Christendome

 

BİRİNCİ BÖLÜM

KOD ADI : GÜL

“Sonra yeni bir Gökyüzü ve Yeni bir Yeryüzü gördüm. Yedi melekten biri yanıma geldi ve sana Kuzu'nun (İsa Mesih) Gelini'ni göstereceğim dedi. Sonra Ruh beni yüksek ve büyük bir dağa çıkardı. Ve Gökyüzünden Yeryüzüne inmekte olan Tanrı'nın Kutsal Kenti'ni gösterdi. Bu Kudüs'tü. ‘İşte İsa Mesih'in Gelini budur' dedi. Kutsal Kent'in etrafı büyük ve yüksek bir duvarla çevriliydi ve 12 kapısı vardı. 12 kapıda 12 melek bekliyordu. 12 kapının üstünde İsrail'in 12 kavminin adları yazılıydı.”

İncil, ( Rev 21: 1-12 ) 1

 

1.1 Christendome

Avrupa Birliği (AB) ile ilişkiler Türkiye'nin son 15 yılında ekonomik, siyasal ve tarihsel gündemi en çok belirleyen konulardan biri olageldi. Kimi tartışmacılara göre, AB Hıristiyan Kulübüydü , kimilerine göre de değildi. Türkiye'de AB'nin ekonomi-politiği ayrıntılarıyla tartışılmıştır ama bu kuruluşun “kültürel” dokusu ve geri planı (backbone) kanımca yeterince araştırılmamış ve tartışılmamıştır. Bu hususu göz önünde tutarak AB'nin “kültürel” mirasına ilişkin bazı ön bilgileri aktarmak gerekiyor.

 

Günümüzde Avrupa diye anılan coğrafi bölgenin geçmişteki resmi adı Avrupa değildi. Tarihçi Peacock'a göre geçmişte “Avrupa” diye bilinen coğrafi alan, belki şaşırtıcı gelecek ama, günümüz Türkiye'sinin Çanakkale'den Datça'ya kadar uzanan sahil şeridiyle, günümüz Yunanistan'ının Ege sahillerini kapsayan dar bir alandaki bölgenin adıydı. 2 Geçmişte bu Avrupa'nın dışında kalan bölgeye, yani günümüzdeki Avrupa kıtasına Latinler Chiristanitas, Yunanlılar da Oikoumene (Ekümene) diyorlardı. Tarihçi Judith Herrin'in de gösterdiği gibi, ilk kez MS.893 yılında Anglo-Sakson Kralı Alfred (849-899) bu bölgeyi Christendome (Hıristiyanlığın Kubbesi) olarak tanımlamış ve resmi literatüre sokmuştu. Günümüzde o tanım hala o ilk tanımına uygun tarzda, “Hıristiyan Oluş Konumu ve Koşulu” (the state and condition of being Christian)anlamında kullanılmaktadır. 3

 

Kral Alfred'in tanımı çift yönlüydü ve günümüze kadar da bu tanımın kapsama alanına sokulmuş olan anlayışla ele alınmış ve dile getirilmiştir. Kral Alfred'in tanımı bir yönüyle geçmişe ,bir yönüyle de geleceğe yöneltilmişti. Geçmişe yönelik yönünde iki eski tanım vardı. Bunlar Katolik kilisesi tarafından yapılmış olan “Orbis-Mundis” (dünyevi-seküler olan ) ve “Orbis-Ecclesia” (Kilise'nin kapsama alanı) idi. MS.800'de Kutsal Roma İmparatoru olan Muhteşem Karl (768-814), o yüzyıla kadar bilinmeyen “Hıristiyanlığın Evrenselliği” fikrini temel stratejisi haline getirdi ve Orbis-Mundis'de (yeryüzünde) Orbis- Ecclesia'yı (Hıristiyanlığın egemenlik alanını ) tesis edeceğini açıkladı. Bu dinsel-siyasal strateji çerçevesinde Avrupa'da ilk “Teokrasi” kurulmuş oldu. Bu “Din-Devleti”nin başkenti Aachen Kenti'ydi ve Karl bu kenti “Yeni Kudüs” olarak kurmuştu; “Yeni Roma” olan İstanbul/Konstantinapolis'den esinlenerek.

 

Kral Alfred'in Christendom'u bir yönüyle işte Karl'ın bu imparatorluk stratejisini ve siyasetini yansıtıyordu. Diğer yönüyle, Christendome, o dönemde çok hızlı bir yayılma içinde olan İslamiyet'in Dar-ül İslam (İslam dininin egemenliği ve uygarlığı içinde yer alan coğrafi alanlar) kavramına karşı Hıristiyanlaştırılmış coğrafi alanları simgeliyordu. İslamiyet'in rakip din olmasıyla birlikte Christendome, Hıristiyan milleti ve soyu (race) anlamını kazandı . Böylelikle tüm Hıristiyanlar Tek Millet, tüm Müslümanlar da Tek Ümmet olmuşlardı . Bu dinsel-siyasal ayrılık ve karşıtlık, Dar-ül-İslam'ın son temsilcisi Osmanlı Devleti'nin çöküşüne (1918) ve Hilafet'in ilgasına (1924) kadar bazen suyun altında bazen üstünde daima süregelmiştir.

 

Sözün özü; Türkiye AB'nin tarihinde vardır ama kültüründe yoktur. Günümüzde AB, Batı Uygarlığını geliştirmek amacıyla yapılmış olan bir projedir. Ne var ki, bu proje Türkiye'ye bir “uygarlığını değiştirme projesi” olarak dayatılmaktadır. Doğrudur, günümüzdeki Avrupa Birliği kültürel planda bir Hıristiyan Kulübü değildir ama uygarlaşma planında daima Christendome olmuştur.

* * * *

Önce Monoteizm (Tektanrıcılık) ve öncesindeki Pagan toplumlarındaki hoşgörü ve “inanç” anlayışları üzerinde duracağız.

