredeyse hiç aranmamış denizlerimizi, derin formasyonlarımızı öncelikli olarak belirleyen bir anlayışla, yeni bir arama hamlesi başlatılmalıdır. Yurt dışı aramalara, doğru ve bilimsel analizlerden sonra ve ciddi firmalarla risk paylaşılarak girişilmelidir. Ancak bunların yapılabilmesinin ön koşulu, ulusal kuruluşun her türlü politik müdahaleden arındırılarak, özerk bir yönetime kavuşturulmasından geçmektedir. Türkiye, petrol ve gaz potansiyeli açısından bir Orta Doğu ülkesi olmayabilir. Ülkemizin sınırları, 1. Dünya savaşı sonrasında “petrolün bittiği” yerden ve başta Musul ile Kerkük’ü dışarıda bırakacak biçimde çizilmiş olabilir. Ancak Türkiye, diğer birçok yer altı kaynağında olduğu gibi, petrol ve gaz aramacılığı açısından da son derece yetersiz aranmıştır. Bu konunun ihmale tahammülü yoktur. Çünkü ekonomik ve ulusal güvenliğimiz, doğal kaynak politikalarımızın sağlıklı, bilimsel ve bağımsız bir anlayışla planlanması ile sıkı sıkıya bağlıdır.

 

“SINIRLARIMIZ PETROLE GÖRE ÇİZİLDİ”
  BOTAŞ Strateji ve İş Geliştirme Daire Başkanı Dr. Cenk PALA

 

"31 Temmuz 1928 tarihinde, tüm ortaklar tarafından Kırmızı Hat (Red Line) Anlaşması imzalanmıştır. Anlaşma uyarınca, hiç bir şirket, diğer ortakların izni veya katkısı olmaksızın eski Osmanlı İmparatorluğu topraklarında keşfedilecek petrol yataklarını işletemeyecekti. "

 

KIRMIZI HAT ANLAŞMASI İLE ÜRETİM TEKELİ KURULDU

 



1920’lerin sonlarında dünya petrol piyasasında bir bolluk meydana gelmiştir. Muhtemel bir ucuz ham petrol fazlasının TPC üyelerini tehdit edebilecek boyutlara ulaşmasını önlemek amacıyla, 31 Temmuz 1928 tarihinde, tüm ortaklar tarafından Kırmızı Hat (Red Line) Anlaşması imzalanmıştır. Anlaşma uyarınca, hiç bir şirket, diğer ortakların izni veya katkısı olmaksızın eski Osmanlı İmparatorluğu topraklarında keşfedilecek petrol yataklarını işletemeyecekti. 
Kırmızı Hat ile, TPC ortakları arasında, eski Osmanlı İmparatorluğu toprakları içine giren bugünkü Türkiye, Suriye, Irak, Suudi Arabistan, Bahreyn, Katar ve Basra Körfezi boyunca sıralanmış Emirlikler’i kapsayan, ancak, Kuveyt, İsrail, Ürdün ve imtiyazı BP’nin elinde bulunan İran’ı dahil etmeyen bir alanda, özetle imtiyaz elde etme, ham petrol üretimi, satın alımı ve işlenmesi konularındaki mevcut rekabet ortadan kalkmış oluyordu. Kırmızı Hat, TPC üyelerine, Orta Doğu genelinde büyük ve önemli bir üretim ve imtiyaz tekeli sağlamıştır. Kırmızı Hat, 17 Eylül 1928’de imzalanan Achnacarry Anlaşması ile birlikte, 7KK’lerin dünya petrol endüstrisindeki hakimiyetini perçinlemiştir.
1914 ‘Foreign Office’ Anlaşması, sonradan Büyük Oyun’u tezgahlayanlar arasında pay edilmek üzere Osmanlı hakimiyetindeki petrol alanlarının belirlendiği, gerek yakın tarihimiz gerekse petrol tarihi açısından çok önemli bir anlaşmadır. 1914’de, ne acıdır ki, Osmanlı Padişahı’nın lütfundan ziyadesiyle yararlanmış bir ailenin mensubu olan Calouste Gülbenkyan’ın meşhur kırmızı kalemiyle çizilen Osmanlı sınırları, ABD’nin Orta Doğu petrol alanlarına girişi esnasında da kullanıldı. 
Gülbenkyan’ın o sihirli kırmızı kalemi, Orta Doğu’nun ve petrolün Osmanlı’dan koparılmasına, Osmanlı İmparatorluğu’nun da petrol rezervlerine göre emperyalist güçler arasında paylaşılmasına yol açtı. Ulu önderimiz Atatürk’ün büyük uzak görüşlülükle Musul ve Kerkük’ü, ısrarla Misak-Milli sınırları içine dahil etmesinin, Atamızın petrol oyununun Osmanlı’yı yok etmek ve yeni Türkiye’nin de bunun dışında bırakılacağını hissetmek bakımından sergilediği stratejik zekayı bir kez daha kanıtlıyor. 
Günümüzdeki kaotik mücadele, Afganistan ve Irak’la başlayan; İran, Suriye, Suudi Arabistan ve sıraya giren diğerleri ile devam edeceği anlaşılan yeni haritaların çizilmesi (“Büyük Orta Doğu”) operasyonunda ya da uygulayıcıların bilinçaltında yattığı haliyle, “Orta Doğulu Frankesteinlar”ın yok edilmesi planında, Gülbenkyan’dan miras kalan o meşhur “kırmızı kalem”in bu kez kimin eline geçtiğini kanıtlayan, çok acımasız ve fiziki olduğu kadar psikolojik bir savaştır aslında. Önümüzdeki 10-15 yıl boyunca haritacılara inanılmaz iş düşeceği anlaşılıyor; sürekli şekilde enerji kaynakları ve enerji taşıma yollarına göre belirlenmiş yeni ülke sınırları çizecekler...

 

ÜZERİMİZDE OYNANAN OYUNLARIN FARKINDA OLALIM

 



Konunun uzmanı arkadaşlarımızdan öğrendiğimiz kadarıyla, Türkiye’de Fethiye’den başlayıp Irak sınırına kadar uzanan Toros kuşağında önemli miktarda petrol rezerv varlığından söz edilmektedir. Ayrıca, yine uzman arkadaşlardan aldığımız bilgilere göre, petrol ve doğal gaz rezervi açısından Karadeniz ümit vaat ediyor. Uzmanlar, özellikle Doğu Karadeniz’in soğuk suları altında, Hazar Denizi’ne benzer yapıların saptandığından bahsediyorlar. Karadeniz, orta vadede, zengin petrol ve bilhassa doğal gaz potansiyeli ile Dünya ve Türkiye gündemine bomba gibi düşebilir. Bu konuda TPAO çok ciddi araştırma faaliyetleri yürütüyor.
Son sözü söyleme zamanı geldi: Türkiye’de petrol olup-olmadığının tartışıldığı her ortamda; ayağımızın altındaki halının her an çekilme riski taşıdığı, haritaların sürekli değiştiği bu ateş ve kan ya da petrol coğrafyasında konuşlanmış bir ülke olarak, bundan yüzyıl önce sınırlarımızın petrole göre çizildiğini her zaman hatırlamak zorundayız. Belki, bir yüzyıl önce gözden kaçmış ya da kaçırılmış bazı büyük petrol sahalarımız vardır; o zaman da üzerimizde oynanan oyunların farkında olarak hareket etmemiz gerekiyor demektir. 
Petrol tarihinde Kırmızı Kalem Gülbenkyan tarafından sarfedilmiş çok meşhur bir söz vardır: “Petrol işleri yağlıdır ya elinize bulaşır ya ayağınızı kaydırır”. Bu nedenle, tarihimizi unutmamak, her an teyakkuzda olmak ve 21. yüzyılda hem petrolü (ve kuşkusuz doğal gazı) hem de stratejisini öğrenmekle mükellefiz; “elimize bulaştırarak, ama ayağımızı kaydırtmayarak”...

 

“PETROLCÜLERİ KOMPLOLARLA SUÇLAMAK GÜLÜNÇ”
  Em. TPAO Genel Müdürü Osman DEMİRAĞ

 

"Yetkisiz ve bilgisiz bazı ağızlarca sürekli olarak tekrarlanan ve toplumu yanlış yorumlara iten “Türkiye’de petrol bulunuyor ama kuyular taşla, betonla kapatılıyor” iddialarına önce tepki gösterilip sonradan gülmek gerekiyor. Ekonomik bir petrol keşfi yapılmayan petrol sondajlarının kapatılma işlemleri, hiç ödün verilmeyen yönetmeliklerle disipline edilmiştir ve ülkemizde de, dünyanın her yerinde olduğu şekilde, bu tür verimsiz kuyular, taş, beton ve benzeri maddelerle kapatılarak terk edilmek zorundadır."

 

-

 

PETROLCÜLERİ KOMPLOLARLA SUÇLAMAK KİMSENİN HARCI DEĞİL

 



Akla doğal olarak “Hemen sınır komşularımızda büyük rezervler varken bizde neden yok ki?” sorusu gelmektedir. Bu sorunun yanıtı ise bugün için eldeki binlerce sayfa teknik ve bilimsel veri, bilgi, rapor ve benzeri dokümandır ki bunların burada tekrar anlatılması olanak dışıdır. Kısaca şunu söyleyebilirim ki; çeşitli jeolojik süreçlerde Anadolu, öylesine talihsiz oluşumlara uğramıştır ki büyük petrol havzaları parçalanmış hatta bazıları tümüyle yok olmuştur. Aslında buna benzer süreçler, bazı komşu petrol ülkeleri içinde geçerlidir. Örneğin Suriye’nin petrol rezervleri, İran ya da Irak’la kıyaslanamayacak kadar küçüktür. Kaldı ki bir kuyuda petrolün bulunması, o kuyunun ya da  sahanın, ekonomik olarak üretime alınması için çoğu zaman yeterli olmayabilir. Pek çok şartın daha gerçekleşmesi gerekir. Bir petrol kuyusunun delinmesi, üretime alınması veya kapatılması süreçlerinde pek çok mühendislik disiplini ve ekonomistler görev almaktadır ve ülkemiz, yetişmiş uzman personel açısından hiç bir ülkeden geri değildir ve hatta bir çoğundan da daha öndedir. Gerçek böyle iken bu ülkenin yurtsever petrol adamlarına, bilinçsizce veya ön yargı ve komplolarla  ağır suçlamalar yöneltmek kimsenin harcı olmasa gerekir.