 

Konuya Mısır'dan ve Firavunlar'dan girebiliriz. Antik Mısır'da Tek-Tanrı tapınıcısı Firavun yaşamıştır; Akheneten (İ.Ö. 1350). Bu Firavun tarihte solar monoteizm diye anılan Tek-Tanrıcılığın ilk temsilcisi sayılır. Akheneten, Aton ya da Aten adını verdiği Güneş'i Tek-Tanrı olarak tanımış ve Mısır'da egemen olduğu bölgelerdeki diğer bütün Tanrı'ları yok ettirmişti. Güneş'ten başka tanrıya tapılmasını yasaklayan Akheneten , daha sonra kendisini devirerek Firavun olan damadı tarafından tarihin ilk Ateist'i olarak belgelendirildi. Bu yeni dönemde Mısır'da eskiden olduğu gibi devletin kabul ettiği bütün tanrılara saygı gösterilmeye başlandı. Firavunlar döneminde Mısır'da Devlet-Tanrıları egemendiler. Ayrıca bazı Firavunların tanrılaştırıldıkları da oluyordu. Halktan bunlara saygı duymaları, adaklarda bulunmaları ve tapınmaları isteniyordu. Böylelikle Çok-Tanrıcılığın gereği olarak halkın birden fazla tanrıya bağlılık duyması, bağlılık duymadıklarına da saygı göstermesi sağlanmıştı. Antroposantrik anlamda tolerans (müsamaha) işte ilkin burada, Mısır'da ortaya çıkmıştı. Daha sonra bütün Akdeniz bölgesine ve ülkelerine yayılmıştı. Mısır'da hiçbir Firavun-Tanrı diğerini dışlamadığı için, uzun süren hanedan egemenliklerinde Mısır ' da dengeli bir Çok-Tanrıcılık yerleşmişti.

Roma'lı Paganlar, İonyalılar ve Grekler (Gentile) arasında ise Çok-Tanrıcılığın (Polyteism) çeşitli biçimleri yaşanmıştı. Kenti mutlaklaştırma eğilimi içinde olan Paganlar ve Gentile sadece Çok-Tanrılı değillerdi, aralarında Epiküryenler (hedonistler), kathenoteistler (tanrılardan bazılarına bağlananlar), henoteistler (zaman zaman bir tanrıya bağlananlar) ve ateistler ile bazı marjinal topluluklarda tam anlamıyla sayılmasa da Platocu anlamında Tek-Tanrıya bağlılık duyanlar da vardı.

 

Roma'nın tanrılarla bireyler arasında oluşturduğu modus vivendi (birlikte var olma tarzı, yaşama ilkesi) bir tek tanrının bütün diğer tanrılar üzerinde, onların varlıklarını ortadan kaldırarak baskı kurmasını yasakladığı için, son tahlilde bütün dünyevi ve uhrevi konularda Pontifex Maximus (Baş Rahip) sıfatını taşıyan imparator son kararı veriyordu. Diğer bir deyişle insanlar bir Tanrı istedi diye diğer bütün tanrıları tanımamazlık edemiyorlardı. Roma'nın modus vivendi'si antik dünyada çok geniş bir tartışma, düşünme ve davranma serbestisi alanı yaratmıştı. Roma'nın imparatorluk sınırlarını çoğunlukla savaşmaksızın geniş topraklara yayabilmesinin nedeni buydu. Tolerans (Müsamaha/Hoşgörü), Roma'da civic bir kurumdu. Senato bunun koruyucusu, imparator ise uygulayıcısıydı. Doğaldır ki bugünkü anlamıyla İnsan Hakları yoktu, ama Roma vatandaşı olabilmek hakkı vardı. Roma yurttaşı olmayanların ise, kendi cemaatlerini ilgilendiren konularda iç anlaşmaya varılamazsa dünyevi otoriteyi temsil eden Romalı yöneticilere başvurarak buradan nihai kararı elde edebilme hakkı bulunuyordu.

 

Roma'daki ‘' günah '' kavramıyla din kavramının da üzerinde kısaca durmak gerekiyor. Romalılar ve Gentile için ilk günah diye bir kavram yoktu. Dolayısıyla bunu zorlayan bir Tek-Tanrı da yoktu. Gentile bir şeriat yasasına değil, vicdanı esas alan bir Moral Yasa'ya bağlıydı. Bütün insanlık, bu yasa gereği, sadece Fortuna=Kader'de ortaktılar, günahta değil. Roma'ya göre Fortuna dilediğine dilediği gibi davranırdı. Bazen tanrılar bile Fortuna'nın isteklerine uyarlardı. Paganlar arasında Faith-İman sadece Batıl'ın karşısındaki bir kavramdı ve eğitimsiz sınıflara özgü bir değer olarak tanınmaktaydı. Zengin ve eğitimli sınıflar ise “iman” a değil, religio 'ya bağlıydılar. İşte bu religiokavramı daha sonra Hıristiyanlıkla birlikte bugünkü anlamıyla din denilen (religion) olguya dönüştü. Roma'da religio tanrılarla yurttaşlar arasındaki rasyonel bağlar anlamında kullanılan yasal bir düzenlemeydi. Hıristiyanlıkla birlikte ‘'Bizim Dinimiz''(Our religion) anlamında kullanılmak üzere, önce sonuna bir (n) harfi eklenerekReligion yapıldı 4 , daha sonra da Hıristiyanlığın Devlet-Dini haline gelişiyle birlikte de Dogma'ya kayıtsız şartsız boyun eğmek ve inanç beslemek zorunluluğuna dönüştürüldü. Hıristiyanlığın bu döneminde anladığı religion 451 yılında İstanbul'un Kadıköy'ün de toplanan Synodla (din meclisi) dine sokulan Trinite (Teslis:Baba, Oğul ve Kutsal Ruh üçlüsü) kavramıyla nihai şekline geldi. Daha önceki Hıristiyanlar Tanrı-Baba, Kutsal Ruh ve Oğlu şeklindeki bir dogmayı duymamışlardı. Birinci yüzyılda aralarından birileri çıkıp da bu görünüşü öne sürseydi, hiç şüphesiz hala eski Yahudi Şeriatı'na bağlılık duyan ilk Hıristiyanlar tarafından bu Şeriat'ın öngördüğü şekilde taşlanarak öldürülürdü!