 

AÇILAN KUYU SAYISINA GÖRE KIYAS YAPMAK BİLİNÇSİZLİKTİR

 



“Türkiye yeterince aranmamıştır” iddiasında gerçek payı elbette vardır. Ama bu, dünya için de geçerlidir! Halen dünyanın çeşitli bölgelerinde yeni petrol sahaları keşfedilmektedir. Ancak bir gerçeğin göz ardı edilmemesi gerekir ki o da petrol aramalarının bir kadastro çalışması olmadığıdır. Bir arama kuyusuna karar vermek bazen uzun yıllar almaktadır ve bir çok meslek mensubu uzmanın ortak kararı olmak durumundadır. Petrol aramalarında risk çok yüksektir ve arama politikaları çoğu zaman petrol fiyatlarına göre şekillenir. Kaldı ki Türkiye’ de çok programlı bir arama süreci yaşanmıştır ve de yaşanmaktadır. Bu sürecin petrol zengini ülkelerde açılan kuyu sayılarıyla ülkemizde açılan kuyuların kıyaslanarak gölgelenmesi, ciddi bir bilinçsizliktir. Önceden de söylediğimiz gibi Türkiye’nin altında bir petrol denizi(!) yoktur. Ve zaten dünyanın hiç bir ülkesinin altında da petrol denizi yoktur. Denizlerimizde ki aramalar ise karalara oranla katlarca daha pahalı olmasına karşın yine de gerek milli petrol şirketimizce doğrudan gerekse uluslararası petrol şirketleriyle risk paylaşımı anlaşmaları yapılarak sürdürülmektedir.Umutlar hiç bir zaman bitmemiştir çünkü petrolcülüğün odağında iyimserlik ve umut vardır.

 

UMUTSUZLUK ve KARAMSARLIK ORTAMI YARATILMAMALI

 



Türkiye belki bir petrol ülkesi değildir ama o petrolün önemli bir bölümünün dünya pazarlarına taşınmasında bir anahtar ülke konumundadır ve yeni petrol ve doğal gaz boru hattı projeleri ile bu konumunu daha da güçlendirmiştir. Ekonomik açıdan çok güçlü olduğu bilinen bir çok Avrupa ve dünya ülkelerinin de yeterli petrol rezervleri yoktur ve petrol ithalatına ülkemizden çok daha fazla bağımlıdırlar. Bugün için Avrupa ülkeleri, ham petrol ve doğalgaz ithalatlarının yüzde 25’ten fazlası için Rusya’ya bağımlı(!) durumdadırlar ama Rusya veya diğer petrol rezervi zengini ülkelerde petrol ithalatçısı ülkelere bağımlıdırlar. Petrol dahi olsa, pazarlanamadıktan sonra ne anlam taşır ki?
Şimdi başa döndüğümüzde diyebiliriz ki: Türkiye her ne kadar tükettiği ham petrolün ancak yüzde 9’unu üreten ve bu nedenle de GSMH’ye oranlandığında ciddi petrol faturası ödeyen bir ülke ise de UMUTSUZLUK VE KÖTÜMSERLİĞİN yaygınlaşmasına asla ortam yaratılmaması gereken bir ülkedir. Büyük bir umut, yurt severlik ve özveriyle petrol aramalarında görev yapan insanlarımızı ve kurumlarımızı hiç hak etmedikleri karalamalarla gerçek umutsuzluk ve yılgınlık sarmalına itmemeye, bu ülkenin her yurttaşı, medyası, sivil toplum örgütleri, siyasi örgütleri, kamu-özel kurum ve kuruluşlarının özel önem vermesi gerektiğini düşünüyorum. 

 

“PETROL OKYANUSU ÜZERİNDEKİ TÜRKİYE”
  Araştırmacı-Yazar Yasin ASLAN

 

"Madem ki, Türkiye’de petrol derinlerdedir ve çıkarılması pahalı ve zordur, o zaman niçin petrol arama ve çıkarmayla ilgili bütün kısıtlamalar kaldırılmıyor ve özellikle de Türk şirketlerine petrol çıkarma izni verilmiyor?"

 

-

 

KARTEL, PETROLÜN ÇIKARILMASINA İZİN VERMİYOR

 



Petrol Okyanusu üzerinde yüzen ülkemizde, niçin petrol çıkaramadığımızın sebeplerini açık bir şekilde ortaya koyabilmek için İngiltere ve Amerika’nın petrol bölgelerine yönelik ortak çalışmalarını çok iyi tahlil etmemiz gerekmektedir. Bilindiği gibi, İngiltere Birinci Dünya Savaşından önce, yani 1912’de dünya petrollerinin yüzde 12’sini kontrol ediyordu. 1925’te ise dünya petrol kaynaklarının büyük bir kısmını kontrol altına almıştır. Bu gelişme, Amerikan ve İngiliz petrol şirketleri arasında sert bir rekabetin başlamasına sebep olmuştur. Ancak bu rekabet uzun sürmemiştir. Bahse konu rekabet, dünya petrollerini tam kontrol etmek için Amerikan ve İngiliz petrol şirketleri arasında bir kartel kurulmasıyla sonuçlanmıştır.

 

PETROL YATAKLARI ABD ve İNGİLTERE ARASINDA BÖLÜNDÜ

 



Amerikan ve İngiliz Petrol Şirketleri, 1927’de Royal Dutch Shell’in sahibi Sir Henri Detering’in İskoçya’nın Achnacarry Kasabasındaki malikanesinde gizli anlaşma imzalamıştır. Anlaşmayı, Royal Dutch Shell’in sahibi Sir Henri Detering, Anglo-Persian Oil Company (British Petrolium) adına John Cadman ve Rockefeller’in Standart Oil of New Jersey (Exon) adına Walter Teagle imzalamıştır. Bu gizli anlaşma, ‘1928 Anlaşması’ ve ‘Achnacarry Anlaşması’ olarak da bilinmektedir. Fakat, Amerika ve İngiliz Hükümetleri bu özel ‘Gizli Anlaşmayı’ onaylamıştır. Bu da oldukça ilginç bir gelişmedir. Anlaşmanın ilgili hükümetlerce onaylanmasından sonra “Red Line Agreement” (Kızıl Hat Anlaşması) olarak tarihe geçmiştir. Kartel, 1932’de Esso (Standart Oil of New Jarsey), Mobil (Standart Oil of New Jarsey), Gulf Oil, Texaco ve Chevron (Standart Oil of New Jarsey)i bünyesine alarak genişlemiştir. Kızıl Hat Anlaşması, İngiliz ve Amerikan petrol şirketleri arasındaki rekabete son vermiş, dünya petrol yataklarının kendi aralarında bölünmesini resmileştirmiştir.

 

KARTELE ÜYE OLMAYAN ŞİRKETLER BU COĞRAFYADA PETROL ARAYAMAZ

 



“Red Line Agreement” (Kızıl Hat Anlaşması)na gelince; bu anlaşma, Türkiye, Türkiye’nin Karadeniz ve Ege Denizindeki kara suları, Kıbrıs, Filistin, Lübnan, Ürdün, Suriye, Irak, Suudi Arabistan, Yemen, Katar ve Bahreyn’i kapsamaktadır. İngiltere, daha önce İran ve Kuveyt petrollerinin kontrolünü eline geçirdiği için, onlar bu anlaşmaya dahil edilmemiştir. Anlaşmaya göre, Kartele üye petrol şirketlerinin dışında hiç kimse bu coğrafyada petrol arayamaz. Kartele üye petrol şirketlerinin dışında kalan bütün petrol şirketleri “Yabancı” olarak tanımlanmıştır. “Yabancıların” bu coğrafyada petrol arama girişimleri savaş sebebi sayılmaktadır. Ayrıca, Kızıl Hat içerisinde kalan coğrafyada Kartele üye şirketlerin katılımı olmadan petrol çıkarmak mümkün değildir. Mesela, Türkiye’nin Karadeniz’de bir İngiliz petrol şirketiyle birlikte petrol araması bu bağlamda değerlendirilmelidir.

 

KARTELLE MÜCADELE EDEN HÜKÜMETLER DEVRİLİYOR

 



Kartel, “Yabancılara” karşı tek bir yumruk halinde mücadele etmiştir ve etmektedir. Bu bağlamda, 1928’den beri İngiliz ve Amerikan Petrol şirketleri, bu kartele ve kartelin etki alanına yönelik her bir girişimi çok sert bir şekilde cezalandırmaktadır. İran’da Muhammet Musaddık, Irak’ta Abdul Kerim Kasım hükümetlerinin devrilmesi buna güzel bir örnektir. 1951’de yapılan genel seçimlerde milliyetçi çizgisiyle tanınan Muhammet Musaddık Başbakan olmuştur. Musaddık, seçim öncesi verdiği sözünü tutarak, İngiltere’nin kontrolü altında olan İran-İngiliz Petrol şirketini millileştirmiştir. Musaddık’ın, 1951’de petrolleri millileştirmesinin asıl amacı, ülkesinin petrol gelirlerindeki payını artırmaktı. İran petrolleri üzerindeki haklarından vazgeçmeyen İngiltere, Batılı ülkelerin İran’ı boykot etmesini başarmıştır. Bu boykot, İran ekonomisine büyük zarar vermiştir. Başbakan Musaddık’ın Petrol Şirketini millileştirmesini desteklemeyen Şah, Ağustos 1953’te ülkeden kaçmıştır. İngiltere’nin teklifi üzerine, Amerika ve İngiltere, Musaddık’a karşı ortak bir darbe hazırlamıştır. Darbe, planlandığı gibi 19 Ağustos 1953’te başlamıştır. Darbe başarılı olmuş ve halkın oylarıyla seçilen Musaddık hükümeti devrilmiştir. İngiltere, petrolün millileştirilmesiyle kaybettiği imtiyazlarını geri almıştır. Bu olayların bir benzeri Irak’ta yaşanmıştır. Milliyetçi subaylar, 1958’de İngiltere’nin Irak’ın başına getirdiği kralı devirmiş ve onun yerine bir cumhuriyet kurmuştur. Milliyetçi subayların yaptığı ilk işlerden birisi, İran’da Musaddık’ın yaptığı gibi petrolü millileştirmek ve Batının Irak petrolleri üzerindeki tekeline son vermek olmuştur.
İngiltere, 1958’de İngiltere yanlısı krallığı deviren Abdul Kerim Kasım rejiminin devrilmesini uzun zamandan beri istemekteydi. Abdul Kerim Kasım hükümeti, Arap Milliyetçisi dış politika izlemekteydi ve İngiliz petrol hissesini millileştirmişti. 1963 darbesinden 5 ay önce, İngiltere Dışişleri Bakanlığının bir yetkilisi, Bağdat Büyükelçisinin şu sözlerini nakletmiştir: ” Abdul Kerim Kasım ne kadar kısa zamanda devrilirse, o kadar iyi olur. Biz bu sonucun elde edilmesine yardım konusunda fazla titiz olmamalıyız”. Abdul Kerim Kasım, 1963’te darbeyle devrilmiştir. 1953’te İran’da petrolleri millileştiren Musaddık’ın başına gelenler, Irak’ta Abdul Kerim Kasım’ın başına gelmiştir. Her iki ülke lideri, İngiltere ve Amerika tarafından cezalandırılmıştır.