 

* * * *

Roma'nın tolerans anlayışına karşı direnen tek dini cemaat Yahudiler'di. Yahudiler yasal olarak esir ulus değil, İmparatorun dostu olan ulus statüsündeydiler. Buna rağmen Yahudiler tamamen kendi dini yasalarına uygun bir kapalı cemaat statüsüyle yönetiliyorlardı. Kendi dini sorunları için Roma'ya ve Sezar'a başvuru hakları vardı ama bu sık kullanılan bir hak değildi. Ancak, onları yönetmekle görevlendirilmiş olan Herod sülalesinden gelen Semitik (Ebonit) asıllı Yahudi kralları, Roma tarafından tayin ediliyorlardı. Yahudiler ise Tanrıları Yahveh tarafından gönderilmiş (Anointed) olmadıkları ve insan tarafından (İmparator) tayin edilmiş (Appointed) Krallar oldukları için Herod sülalesine Romalılar'dan daha çok nefret duyuyorlardı.

Yahudi cemaati urbanic (Kentçi ) ve civic (Sivilleştirici ) değil pastoral (tarıma dayalı, kırsal) kökenliydi. Dolayısıyla da, Yahudi, bir Pagan ya da Gentile gibi “ Kentli” değildi ve onlar gibi kentte yapılmış — kentin normlarına ve ihtiyaçlarına göre düzenlenmiş — yasalara değil, kendi Tanrısı tarafından doğrudan doğruya konulmuş yasalarla yönetiliyordu. Roma'nın senatosuna karşılık Yahudilerin Sanhedrin'i (Yaşlı Bilgeler Meclisi) vardı. Roma'nın lex başlığıyla sıralanan sayısız yasasına karşı tek yasası vardı: Şeriat.

 

Yahudi Şeriatı'na göre Yahudi'nin bütün hayatı Tanrının denetimi altındaydı. Tanrı, keskin diliyle Yahudi'nin hayatını iki aleme ayırmıştı. Bir yanda Helal(Kutsal) diğer yanda da Haram (Profane) vardı. Bunun dışında üçüncü bir yol yoktu, olamazdı. Haram hayatın her alanında olabilirdi ama Mabedin (Sinagog) kapısı önünde dururdu.

 

Yahudilerin Tanrısı Yahveh, kendi deyişiyle son derece kıskanç bir tanrıydı ve Hoşgörüyü (Favoritzm) kendisinden başka kimseye tanımamıştı. Yahudileri öfkeli bir yargıç gibi yöneten bu tanrı Yahudilerle bir antlaşma (Convenant) yapmıştı. Bu antlaşma çerçevesinde Yahudi'nin Tanrıya tapması gerekmiyordu, onun üstün gücünü tanıması ve bundan korkmak gerektiğini ANLAMASI yetiyordu. Yahudilik bu yüzdendir ki, İslam dini gibi, Allah'a tam ve mutlak bağlılığı (submission) öngörmez, Yahudi Tanrısının gücünden ve gazabından kaçış olmayacağını ve bunu bilerek Tanrının isteklerini yerine getirmekten başka seçeneği olmadığını bilir ve bu nedenle de Sadakati öngörür. Dolayısıyla Yahudi. Tanrının kendisinden değil O'nun gücünden ve gazabından korkmakla yükümlüdür (Subjection). Dahası Yahudi, İslamiyet'teki ya da Hıristiyanlık'taki gibi bir DİN' e de bağlı olmak yükümlülüğü altında değildir. Yahudi sadece Tanrısıyla Birlikte Yürüyen Bireydir, Dinle Değil. 5 Tanrısıyla bütünleşmek hakkı ve geleneği yoktur. Yahudi, yürüyebildiği sürece Tanrısıyla olmak zorundadır, İMAN'a gerek duymaz, çünkü Tanrısı onu diğer kavimlerden ayırmış ve seçerek Kutsal yapmıştır. Yahudi bunun nişanını taşır (Sünnet) .Dolayısıyladır ki Yahudi, İMAN'ın ta kendisidir. Bu yüzden de istese de imansızmış gibi davranarak İMAN'a ‘' Sıçrama'' yapamaz. 6 Din ise imanla başlar. Yahudi bu anlamda dindar değil, Tanrı tarafından seçilmiş bireydir. Yahudilik anlayışına göre Tanrı sadece Evreni ve İnsanı yaratmış ondan sonra Yaratıcı faaliyetini durdurmuştur. Dolayısıyla Eski Ahit'in Genesis (Başlangıç) bölümünde anlatılan altı gün içinde Tanrı insanlar için bir de, DİN yaratmış değildir.

 

Yahudilik bilindiği üzere, kitaplı dinlerin ilkidir. Ne var ki Yahudi Kitap okuyarak ‘'Öğrenim ‘' yapan bireydir; Müslüman ya da Hıristiyan gibi dua etmek için Kitap okuyan birey değildir. Yahudi kitabını sadece evrenin dolayısıyla kendi tarihinin geçirdiği evreleri öğrenmek ve Yahudi Tanrısı'nın gücünü ve gazabını tanıyabilmek amacıyla okur. Bir Müslüman ya da bir Hıristiyan gibi Tanrıya ve Allah'a yakarmak ya da dua etmek için okumaz. Kitabını okur ve Tanrısı'nın gücüne sadakat göstermekten başka hiçbir seçeneği ve hakkı olmadığını anlar.

 

Yahudi ile Tanrısı arasındaki ilişki allegorik olarak keskin nişancı avcı ile ondan kurtulmaya çalışan kurnaz tilki arasındaki ilişki gibidir; Yahudi kaçar Tanrısı kovalar.