 

KONTRELLER DAYATILAN YASALARLA MEŞRULAŞTIRILAMAYA ÇALIŞILIYOR

 



Petrol şirketleri, petrollerini kontrol ettiği ülke vatandaşlarının ve özellikle milliyetçi-vatanperver güçlerin tepkilerini azaltmak, ülkede her şeyin yasalara uygun olarak yapıldığı izlenimini vermek için ilgili hükümetleri çok özel yasalar çıkarmaya ve karşılıklı gizli ikili anlaşmalar imzalamaya mecbur etmişlerdir. 6326 sayılı Petrol Kanunu, bu uygulamaya güzel bir örnektir. İşin ilginç yanı, bu kanun taslağı bir yabancı tarafından hazırlanmıştır. Bu kanun, Türkiye’nin bazı bölgelerinde petrol aranmasını yasaklamış ve şirketlerin sondaj sayısını sınırlamıştır. Kanuna göre, her bir şirket yılda ancak on sondaj yapabilir

 

TPAO MARJİNALLEŞTİRİLDİ

 



TPAO (Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı) kurulduğu günden beri yaklaşık olarak 55 milyon ton petrol çıkarmıştır. Bugün ülkemizin yıllık petrol tüketimi 25-30 milyon tondur. TPAO’nın 52 yılda çıkardığı petrol, ülkemizin ancak iki yıllık petrol ihtiyacını karşılayabiliyor. Bu gelişme bile, TPAO’nın nasıl marjinalleştirildiğini ortaya koymaktadır. Diğer taraftan TPAO’nun, petrol aramalarını denizlere kaydırması da düşündürücüdür. Çünkü, denizde yapılan sondaj çalışmaları karada yapılandan en az 5-6 kat daha pahalıdır.

 

BELGELER TÜRKİYE’NİN ADETA PETROL OKYANUSU ÜZERİNDE YÜZDÜĞÜNÜ GÖSTERMEKTEDİR

 



Ülkemiz çok zengin petrol yataklarına sahiptir. Türkiye’nin uzaydan çekilen resimleri, bu iddiayı ispata yeterlidir. Diğer taraftan, yaşadığımız coğrafyadaki petrol yatakları topraklarımızdan başlıyor ve bir hilal şeklinde Irak ve İran üzerinden Hazar’a ulaşıyor ve Çeçenistan’da son buluyor. 20 yılı aşkın bir süredir yurtdışında yaşıyorum. Hazar Petrolleri, Kafkasya ve stratejik konularda yayınlanmış 13 kitabım var. Araştırmalarım sırasında bir çok Amerikan, İngiliz ve Rus gizli belgelerine ulaşma şansım oldu. Onlardan bir çoğuna, Amerika ve İngiltere’nin yaşadığımız coğrafyadaki ülkeleri nasıl ele geçirdiklerini gösteren “Baltanın Sapı Bizden” adlı kitabımda yer verdim. Çalışmalarım sırasında, Türkiye’nin büyük petrol rezervleri ile ilgili önemli belgelere rastladım. Fakat, bütün ısrarlarıma ve çabalarıma rağmen, belgelerin kopyası alamadım. Belgeler, Türkiye’nin adeta bir petrol okyanusu üzerinde yüzdüğünü göstermektedir. Uzun yıllar ülkemizde Kartelin üyesi Shell’in üst düzey yöneticiliğini yapmış olan Anthony Hages’in itirafları da bu iddiayı doğrular mahiyettedir. Hages, petrol rezervlerimizle ilgili olarak şunları söylemiştir: “Yabancı petrol şirketleri, Türkiye’nin bir petrol okyanusu üzerinde yüzdüğünü çok iyi bilmektedir.”

 

PETROLÜN DERİNDE OLDUĞU İÇİN ÇIKARILAMADIĞI İDDAASI DOĞRU DEĞİL

 



Türkiye Büyük Millet Meclisinin gizli oturumlarının tutanaklarının ve ikili gizli anlaşmaların metinlerinin incelenmesi de yukarıdaki iddiayı doğrulayacaktır. Bazı çevreler, Türkiye’deki petrollerin 5-6 bin metre derinde olduğunu bu yüzden onu çıkarmanın pahalı bir iş olduğunu iddia ediyorlar. Onlar, bir dereceye kadar haklı olabilirler. Fakat, petrol sanayii çok gelişmiştir ve o derinliklere inmek problem değildir. Diğer taraftan, petrol konusunda ülkemizde yaşanan bir çok gelişme bu tür iddiaların pek tutarlı olmadığını göstermektedir. Mesela, Adana Ceyhan’da bir çiftçi tarlasında su kuyusu kazarken petrol çıkmıştır. Bilindiği gibi, 1900’lü yılların başlarında Bakü’de de su kuyusu kazarken petrol fışkırıyordu. Bu durum petrolün pek derinde olmadığını ve kalitesinin yüksek olduğunu göstermektedir. Ağrı Dağının eteklerindeki kaynak sular, petrolü toprağın üzerine çıkarmaktadır. Burada yaşayan köylüler, suyun üzerindeki petrolü kevgirlerle topluyor ve yakıt olarak kullanıyorlar. Cudi Dağında açılan bir kuyudan petrol fışkırmıştır. Bu örnekleri yüzlerce ve hatta binlerce artırmak mümkündür. 
Madem ki, Türkiye’de petrol derinlerdedir ve çıkarılması pahalı ve zordur, o zaman niçin petrol arama ve çıkarmayla ilgili bütün kısıtlamalar kaldırılmıyor ve özellikle de Türk şirketlerine petrol çıkarma izni verilmiyor?
“Kızıl Hat Anlaşmasını” imzalayan kartelin Türkiye üzerindeki hükümdarlığına son verilmedikce, Türkiye’de petrol çıkarmak bir hayal olacaktır.

 

“TÜRKİYE GEÇ KALDI”
  ASAM EKONOMİST - Baki ALKAÇAR

 

"“Petrol denizinde Türkiye neden petrolsüz?” sorusu, enerji girdisine bağlı olarak yükselen hegemonyanın olgunluğa ulaştığı, dünyaya kendi düzenini empoze ettiği bir dönemde anlamını yitiriyor. Türkiye’nin geç kaldığını kabul etmemiz gerekiyor."

 

- “Petrol denizinde petrolsüz Türkiye” ifadesi Türkiye’nin yabancısı olmadığı bir motto. 19. yüzyılın hemen başında terhis olan askerlerine kömürü göstererek memleketlerine döndüğünüzde bu madeni arayınız diyen zabitin zihninde de muhtemelen benzer bir düşünce vardı; “Kömür denizinde kömürsüz Türkiye”. Şüphe yok ki, Zonguldak’ta kömür bulunduğunda yetkililer sorunlarının büyük ölçüde çözümlendiğini düşündüler. Ancak, Uzun Mehmet kömürü bulduğunda takvimler 1829 yılını gösteriyordu ve kömürün buhar enerjisinde girdi olarak kullanılmasının üzerinden yaklaşık 50 yıl geçmişti. İngiltere bir sanayi imparatorluğu olmuş, bu yeni enerji kaynağına bağlı olarak Avrupa’da da sanayileşme çoktan başlamıştı. Yani Osmanlı İmparatorluğu geç kalmıştı. Yalnızca kömürü bulmakta değil, kömüre bağlı sanayi altyapısını kurmakta da geç kalmıştı.
Şimdi petrolün içten yanmalı motorlarda enerji girdisi olarak kullanılmaya başlanmasından yaklaşık yüz yıl sonra, petrole bağlı sanayileşmenin zirveye ulaştığı, ciddi bir değişim geçirmeye başladığı ve petrolün fiziki olarak bitme eğilimine girdiği bir dönemde aynı soruyu soruyoruz; “Petrol denizinde Türkiye neden petrolsüz?”
Bu soru, enerji girdisine bağlı olarak yükselen hegemonyanın olgunluğa ulaştığı, dünyaya kendi düzenini empoze ettiği bir dönemde anlamını yitiriyor. Türkiye’nin geç kaldığını kabul etmemiz gerekiyor. Kömürle yükselen İngiliz hegemonyasının öncü sektörleri olan tekstil ve demir-çelik sektörlerini ancak 1980’lerin sonunda tamamlamayı başarabildiğini, petrolün yükselttiği Amerikan hegemonyasının belirleyici sektörleri olan kimya, otomotiv ve elektronik sektöründe hala ciddi bir olgunluğa ulaşmadığını dikkate aldığımız zaman Türkiye’nin geç kalmış olduğunu kabul etmemiz gerekiyor.