Ne var ki Yahveh, Yahudi'ye bir de armağan vermiştir. Bu Wisdom=Zeka'dır. Yahudi Tanrısı ondan kendisine karşı bütün insanlığın avukatı olmasını istemiştir — ya da Yahudi bunu böyle anlamak zorunda kalmıştır. Dolayısıyla Yahudi kendisini herkesten farklı olarak algılamak özelliğini edinmiştir. Diğer dinlere ve kültürlere mensup olanlar gibi davranamaz ve düşünemez. Bu yüzden de Tolerans konusunda bir Romalının anlayışına sahip değildir, sadece kendi manevi dünyasının ve Tanrısı'nın koyduğu sınırlarla tanımlıdır. Tanrı, Yahudi'den adını aşağılayan herkesi kadın, çocuk, yaşlı ayrımı yapmaksızın öldürmesini istemiştir. 7 Yahudi böylesi bir emir karşısında istese de hoşgörü gösteremez. Çünkü Tanrının isteğine karşı çıkarsa kendisinin yok edileceğini düşünür ona göre davranır. Yahudi ancak Tanrısı isterse başkalarına Hoşgörü gösterebilir, insanlar istiyor diye gösteremez. Bu da onun Tanrıyı ikna etmesine bağlıdır. Örneğin, Musa Peygamber kendisini kurtaran ve büyüten ablası Meryem'i, kendisini eleştirdi diye Tanrıya şikayet etmiştir. Tanrı da Meryem'i cezalandırmış ve onu vebaya yakalatmıştır. Musa daha sonra kardeşi Harun'un (Aaron) yakarışı üzerine Tanrıdan ablasını vebadan kurtarmasını istemiştir. Tanrı da Musa'nın isteğini kabul etmiş ve Meryem hastalığından kurtulmuştur. Tolerans kavramı Yahudilikte işte ilk kez bu olayda, bir insanın kendi sülalesinden gelen bir başka insana gösterdiği Tolerans olarak değerlendirilebilir. Diğer bir örnek de yine Yahudi kavmiyle sınırlı olmak kaydıyla Yahudi Kralı David'in (Davut Peygamber) kendisinden önceki kralı mağarada kıstırmasına rağmen öldürmeyip, serbest bırakmasıdır. Müsamaha ve Hoşgörü, Yahudilikte daima belirli bir karşılıkla, bir şükran bedeli olarak vardır. Toplumda düşüncelerin serbestçe açıklanabilmesi keyfiyeti olarak ya da İnsan Hakları çerçevesinde mevcut değildir.

 

Yahudilik kendi içinde kapalı bir sistem olarak kendinden olmaya

 

n her kültürel, civic ve urbanic oluşuma ve kavrama ve bunlarla şekillendirilmiş bütün duyuş, davranış ve düşünüş tarzlarına karşı kapalı bir yapıdadır. Öyle ki İbranice'ye bugün kullanılan KÜLTÜR kelimesinin girişi 19.yy'ın sonlarına rastlar. Dil açısından eklektik kelimesi ne kadar yeniyse Musevilik için Kültür kavramı da o kadar yeni bir kelimedir. Anlamı ise Avrupalı Yahudilerin dili olan Yıddish tarafından belirlenmiştir.

 

Yahudilikte ‘'Tasvir'' yapmak da, tıpkı İslamiyet'te olduğu gibi, yasaktır. Çünkü resim sanatı kültürel ve seküler bir olgudur. Tanrının istediklerinin dışında O'nun yarattıklarını bire bir resmetmek Tanrıya özenmek demektir. Dahası, bütün diğer dinler resimler yapıp (İdol ve Putlar) onlara tapmışlardır. Oysa Yahudi Tanrısı'nın bırakın resminin yapılmasını, adını doğru dürüst bilebilecek Yahudi sayısı bile birkaç kişiyi geçmemektedir. Bir Deus Absconditus ( gizli/gizlenmiş/görülemeyen Tanrı) durumundaki Yahveh'i Idollere ve Putlara “ Resim/Tasvir” olarak duyduğu öfke Eski Ahit'te defalarca tekrarlanmıştır. 8

 

Yine de Avrupa'da kültürlerle yüzyıllardır iç içe yaşayan Yahudi cemaatleri 18. yy'ın ortalarından başlayarak o günlerin Avrupa'sında ki çok zengin Hıristiyan ailelerinin yaptıkları gibi kendi portrelerini yaptırmaya başlamışlardır . İlk kez bir Eskenazi ailesi bütün bireylerinin portrelerini yaptırmış ama bu Yahudiler arasında duyulunca şiddetle kınanmıştır. Daha sonra bu aile Yahudilikle bağlarını koparmış ve evlilikler aracılığıyla Hıristiyanlaşmıştır. 15. yy'da Osmanlı'ya sığınan Sefardim ile, daha sonra 17. yy'da ortaya çıkan Sabataycılar (Dönmeler) Yahudiliğin dış kültürlere açılmasında etkili roller üstlenmişlerdir. Bu etkileşimlerin eklektik bir bütünü olan Siyonizm gerçekte Ortodoks Yahudi inanış biçimine esası itibarıyla ters düşen “İdeolojik” ve “ Kültürel ” bir akımdır.

 

Özetlersek,Tarih boyunca Yahudilikte her şey Tanrınındı. İnsana kalmış tek Hak ise, Tanrıyı tanımak ve onun gücüne bağlılık duymak hakkından ibaretti. Diğer bir deyişle Yahudi cemaatinde İnsana bırakılmış tek hak, Yahudi Tanrısı'nın koyduğu Şeriata uymak hakkıydı, bunun dışında hiçbir hakkı yoktu. Tolerans Tanrınındı, ancak O isterse Yahudi Tolerans sahibi olabilirdi.

 

Sonuç : Yahudilik sui generis kapalı devre işleyen kurgusuyla sözcüğün Ortodoks anlamıyla bir ‘' Din ‘' e bağlı değildir. İnsan Hakları Yahudi Tanrısı'nın koyduğu ve yazdırdığı Anayasayla (On Emir) sınırlı ve tanımlıdır. Örneklersek, Yahudi yalan söylememek, komşunun malına ve karısına göz koymamak vb. haklara sahiptir. Günümüzdeki kullanımıyla İnsan Hakları kavramı, tarihi planda, Yahudi Şeriatına aykırı dini değil, dışa dönük (civic) ve kültürel bir ögedir. Tolerans ise kendi içinde sınırlıdır. Yalnızca günah kavramıyla bağlantılı olarak vardır. Yahudi günahının bedelini ferdi olarak ödemek hakkına sahip olan insandır, başkalarının günahlarına müteselsilen kefil olamaz. Bu husus önemlidir çünkü ilkin Yahudi cemaati içinde günah ya da suç uğruna söz konusu kimseyi ailesi ile birlikte topluca cezalandırma geleneği, en azından kendi cemaati içinde yürürlükten kaldırılmıştır.