 

YENİ ENERJİ KAYNAKLARINI ISKALAMAYALIM

 



Bitmekte olan petrole alternatif enerji kaynağı arayışları sürüyor. 1990’ların ikinci yarısında laboratuvar ortamında yapılan soğuk fizyon deneyleri bunun bir yansıması. Arayışların başarıyla sonuçlandırıldığına dair bir ipucunun bulunduğunu söylemek henüz güç. Ancak petrolün yerine geçecek enerji kaynağının kömür ve petrolde olduğu üretim yapısını değiştirmesi, yeni maddeleri hayatımıza sokması kaçınılmaz. Kaçınılmaz gibi görünen bir başka olgu da yeni enerji kaynağını bulan ülkenin ABD sonrası dönemin belirleyici ülkesi olacağı (Tabii bu yeni enerji kaynağını bulan ABD olursa hegemonyassının devam edeceği anlamına gelir.) Nano teknoloji, biyo teknoloji ve madde bilimini geleceğin dünyasına hazırlık olarak görmek gerekir. Kömürden sonra petrolü ıskalayaşımız, yeni enerji kaynağını ve oluşan yeni dünyayı gözden kaçırmamıza yol açmamalı.
“Petrol denizinde petrolsüz Türkiye” derken coğrafi sınırlarımıza zımnen atıfta bulunuyorsak ve petrolsüzlüğümüzü coğrafyamızın bir sonucu olduğunu düşünüyorsak, içinde bulunduğumuz coğrafyanın I. Dünya Savaşı şartları içinde bir imparatorluğu kaybederken zaruri olarak kabul ettiğimiz sınırlar olduğunu hatırlamamız gerekir. 
Misak-ı Milli sınırları, şartlar gereği benimsemek zorunda kaldığımız asgari sınırlardır. Savaş sırasında ele geçirdiğimiz Batum’dan, Misak-ı Milli sınırları içinde kabul ettiğimiz Musul’dan hayatta kalmanın bedeli olarak vazgeçilmiştir. Misak-ı Milli’nin asgari sınırlar olduğunu gösteren en önemli örnek, ilk fırsatta boğazlarda hakimiyetin yeniden sağlanması ve Hatay’ın anavatana katılmasıdır. Bugün Ortadoğu’da sınırlar yeniden çizilirken, tarihin hiç bir döneminde Türkiye’nin bugünkü sınırlarını oluşturan diktörtgen içinde, kısılı kalmış bir devletin hiç bir zaman var olmadığını hatırlamak gerekiyor. 
Türkiye’nin neden petrolsüz olduğu sorusunun cevabını coğrafyamızda arayacaksak bu sorunun cevabını I. Dünya Savaşının emredici koşullarında aramamız yerinde olacaktır. Bu konu üzerinde düşünelim. Bunu düşünürken de teknolojik gelişmelerin ve bilimsel ilerlemelerin bir yandan gözümüzü ufka dikmemizi, petrol ötesi dönemi yakalamak için bütün özeni ve dikkati göstermemiz gerektiğini işaret ettiğini de unutmayalım.

 

“NEDEN PETROLÜMÜZ YOK !”
  BOTAŞ Eski Genel Müdürü M. Mete Göknel

 

"TPAO’nun karada petrol yokmuş gibi denizlere çekilmesi, kısıtlı bütçesi olan TPAO’yu aşırı zorlamakta ve Ülkeyi dış alımlara yöneltmektedir. TBMM’ye gelen son petrol kanunları da ülkedeki rafinerilerin yerli üretim petrolü alma ve işleme mecburiyetinden arındırması, gravitesi yüksek Türk petrolünün işletilmesinin istemediğinin en açık delili olarak gözler önüne serilmektedir"

 

-

 

PETROL NEDEN 6 KAT PAHALIYA MAL OLAN YERDEN ARANIYOR

 



TPAO’nun sondaj ödeneğinin azaltılmış olması ise dikkat çekici bir konudur. Oysa petrol ve doğalgazı bulmak için çok sayıda sondaj yapılması gereklidir. 1995–2000 yılları arasında yurtiçi yatırımlar yıllara göre 77–40 milyon ABD $ iken, yurtdışı yatırımlar 219–51 milyon ABD $ mertebesinde olmuş, 2001–2005 yıllarında ise yurtiçi yatırımlar yıllara göre 48–230 milyon ABD $, yurtdışı yatırımlar 53–574 milyon ABD $ olmuş, yurtiçi arama ve sondaj faaliyetleri yerine yurtdışı faaliyetlere daha fazla hatta iki kat harcama yapılmıştır. Öte yandan, TPAO son yıllarda bu kısıtlı bütçeye rağmen karada yapılan sondajdan 6 kat daha pahalıya mal olan denizde petrol aramaya  yönelmiştir. Oysa Türkiye’nin sadece denizlerinde değil kara topraklarında da petrol olduğu bilinmektedir. Bu çerçevede sadece Karadeniz’de yapılan Limanköy 1 ve 2 kuyuları için yapılan masraf 60 milyon dolardır. Yerli Üretim Çalışmaları İkinci Plana Atılmıştır
2003 yılı sonu itibariyle Türkiye’deki ispatlanmış, muhtemel ve mümkün ham petrol rezervleri TPAO payı 667,5 milyon ton olmak üzere toplam 940,3 milyon ton veya 6,5 milyar varildir. Üretilebilir miktar ise 162,4 milyon ton veya 1,2 milyar varil olarak hesaplanmaktadır. Bugüne kadar yapılan üretim çıkarıldıktan sonra kalan 42,8 milyon ton veya 294,5 milyon varil gibi Ülkenin yaklaşık iki yıllık tüketimine eşittir. Öte yandan, 2003 yılı sonu itibariyle Türkiye’deki ispatlanmış, muhtemel ve mümkün doğalgaz rezervleri toplam 20,2 milyar m3, üretilebilir miktar 14,1 milyar m3 ve bu tarihten sonra üretilebilecek miktar 7,9 milyar m3 olarak tespit edilmiştir.