 

İnsan Hakları kavramına, mantic (bağlanış tarzı) düşünce bakımından en yabancı olan sistem Yahudiliktir denilebilir. Çünkü bireyin seçim hakkı annesinin Yahudi olup olmayışıyla sınırlandırılmıştır. Dolayısıyladır ki, İnsan Hakları kavramının özünü oluşturan‘'Bireyin Serbestçe Seçim Yapabilme Hakkı'' bireyin doğumundan önce belirlenmiş, kadere bağlanmış durumdadır. Bireyin annesi Yahudi ise, onun yapabileceği hiçbir seçim yoktur — meğer ki Cemaat bir karar alarak bireyi dışlasın. Günümüzde İsrail'de Şeriatın ve Medeni Kanun'un iç içeliği, esası itibarıyla seküler (dünyevi) nitelikte olan İnsan Hakları kavramının henüz tam olarak özümsenmemiş olmasındandır. En kestirme deyişle, Yahudi Tanrısı insanlara uymaları için ON EMİR vermiştir, ON HAK değil. İnsanların bu emirlere uymak hakları vardır, bunun ötesine geçen istekler bu verilmiş hakların ihlalline yol açabilir.

 

* * * *

İsa Mesih, insanoğlu olduğu halde, Tanrının biricik oğlu olduğunu öne sürmüştür. İsa Yahudi olmasına rağmen Yahudi Şeriatı'nı değiştirerek yeni yasalar ve kurumlar koymuştur. ‘' Tanrının Hakkı Tanrıya Sezar'ın Hakkı Sezar'a '' diyerek o güne kadar duyulmadık bir yenilik ortaya koymuş Tanrının Hakkıyla Sezar'ın (İnsan) Hakkı'nı eşit düzeye getirmiştir. Yahudilikte böylesi bir eşitlik kurmayı bırakın, bunu düşünmek bile “ şirk ”tir. Son tahlilde Pagan olduğu için Yahudiler tarafından Tanrısız sayılan imparatorun hakları olduğunu kabul etmek ve bununla da yetinmeyip bu hakkı Tanrının Hakkı'yla aynı seviye de kabul etmek Yahudi Tanrısı'na yöneltilmiş en ağır hakarettir. İsa'nın öğretisinde Yahudi Tanrısı ve onun koyduğu Şeriat köktenci bir değişime uğramıştır.

 

Şu kesinlikle söylenebilir ki, İnsan Hakları teması, monolitik ve kendine dönük Yahudi monoteizmine ilkin İsa “ Mesih “ ile girmiştir.

 

Ancak hemen belirtmek gerekiyor ki, İnsana Bireyselleşebilmesi için tanınmış olan bu hak, sadece İnsanın İsa'ya duyacağı İman sayesinde Tanrı Baba'nın rahmetine ulaşabileceği anlayışıyla tanımlı ve sınırlıydı. Bu iman duyulamıyorsa ve birey kendisini İsa'nın Can'ı (sembolik olarak ekmek) ve Kan'ı (sembolik olarak şarap) ile özdeşleştiremiyorsa, gelmiş geçmiş ve gelecek bütün insanlar için kendi canını kurban etmiş olan ve böylelikle de insanları günahlarından arındırmış olan İsa'nın bağışlayıcılığından yararlanamayacaktı. Dolayısıyladır ki Hıristiyanlık'ta İnsana tanınmış olan hak, günümüzde anlaşıldığı şekliyle, bireyin vicdanına ve bilincine emanet edilmiş Sosyal bir Hak değildi. Tamamen İman sorunuyla bağlantılı bir Hak'tı. Ancak Yahudilikte bireye bu kadarlık bir hak dahi tanınmış değildi. Bir Hıristiyan yazarın belirttiği gibi“gündelik hayatında Yahudi, bu sistemin öngördüğü yasaklarla tıpkı örümcek tarafından sarılıp sarmalanmış bir sinek gibiydi''. 9

 

İsa'nın bireyin lehine olarak değerlendirilebilecek ve İnsan Hakları'na hazırlık sayılabilecek üç asli girişimi vardır.

 

Birincisi: İsa, Yahudi monoteizminde bulunmayan yeni bir kurumsallaşmayı ortaya çıkarmıştır . Apostolat=Havarilik Kurumu. Bu kurum Yahudilikteki Sanhedrin ile Levilik kurumlarının bir üst aşamasıydı. Şöyle ki, önceleri, Yeni Nazerenciler 10 sonra da Hıristiyanlar diye bilinen inanmışlar topluluğuna ve başta Yahudiler ve Aziz Paul aracılığıyla da Gentile'ye İsa'nın öğretisini iletmekle görevli kılınan — İsa tarafından — bu on iki kişilik kurumun, Paul (gerçek adı Saul) hariç bütün üyeleri az eğitimli ya da eğitimsiz, kendi toplumlarında dini konularda söz söyleme yetkileri olmayan şahıslardı. Bu anlamda tamamen dini öğreti dışı (Lay, Secular) çevrelerden toplanmış bireylerdi. Kimisi balıkçı, kimisi vergi memuru, kimisi de mesleksizdi. Üç büyük ve yetkili Yahudi hizbinde (Farisi, Sadıki, Katibi) üye değillerdi (Paul hariç). Yahudilikte bu örgütlerin yöneticileri Tanrıya ve onun Peygamberlerine dayandırılarak başa geçiriliyorlardı, oysa Havariler, doğrudan doğruya kendisi de bu cemaat örgütlerine üye yapılmamış olan İsa tarafından atanmışlardı. İsa, açıkça Yahyeh'e özenmiş ve O'nun yaptığı gibi — Yahudilere Kutsal bir Yurt vaadi — yine Yahudilere ölümden sonra hayat vaad etmişti. Bir insanın Tanrının yetkisini eline alıp insanlara ölümsüzlük vaad edebilmesi Yahudi Şeriatı'nı temelinden sarsmaya yeterli bir günah ve suçtu. İsa, hiç çekinmeden Tanrıya ait olan Müeyyide Gücünü (Otoriteyi) onun aslen değil, vekaleten tasarruf etmekle görevli kılınmış olan Sanhedrin'in elinden alıp, Şeriatı da yok sayarak kendi kullanmıştı. Böylesi bir tasarrufu insan olmasına rağmen kendisi için bir Hak olarak görmüştü ve Havarilerine de kendisine ait olduğunu söylediği bu hakkı vekaleten kullanabilme yetkisini vermişti. Böylelikle İsa, sadece Yahudilere değil, insanlara Tanrı katına ulaşabilmede eşit bir Katılım Hakkı tanımış oluyordu.

 

İkincisi: İsa yepyeni bir kurum olan Kilise kurmak fikrini ortaya attı. İlk Kilise, İsa'nın aklındaki şekliyle, içi “yeni” imanla doldurulmuş “eski” Yahudi sinagogu idi. Bugünkü Kilise ile ne yapı, ne tören, ne de mimari olarak en ufak bir benzerliği yoktu. Belki İslamiyet'te öngörülen Cem olma (Cami) kavramına en yakın gelebilecek tasarımdı. İsa, Kilisesini kendisine İman'ı temsil eden Kaya (Rock-Petrus-Petra) üzerine inşa etmeyi tasarlamıştı. 11 Daha sonra bu tasarım İsa'nın kendisine, Kaya gibi İmanlı olduğunu ilk söyleyen Yahudi Havarisi Simon'a, Petrus (Peter) Kaya lakabını verişi gerekçe gösterilerek Aziz Peter adına tescil edildi. İsa'nın sadece tasarım olarak söz ettiği ve Kaya gibi imanlı bireylerin bir arada bulundukları yer diye düşündüğü Kilisesi, Aziz Peter ve onunla kavgalı olan Aziz Paul'un iki ayrı yönde gösterdikleri gayretlerle sabit, değişmez bir “yer” ve “bina” (bugünkü Vatikan) ile özdeşleştirildi. İsa'ya göre Kilise kendisine iman besleyen ve ölümsüzlüğe ulaşacaklarına inanan kişilerin — en fazla iki üç kişinin — bir araya gelip kendi adını anmalarıydı. Kilise, sabit, müstebit ve tantanalı ve hiyerarşik bürokrasiye sahip bir Devlet-Dairesi değildi. Dahası başta fahişeler ve Romalı Subaylar — Centurion'la konuşması iyi bir örnektir — olmak üzere, her sınıftan — ama öncelikle yoksulların — her renkten ve inançtan insanların serbestçe bir araya gelebilecekleri buluşma mahalleriydiler. Kilise İsa'nın önerdiği şekliyle, Yahudi Tanrısı Yahveh'in bulunmaktan hoşnut olacağı bir mekan değildi. Çünkü Tanrının Çadırı'nın ve muştulanmış yerinin yazılı Nizam'ı (Tabarnakl) Yahudilere göre sadece Tanrı tarafından yazılırdı ve seçilirdi. İsa ise insan olmasına rağmen, yeni bir Tabarnakl icat etmeyi en doğal hakkı olarak görmüştü.

 

Üçüncüsü: İsa hiç tereddüt etmeden Tanrı tarafından konulduğuna inanılan yasakların hemen hemen tamamını ilga etmişti. Yahudiler'e kendisinin yasaları ilgaya değil tamamlamaya geldiğini söyleyen İsa'nın başta Şebat olmak üzere bütün Yahudi yasaklarını İNSAN'ı esas alarak değiştirmesi, Yahudi Şeriatı'nı yıkmak demekti. Şöyle ki : İsa, açıkça İnsanların yasalar için değil, Yasaların İnsanlar için olduklarını ve onların emrinde olduklarını vaaz etmişti. Tanrının yaratıcılığını durdurup dinlemeye çekildiği günü temsil eden Şebat'a — Cumartesi günleri Yahudilerin çalışması yasaktır, ellerine ateşi değemez, yemek dahi pişiremezler — karşı çıkışı,Yahudilere İsa'dan yaklaşık 200 yıl önce Roma'nın Şebat'ı ilgasını hatırlattı ve İsa'yı Şebat-Yıkıcısı ilan ettirdi.

 

İsa bu davranışıyla, önce Şebat'ı değil. İnsanı ele aldığını göstermeyi istemişti: İsa'ya göre İnsan Şebat için değil, tam tersine, Şebat insan içindi. Tanrı yasaları karşısında – ki Şebat'a uymak Tanrı yasaları arasında en üst müeyyidelerden biriydi – İNSAN ‘a tanınan böylesi bir HAK o günlerin Tolerans'a en açık pagan ve Gentile toplumlarında dahi yoktu.

 

Özetlersek, İsa, Yahudi Monoteizmi'ne birey olarak İNSAN'ı ve onun her zaman için geçerli sayılabilecek YENİ Haklarını sokabilmeye çalışmıştı denilebilir. Yanlış anlaşılmayı önlemek için bir kez daha belirtmek gerekiyor ki, söz konusu Haklar insanoğlunun sadece Tanrı katına ulaşabilmesi nihai hedefi göz önünde tutularak ona sunulmuştu; Bireye Tanrısızlaşma Hakkını vermeyi içermiyordu.

 

Dolayısıyladır ki, İnsan Hakları kavramı, esas itibarıyla, Hıristiyanlara ait bir kavramdır, yapı olarak Yahudi ve İslam Şeriatları'nda benzer algılanış tarzıyla yeri yoktur. İslamiyet'te inananların Allah'ın varlığı ve tanımlarını kabul etmeme ya da red etme hakkı yoktur. 12 Oysa Hıristiyanlık'ta İsa'nın kim olduğu ya da olmadığı, Tanrı mı yoksa O'nun Oğlu mu olduğu, gösterdiği mucizeler ve onunla bağlantılı her söz ve kurum, kendilerini tam inanmış Hıristiyanlar olarak tanınan çeşitli çevrelerce eleştirilebilmekte, kısmen kabul edilip kısmen red edilebilmektedir. İslam'da Allah'ın varlığı ve sözleri konusunda insanın şüphe duyabilmesi mümkün değildir. İslam'ı Yahudilikten ve Hıristiyanlık'tan daha gelişmiş bir DİN kavramına en uygun inanç sistemi yapan da bu özelliğidir. İslam da insanoğlunun hafsalasını Allah'ın gücünü ve niteliklerini kavrayamayacak ve sorgulayamayacak kadar, Tabiatla sınırlı olduğu gerçeği vardır. Dolayısıyladır ki, Yahudilik bir varoluş Tarzı, Hıristiyanlık bir Dogma, ama İslamiyet kelimenin tam anlamıyla bir DİN'dir. Burada sözünü ettiğimiz Din olgusu, sosyolojik kavramlar çerçevesinde kavramın felsefi ve etimolojik nitelikleriyle ele alınmış olan şeklidir; hermeneotic anlamı değildir. Diğer bir deyişle, Latince religio'dan türetilerek kurulmuş olan religion karşılığı değil, İbranicede ve Hıristiyanlık'ta doğrudan doğruya D-I-N şeklinde yazılarak kullanılan DİN'dir. 13