 

DÜNYADA TPAO GİBİ YAPILANMIŞ BAŞKA KURUM YOK AMA

 



Son petrol fiyatları çerçevesinde Türkiye’nin toplam ithalatının yaklaşık yüzde10’u ham petroldür. GSMH’nin yüzde2’sinden fazlası, petrol ithalatı için harcanmaktadır. Yerli üretim giderek azalmakta ve yurt içinde tüketilen petrolün yaklaşık yüzde90’ı ithal edilmektedir. Dünya üzerinde TPAO gibi yapılanmış bir ikinci “petrol” kuruluşu yoktur. Tüm şirketler, arama, sondaj, üretim, rafinaj, nakliye, dağıtım ve satış faaliyetlerini aynı çatı altında yürüterek, en pahalı işlem olan arama ve sondaj maliyetlerini ürettikleri petrol ve ürünlerinin satışından elde ettikleri gelir ile fonlarlar. TPAO’da 1983 öncesi bu faaliyetleri aynı çatı altında yürütmekte idi. Ancak, bünyesinden rafinaj, boru hatları, taşımacılık, ürün dağıtım ve satış faaliyetleri kurulan yeni şirketlere (Tüpraş, Ditaş, Botaş vb) dağıtılınca, fon oluşturamaz ve genel bütçeden pay alır hale getirildi. Bu durum Ülke petrol kaynaklarının aranması ve üretiminin sonu olmuştur. Üstelik yukarıda bahsedildiği gibi, 1991 sonrası yurtdışına açılma, bu dönemde yurtiçi çalışmaları hemen hemen durma noktasına getirmiştir. 1990 yıllarında 4,5 milyon ton olan yıllık üretim 1,8 milyon ton seviyelerine düşmüştür. Türkiye’deki rezervlerin 2000 mt altında paleozoik oluşumda olduğu artık bilinmektedir. Tüm dünya 2004 ten sonra petrol fiyatlarının eriştiği yeni seviyede ( 50–70 $/varil) bu derinlilerde –2000 mt altında- aramaların verimli olduğunu kabul etmektedir. Türkiye, başa baş maliyet hesaplarına girerek, kendi petrolünü en üst mertebede kullanıma sunacak çalışmaları en kısa zamanda başlatmalıdır. Enerji kaynaklarının kontrolü ve enerji bağımsızlığı 21. yüzyılın en önemli jeostratejik konusudur. 
Ekonomik bağımsızlığı tehdit altında olan bir ülkenin siyasi bağımsızlıktan söz etmesi, kuramsal olarak mümkünse de, pratikte anlamsızdır. Dolayısı ile uygulanan enerji politikaları, ekonomik bağımsızlığımızı olduğu kadar, ulusal bağımsızlığımızı da doğrudan etkilemektedir. Bu nedenle enerji politikaları; devlet ciddiyeti, vizyon, bilgi ve ehliyetle planlanmalı ve uygulanmalıdır.

 

------------------------
kaynak:http://www.yanki.com.tr/sayilar/1045/petrol.html

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

 
Telif hakkı©2011 Metin YILMAZ www.kutsalkitaplar.net Bu sitenin bütün hakları saklıdır.
 
Kutsalkitaplar.net sitesinde bulunan bize ait makaleler ve e-kitaplar (A'dan Z'ye Kitabı Mukaddes) yazarın izni alınmadan ticari amaçla kullanılamaz. Ticari amaç taşımayan kullanım, yazarın ve sitenin kimliği belirtilerek kullanılabilir. kutsalkitaplar.net sitesinde yayınlanan yazılar yazarların kendi kisişel görüşleridir. Yazıların her türlü sorumluluğu yazıyı yazan yazarına aittir.
 
 
 
 
Tekrar kullanım:
Bu sitede bulunan bize ait makaleler, kopyelenip ücret ödemeksizin aşağıdaki şartlara uyup kullanılabilir.
(1) - Kesinlikle ücret talep edilmeyecek.
(2) - Makalelere herhangi bir yazı eklenmeyip, çıkarılmayacak. Websitenizde en az harf büyüklüğü 10pt kullanılacak
Sitemizde yer alan yazılar ve haberler kaynak URL belirtilerek kullanılabilir. 
Not:Yukarıda bahsettiğimiz bu şartlar bize ait olmayan makaleler için geçerli değildir.