 

Yahudilikte Tolerans İsa'nın kendisine bile gösterilmemişti. Ama İsa'nın öğretisinde İnsana Tolerans tanınmıştır. Özellikle de sadece seçilmişlerin değil her insanın, İmanı aracılığıyla, Tanrının Krallığı'nda bir yer edinebileceği mesajı — başkalarının inayeti ile değil, kendilerinin seçimiyle bu mertebeye ulaşabilecekleri varsayımı — Toleransın açık kanıtıdır. Ne var ki, daha sonra Hıristiyanların kaderini yönlendirmeye başlayan Kilise, bu hakkı tam anlamıyla bir Din Bürokrasisi'ne dönüştürmüş Ve özellikle de Aziz Augustin'in (5. yüzyıldan sonra) kaziyelerine dayandırarak Toleransı askıya almıştır. Katolikliğin en önde gelen kurucularından sayılan Azizi Augustin, bir Kentte Tolerans egemen olursa o Kent'te Şeytan'ın (İblis) egemen olacağını öne sürecek kadar Dini Toleransa karşıydı. Nitekim bu anlayışla yönlendirilen ve şartlandırılan Hıristiyanlar ve özellikle de Katolik alemi, çağlar boyunca sayısız katliamlar yapmıştır. Kısa bir örnekleme yapalım: 1918–1948 yılları arasında ki 30 yıl içinde Hıristiyanların katlettiği diğer Hıristiyanların sayısı İsa'nın çarmıha gerilişinden sonraki 300 yıl içinde paganların katlettikleri ilk Hıristiyanların sayısından yaklaşık 200 kat daha fazladır. Bu istatistiklere Katolik aleminin Peru'da ve Meksika'da Tanrı adına katlettiği milyonlarca insan dahil değildir.

 

İnsan Hakları'na ve Düşünce ve İnanç özgürlüğüne esas olan Tolerans fermanını İmparator Konstantin, Hıristiyanlığın kabulünden önce 313 yılında yazdırmıştı ve ilan etmişti. Ünlü Milan Fermanı, Hıristiyan dinine tam bir özgürlük tanımıştı. Her inanca bağlı müminin dilediği gibi tanrısına tapabileceği öngörülmüştü. Bu ferman, adından da anlaşılabileceği üzere Tolerans=Hoşgörü akdiydi ve günümüzdeki ilk İnsan Hakları kavramının ortaya çıkışındaki düzenlemeydi. 14 Hıristiyanlar bu belgeye sığınarak Dogmayı Devlet Dini haline getirdiler ve ondan sonra bu akdi fiilen yürürlükten kaldırdılar. Bunun yerine Tek Kral (İmparator), tek Dil ve Tek Tanrı şiarını yerleştirdiler. Uymayanlara verilecek olan ceza da tekti: Yakılmak.

 

Ortaçağ'da egemen olan Nominalist–Realist tartışmaları (12-13 yüzyıllar) İle Tolerans ve Seküler Düşünce yeniden Hıristiyanlığın gündemine girdi 15 ve giderek onu belirler hale geldi. Din savaşları sonrasında imzalanan Westfalya Antlaşması'na (1648) ilk kez Sekülarizm (Laiklik o dönemde yoktu ) başlığıyla bir madde konuldu. 16 Ulusal kiliselere Roma Kilisesinden ayrılma hakkı tanındı. Bireylere ise hangi Hıristiyan inancına bağlanacaklarsa ona serbestçe bağlanabilme hakkı verildi. Böylece eskiden olduğu gibi, örneğin Katolik bir prensin tebasının da tamamen Katolik olması gerektiği şeklinde uygulama ortadan kaldırılmış oldu. Avrupa'da ilk kez karşılıklı hoşgörü içinde yaşama ilkesi doğdu. Bu gelişmelerin belirli bir sabiteye kavuşabilmesi yaklaşık 200 yıl sürdü. Halen de tam anlamıyla yerine oturabilmiş değildir. Örneğin Yunanistan' da Yunan Kilisesi'nin bastığı İncil'den başkasını okumak ve okutmak hala yasaktır 17 , İrlanda'da Katolikler Protestanları hala kabul edememektedirler ve Belçika'da da Din, Dil tartışmaları altında sürmektedir.

 

* * * *

Hiç kuşkusuz günümüzde “Tek-Devlet” olmak isteğiyle “Küreselleşme” sürecini yaşayan AB, bir teokrasi (Din Devleti) değildir, Dini esaslara göre yönetilmemektedir. Buna rağmen içeriği bizzat Kilise ve Papalar tarafından tanımlanmış bir çok kavram kaynakları belirtilmeden ama aynen alınarak AB'nin “Resmi” metinlerine monte edilmişlerdir. Bunlara bir örnek verelim. Papa XI. Pius, 1931'de yayınladığı bir“Encyclical” da (Risale) “Subsidiarity Principle” diye yeni bir doktrin geliştirmişti. Bu doktrini Türkçe'ye tam anlamıyla çevirebilmek olası değildir, mealen , “Küçük birimlerin yetkisi onlara ait olmalıdır, Büyük Merkez'e bırakılmamalıdır”denilebilir. Papa'nın bu doktrini “Yerel Yönetimler” le ilgili olarak AB bürokratları tarafından AYNEN alınmış ve Laik / Seküler olduklarını öne süren, AB'nin en ünlü liderleri Jacques Delors (Katolik), Margaret Thatcher ve Francis Maude (Anglikan) tarafından 1980'li yıllarda AB'nin oturumlarında binlerce kez dile getirilmiş ve AB nihai senedine sokulmuştu.

 

Kısacası; İsa Mesih'in ve daha sonra da Aziz Paul‘un Yahudi Şeriati'nde yaptıkları“İnsan–Eksenli” değişikliklerle ortaya çıkan “Hıristiyanlık, bir anlamda sekülarize edilmiş Yahudilik'tir” 18 Günümüzdeki Avrupa Birliği bu kıtanın 2000 yıla varan Judeo-Hıristiyan geçmişi ve geleneğiyle oluşmuş “Kültürel-Mirasın” ve Mozaiğinin korunduğu Christendome ve İncil'de sözü edilen “Yeni Dünya'nın Yeni Kudüsü'dür” (Rev:21:1-15). (NOT: Latince Dome / Domus, aynı zamanda Hane / Ev demektir). Bu Kültürel Mirasın içinde değişik tonları ve renkleriyle Hıristiyanlığın ve Yahudiliğin tüm kurum, kuruluş ve duyuş, düşünüş, davranış biçimleri olduğu gibi, din-dışı ve dünyevi (Seküler) ideolojiler, anlayışlar ve uygulamalarla oluşmuş açık ve gizli bilgiler ve bunlarla bağlantılı esrarengiz yer altı örgütleri de vardır. Bu bilgilerden bazıları Hıristiyanlığın“Kitap-Kilise Dışı” metinlerinden kaynaklanmış “Apocyrphal” yorumlarken, bazıları da doğrudan doğruya “Hıristiyanlık-Öncesi” Pagan praxis 'inden ve religio'sundan miras kalmış “İnanç” Sistematikleridir.

 

Yukarıda sözünü ettiğim “Esrarengiz Örgütler” den Christendome'da ortaya çıkmış olanların en bilinenleri Tapınak Şövalyeleri, Brotherhood of the Rosy Cross, Masonlar ve İlluminati'dir. Avrupa Birliği işte Christendome'daki tüm etkili unsurlar (Kiliseler, Seküler kurumlar, Gizli Örgütler vs.) dikkate alınarak oluşturulmuş bir topluluktur. Bu nedenle AB'nin “Yasa-Yapıcılar” hiç bir açık ya da gizli birimin itiraz edemeyeceği kodlar, şifreler ve semboller kullanmaktadır. Örneğin; 12 Yıldızlı AB Bayrağı üye sayısı 25 olduğu halde 25 yıldızlı yapılmamış ve nedense 12 Yıldızlı olarak tescil edilmiştir. Ya da ortak para birimi Euro'nun sembolü ne anlama gelmektedir? Ya da Nato'nun dört köşeli yıldızı neyi temsil etmektedir? Bunlar gerçekte söz konusu “Kültürel Miras'ın”Hıristiyanlık öncesi dönem de dikkate alınırsa, 3000 yıllık geçmişiyle bağlantılı kodlar, şifreler ve sembollerdir. Gerçek anlamları sadece “Ezoterik ve Okültik” çevrelerce bilinir. Bu çevreler AB'deki en güçlü ve etkili kesimdir. Bunların şifreli bir dili vardır. Örneğin “Türk” adının “Kıbrıs” adının ya da “Ürdün-İsrail-Filistin” gibi adların, bunların şifreli dilinde bizim aklımızdan bile geçiremeyeceğimiz “Gizli Anlamları”vardır. Biz “Türk” derken kendimizi kast ederiz ama “Türk” adı, bu tip gizli, yeraltı örgütlerinin üyelerinin şifreli dilinde bambaşka bir anlamla yüklü bir “Kod” olarak kullanılır.

 

Bu “Kodlardan” biri “Gül” dür. Bu şifrelerden biri “Haç” tır. Bu sembollerden biri de“Yıldız” dır. Bu kodlara şifrelere ve sembollere, ilginçtir ki, Christendome ‘da hiç kimse itiraz etmemiş, tersine yürekten destek vermiştir. Çünkü bunlar, aslen ‘Hıristiyan Oluş Konum ve Şartlarına' göre ‘Sekülarize' edilmiş Kültürel-Miras'ın vazgeçilmez değerleri olarak günümüze kadar gelebilmiş unsurlardır.

Gerçi Muhteşem Karl'ın Franklar'ın (Fransız), Cermenler'in (Alman), Lombardlar'ın (İtalyan) ve Saksonlar'ın (İngiliz) dinsel-siyasal birliğini simgeleyen ”Yeni Kudüs” ünün kuruluşunun üzerinden 1000 yıldan fazla zaman geçmiştir ama Avrupa Birliği Projeksiyonu (Simulasyonu) hiç kimsenin kuşkusu olmasın ki 9. Yüzyıldan gelen bu iki ana damardan esinlenilerek hayata geçirilmiştir. Eğer Avrupa'nın kültürel mirasında yer alan İncil'in ilk kez insanlığa tanıttığı “12 Kapılı Yeni Dünya Düzeni ve Yeni Kudüs”kavramları olmasaydı Avrupa'da “12 Ulus Devletinin” katılımıyla “Tek” bir Yeni Avrupa Devleti kurma fikri, isteği ve en önemlisi inancı olamazdı.

Powered by Bullraider.com
 
Telif hakkı©2011 Metin YILMAZ www.kutsalkitaplar.net Bu sitenin bütün hakları saklıdır.
 
Kutsalkitaplar.net sitesinde bulunan bize ait makaleler ve e-kitaplar (A'dan Z'ye Kitabı Mukaddes) yazarın izni alınmadan ticari amaçla kullanılamaz. Ticari amaç taşımayan kullanım, yazarın ve sitenin kimliği belirtilerek kullanılabilir. kutsalkitaplar.net sitesinde yayınlanan yazılar yazarların kendi kisişel görüşleridir. Yazıların her türlü sorumluluğu yazıyı yazan yazarına aittir.
 
 
 
 
Tekrar kullanım:
Bu sitede bulunan bize ait makaleler, kopyelenip ücret ödemeksizin aşağıdaki şartlara uyup kullanılabilir.
(1) - Kesinlikle ücret talep edilmeyecek.
(2) - Makalelere herhangi bir yazı eklenmeyip, çıkarılmayacak. Websitenizde en az harf büyüklüğü 10pt kullanılacak
Sitemizde yer alan yazılar ve haberler kaynak URL belirtilerek kullanılabilir. 
Not:Yukarıda bahsettiğimiz bu şartlar bize ait olmayan makaleler için geçerli değildir.